GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK – XIII ( Rumeli Kavağı) İbrahim Balcı

1940’lı yıllarda tanıştım Rumelikavak’la! İyi de ettim. Çok yakın arkadaşlarım ve dostlarım oldu. Rumelikavağa vapur ile ilk gittiğimde gördüklerim hala aklımda. Vapur iskelesine çıkar çıkmaz bir büyük pano karşılardı gelenleri. Panoda şöyle yazar: “Yabancılar çıkamaz” ve hemen bu yazının altında ikinci bir yazı “Yabancılar fotoğraf çekemez”.  Haydaaa! O dönemler fotoğraf çekmek yasak iken şimdi vatan toprağı pırasa satılır gibi satılıyor, marina olarak, işyeri olarak, konut olarak! Yerliye, yabancıya hiç fark etmiyor!

Rumelikavak o dönemlerde askeri bölge idi. II. Dünya Savaşı bütün şiddeti ile devam ediyordu. Karaya çıkacak her yabancı o günkü koşullarda casustu(!) Öyle kabul ediliyordu ve yabancılara kuşku ile bakılıyordu. Böyle olduğu içindir ki yerli ve yabancı turistler gelmiyorlardı bu balıkçı semtine. Zamanla II. Dünya Savaşı ve kuşkulu günler geride kaldı. 1950 genel seçimlerinden günümüze kadar gelindi. İşte bu süreçte yepyeni bir Rumelikavak ortaya çıktı.

Rumelikavak aslında 73 baca No.lu Şehir Hatlarına ait bir yolcu gemisidir.  Almanya’da Elbing’de F. Schichan Gmblt tezgâhlarında inşa edilen 148 gros ve 64 net tonluk bir yolcu gemisi. Teknesi çelik saçtan, uzunluğu 33,1 metre, genişliği 6.6 metre, su kesimi ise 2.1 metre idi. Schichen yapımı 350 beygir gücünde tripil (3 silindirdi) buhar makinesi vardı ve uskurluydu. 1927 yılında hizmete giren bu yolcu gemisi 8 mil yol yapıyor, yaz kış 344 yolcu taşıyabiliyordu. R. Kavak isimli gemi 2.11.1984 de hizmet dışı kaldı. Hilton oteli tarafından satın alındı ve yeniden onarılıp tanzim edilerek Şehrazat adı ile yüzer lokanta yapıldı. Bu geminin ikizinin adı 72 baca No.lu Üsküdar gemisiydi ve İzmit körfezinde battı.

Rumelikavak derken nereye geldik. Yahu konumuz Rumelikavağı’nın sosyal, kültürel, ekonomik ve aktüel durumu iken neden gemiye yöneldik anlamak mümkün değil. Ama şunu da itiraf etmeliyim; Gemi ile Rumelikavağa gelmek hem kolay ve hem de eğlendiriciydi. O nedenle çok tercih ediliyordu.

Rumelikavağı’nın ismi Bizanslar döneminde Hieoron Romelias’tı. Bu ismi de Kalenin bulunduğu yerdeki Bizans mabedindin alıyordu. Neden Rumelikavak oldu? Hep sorulur, söylenir durur. İlk akla gelen Rumelikavağı’ndaki çınar ağaçlarından aldığıdır. Malum ya çınar ağaçlarına halk dilinde kavak ağacı denilir. Dev çınar ağaçları nedeni ile semte R. Kavak denildiği iddia edilmektedir. Ama unutmayalım eski Rumelikavaklılar, bu ismin Kavak İncirinden aldığını da iddia etmektedirler. Her ikisi de geçerli olabilir. Doğrudur der ve çarşı içinde kalenin önündeki Çınar ağacı önünde dururuz.

Ülkemizde, hatta dünyanın her yerinde önemli yerlerin efsaneleri vardır veya efsanelerle anılır. Çarşı içindeki kale yani diğer adı ile Kavak Hisarı 1624 yılında Sultan IV. Murat tarafından yaptırılmıştır. Kalenin cümle kapısının solunda dev bir çınar ağacı vardır.  Anıt ağaçtır ve gövde içi tamamen kovuktur, boştur, bu boşluk tabandan tepe noktasına kadar uzamaktadır. Hatta koca ağaç ortadan ikiye ayrılmıştır. Koruma altına alındığı ve dış kabuğundan beslendiği görülmektedir. Yaşını merak ediyorsanız 750-800 arasında olduğu iddia edilebilir.

Bu dev çınar ağacının da efsanesi vardır. Köy halkından bir kız, kale kapısı önünde nöbet tutan bir yeniçeriye gönül kaptırır. Kaş göz işaretleri ile ancak görüşebilirler. Ne yapar ederler bir gün yan yana gelirler, bir süre konuştuktan sonra, gece kale kapısı yanındaki Çınar ağacının altında buluşmak üzere sözleşirler. Sözleştikleri günde asker bekler ama kız gelmez, asker yorgundur ve ağacın dibine oturup bekler ama uykuya yenik düşer. Bir süre sonra kız gelir, ortada kimse yoktur, beklemeye karar verir ve o da ağacın dibine oturur ve beklerken uyuya kalır. Bir zaman sonra görüşemeden ayrılır gider âşıklar. İşte olan o zaman olur ve iki sevdalının ateşine dayanamayan ağaç içten içe yanarak bugünkü hale gelir! Nasıl iyi mi? Efsane dediğin de böyle olur işte! Basri Demirci iyi dosttur, iyi vatandaş iyi insandır. Tartıştık efsaneyi karar kıldık doğruluğuna! Amaç göle maya atmak değil yoğurt mayalamaktır, tutar!

Bir başka efsane Paşa Reis efsanesidir. Paşa Reis anadan doğma paşadır. Yani ismi Paşa’dır. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olduğu yıllarda (1940’lı yıllar)İstanbul’a gelir. Kadıköy tarafından deniz yolu ile Dolmabahçe’ye geçerken, gırgır takımı ile avlanan Paşa Reis karşılarına çıkar. Paşa Reis balık takip eder, korumalar da Paşa Reis’i kovalar. Sonun da Paşa Reis’in yanına gidilir ve yetkililer “İsmet Paşa gemide, karşıya geçiyor buradan çekilin” ikazında bulunur. Paşa Reis kızar ve “İsmet Paşa sonradan olma paşa ben ise anadan doğma paşayım. O’nun değil benim dediğim olur” diyerek yüzyılın esprisini yapar! Espri değil söylediği doğrudur da! Pek bilemem belki de büyük demokratlığı belki de o zaman tescillendi!

Rumelikavak Sarıyer’in çok önemli balıkçı köylerinden biridir. Türkiye’nin kalbi gibidir. Rumelifener, Garipçe, Yenimahalle ve Sarıyer ile birlikte önemli bir balıkçılık merkezidir. Eski dönemde sadece balıkçılıkla uğraşılırdı. 1970 li yıllarda turizme dönüldü ve yerli ve yabancılara hizmet verilmeye başlandı. 1950’li ve 1960’lı yıllarda sadece İskele Balık lokantası varken 1970’li yıllarda artış gözlendi ve günümüze gelindiğinde otuz kırk balık lokantası ile önemli bir iş merkezi oldu. Kahraman Balık lokantası öylesine bir isim yaptı ki sormayın gitsin, Onu tahtından kimse indiremez. Kutlamak gerekir yaratanı. Ayder Balık Lokantası sanki deniz üzerinde ayrı bir yayla! Muhteşem görünümü, havası ve emsalsiz güzelliği ile ilk uğranılacak mekânlardan biri. En eski balık lokantası İskele Balık Lokantası! Yakup Ağa, Dadaş Yusuf ikilisinden sonra Tekin Doygun bir başka hava kattı lokantaya ve kapalı gişe iş yaptı yıllarca. Sonra yavaş yavaş yerini başkalarına, mekânı da Arap Ali’ye devretti. Arap Ali iyi götürüyor işi Göksel’le birlikte! Telli Tabya’yı geçtikten sonra peşi sıra gelen içkili ve içkisiz gazinolar… Ne muhteşem manzaraya sahipler anlatılabilir mi?

Büyük balıkçı tekneleri olduğu gibi, küçük boyda balıkçı tekneleri de vardır. Ayrıca oltacısı ve midyecisi de! Midye deyince Türkiye’de akla Rumelikavağı gelir. Türkiye’nin her tarafına Rumelikavağı’ndan midye gönderilir. Ama midyecilerin durumu içler acısıdır. Zira Otuzbir Bayırının alt kısmında barınırlar, midyeleri burada ayıklarlar hem de en iptidai usullerle. Bir Allah’ın kulu ya da bir yetkili çıkıp da yardımcı olalım demiyor! Midyeciliği yapanlar Rumelikavağı’nın Roman vatandaşlarıdır! Diğer Romanlar gibi değiller. Çalışkanlar, günlük değil, uzun vadeli yaşarlar, giyim kuşamları ve iskân durumları da iyidir. Darısı diğerlerinin başına! Yazık çok yazık! Birkaç gün önce iki midyeci üst üste dalış yapınca vurgun yemiş! İkisi de felç olmuşlar, Allah yardımcıları olsun! Midyeci deyince de unutmadan kayıt düşelim akla Midyeci Ethem Efendi gelir. Bu mesleği sıfırdan almış, geliştirmiş ve balıkçılığın bir başka işkolu olarak faaliyete geçirmiştir. O nedenle Midyecilerin Kralı olarak isimlendirilen Ethem Karaaslan Efendiye biz de rahmet olsun der, ahret âlemine göçen diğer midyecilere orada yol göstermesini dileriz!

İlçenin en büyük balıkçı semtlerinden biri olan R.Kavağın elbette ki namlı balıkçı reisleri de olacaktır. Örneğin: Paşa Reis, Terzioğlu Tahir Reis, Gacara Ahmet Reis (Ayan), Ahmet Çınar Reis, Terzioğlu Rıza Reis, Ananın Ferhat Reis, Dursun Reis, Çınar Refik Reis, Cevdet Reis (Karadeniz), Delibay Mustafa Reis (Karadeniz), reislerin en yakışıklılarından biri olan Cihan Reis (Karadeniz) ve namı dört yanı tutan Rubil Hasan Reis kalburüstü reislerdendir.

Hatırlatmakta yarar var, yeni Reisler, geçmişteki reislerle kıyaslandığında işin içinden çıkılamaz. Zira eskiler direk reisi, yeni reisler cihaz reisleridir. Eskiler gözlemleme ve deneyimle balık avcılığı yaparken, genç reisler son model cihazlarla balığın peşine düşmekte ve avlanmaktadır. Öreğin; Murat Reis, bir süre önce ölen Sırrı Reis, Sefer Reis, Sedat, Vedat ve Nejat kardeş Reisler, Sezgin Reis (Karadeniz), Ruşen Reis (Karadeniz)… Reis sayısı az veya çok diyemeyiz. Ne kadar gırgır takımı, voli takımı varsa o kadar da reis vardır. Aslında her R. Kavaklı balıkçı bir reistir, bunu da kabullenmek gerekir. Benim düşüncem bu! Yanlışsa tartışılır!

Hatırlamışken tespitimizi yapalım ve yazalım. Sultan III. Selim yenilik hareketlerine başlayınca kışkırtılan yeniçeriler rahatsız oldu ve ayaklandılar. Ayaklanma Rumelikavak kalesinde başladı. Kale Çavuşu Kabakçı Mustafa’nın başı çektiği isyancılar Çayırbaşı’nda toplandı ve İstanbul’a yürüdü. Topkapı Sarayını ablukaya alıp III. Selim’i tahttan indirdiler, yerine aklı yerinde olmayan IV. Mustafa’yı tahta çıkardılar. Maceracılar yeni Padişaha istediklerini yaptırdılar. Bu arada durumu öğrenen Alemdar Mustafa Paşa hışımla İstanbul’a döndü. Saraya girdiğinde III. Selim’in cesedi ile karşılaştı. Yine de yapacağını yaptı IV. Mustafa’yı tahttan indirip II. Mahmut’u tahta çıkardı. Adamlarını Kabakçı Mustafa üzerine gönderdi ve onu da Rumelifener’deki konağında öldürttü. Ama iş bununla durulmadı. Bir süre sonra işler ters döndü bu defa Sadrazam olan Alemdar Mustafa Paşa’nın üzerine gidildi ve bu yaman Paşa savaşa savaşa ölüme gitti. İşe bak be! Dersimiz tarih değil ama yazıp duruyoruz işte!

Rumelikavak’ta hayli tarihi eser var! Tepedeki Rumelikavak kalesi 12. yy. da yapılmış ama yerinde yeller esiyor, yıkılıp gitti. Çarşı içindeki kale’nin bir adı da Kavak Hisarı 1624 de yapıldı, 1783 de kaleye ilaveler yapıldı. Şimdi kullanılmıyor!  İstanbul’un en önemli manastırlarından biri Mavramoloz Manastırı idi. Putperestlik zamanında burada tapınak vardı. Dinlerin yayılmaya başlaması ve İstanbul’a kadar gelmesi üzerine ibadethaneler de açıldı ve böylesi bir ortamda Mavramolaz’da (Karataş) büyük bir manastır yapıldı. Yüzlerce yıl burada keşişler, papazlar din adamı yetiştirdiler. Kendi ihtiyaçlarını kendileri gördüler. Çeşitli vesilelerle manastır birkaç defa yıkıldı ise de yeniden yapıldı. 1690 da Osmanlı yönetiminden izin alınmadan yeniden çok büyük bir manastır yapıldı. Ne demek izinsiz inşaat! Hemen harekete geçildi ve Sadrazam Damat Şehit Ali Paşa tarafından koca manastır yıktırılıp yerle bir edildi. Tarihi eserlerden hamamın yerinde yeller esiyor. Çarşı içindeki kalenin yanında bulunan Karakaş mescidi de büyük Sarıyer selinde denize gitti. Yusuf Ağa Camii yerli yerinde ama aslından eser kalmamış sadece kitabesi tarihi eser olarak gelip geçeni selamlar. Ruznameci İbrahim Efendi Çeşmesi önemli bir tarihi eserdi ama o kadar fazla üzerinde oynandı ki nerede ise kitabesi dışında aslı ortadan kalktı.

Yusuf Ağa Camii deyip geçmeyelim, zira üzerinde durulması gerekir. Padişah IV. Mehmet’in annesi Turhan Hatice Sultan tarafından kardeşi Yusuf Ağa adına 1682-1688) de yaptırılmıştır. Yani tarihi eser bir camidir ama sadece kitabesi tarihi eserdir. Değişik zamanlarda yapılan onarımlarla esas hüviyetini kaybetmiştir. Bu cami II. Dünya savaşı sırasında askeri birliğin karargâh binası olarak kullanıldı. Ahmet Bekaroğlu 17 yaşında bu camiye atandı. Fatih İmam-Hatip Lisesini, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi, mastırını yaptı. Yetinmedi akademik çalışmalarını devam ettirdi ve İlâhiyat Doktoru unvanını aldı. Müftü ve Vaizlik haklarını da elde etti. Buna rağmen bu küçük camide neden sıkışıp kaldı? Herkesin sorduğu bu! Bence alıştığı bu sakın yerde huzur buldu. Dr. Ahmet Bekâroğlu’nun ilahiyat dalındaki başta Bayraktar Bayraklı gibi epeyce hocaları yanında üstad-ı azam’ı yani sportif bir deyimle Maradona’sı kendi hocası da olan Yaşar Nuri Öztürk’tür (Ona da geçmiş olsun der ve devam ederiz!). Aynen kabul ederiz ve deriz ki; Sarıyer ilçesinin de;  Messi’si  Dr. Ahmet Bekaroğlu’dur. Aynı zamanda araştırmacıdır-yazardır. Ulusal ve yerel gazetelerde makaleleri yayınlanmaktadır. Türk basını ile ilk tanışması da Tonya Haber Gazetesi ile olduğundan hem bu gazeteyi ve hem de sahibi Hasan Kalyoncu’yu unutmaz. Dönem dönem Sarıyer Müftü Vekilliği ve öğretmenlik yapmış, amatör olarak sporu düzenli olarak sürdürmektedir. Sarıyer Spor Kulübü Kongre üyesi ve iyi bir Sarıyer taraftarıdır.  Bilime şüpheci yaklaşımı doğruları bulmasında en büyük etkenlerden biridir. Konuşması, sabırla dinlemesi, tok ve doğru sözlülüğü, insanlara yaklaşımı, örnek giyimi-kuşamı ve sadelikten hoşlanması, ön plana çıkmaktan kaçınması ile örnek bir din bilimcidir. Sohbetlerinde bulunmak zevk, vaazlarını dinlemek ise dünyayı yeniden tanımak gibidir. Asla ödün vermemesi ve her yaştaki insanın anlayacağı dille konuşması da ayrıca özel cemaatinin olmasına neden olmaktadır. Haklıdır deriz ve geçeriz. Biliriz yazdıklarımıza alınacak ne gerek vardı diyecek ama bende haklıya hakkını vermeden duramam ki!

Mavramoloz’daki manastırda bulunan rahibelerden biri bir Türk balıkçı delikanlıya âşık olur. Ara sıra buluşurlar. Sonunda evlenmeye karar verirler ve rahibe “Beni kaçır” der yavuklusuna. Sözleştikleri günde yola çıkarlar ve Telli Tabya mevkiine geldiklerinde rahibe heyecana dayanamaz ve ölür.  Delikanlı şaşkın, bir süre durur ağlar ve sonra da rahibeyi bulunduğu yere bir mezar kazıp defneder. Bir süre sonrada bir tutam gelin telini mezarının üzerine koyar. İşte Telli Gelin böyle oldu Telli Baba! Mezarda bir depo bekçisinin bulunduğu da söylenir, bir askerin bulunduğu da! Bence doğru olan Telli Gelin olayıdır! Yoksa neden gelin teli koysunlar ki? 1970 de askeri yönetim Telli Baba’yı Yenimahalle Muhtarlığına verdi, almadılar. Rumelikavak muhtarlığı aldı ve harika bir iş yaptı. Sağ olsunlar, Varolsunlar.

Şöyle köy içinde gezinip duralım. Kâh durak yapalım dinlenelim, kâh bir dostun çayını içelim. Pazarbaşı’ndan yürüyerek R, Kavağa gidecek olursak, önce Sahil Güvenliğin yeni yerleşim bölgesini geçeriz. Sonra terk edilmiş olan Telli Tabya’yı. Telli Tabya’nın bir ismi de Deli Tabya’dır. Milton adı da vardır ama bu isim bize ters gelir.  Tabya Fransız mimar Tavsan’a yaptırılmış ve savunma amaçlı kullanılmıştır. 1965 yılına kadar buradan Anadolu Kavağı’na kadar karşılıklı uzanan şamandıralar vardı. Sadece gemilerin geçişleri için ağız bırakılıyordu.

Aman ha atlamayalım! Altınkum Plajı başlı başına bir olaydır. Adliye Nazırı Necmeddin Molla (Kocataş) Fransa’da Manş kıyısında bir plaj görmüş, gelmiş aynını Altınkum’da yaptırmış. Bir de plaja ücretsiz yolcu taşıyan gemi tahsis etmiş. Altınkum Plajı 1927 yılında açılmış ve II. Dünya Savaşı yıllarına kadar devam etmiş.  1940’li yıllardan sonra tekrar faaliyete geçirilmiş. Halen Altınkum Plajı faaliyette. Yanında Elmas Kum plajı var. İlerisinde Karataş Plajı vardı. On Onbeş yıl çok faaldi ama faaliyetini tatil etti. Daha ileri de ise Büyükliman Halk plajı bu plaj Garipçe Köyün.

Otuzbir Bayırı, Otuzbir Suyu, Otuzbir Suyu Mesiresi! Nedir bu otuzbir be! Ulan ne günlere kaldık. Okuyanlar da bunlar şaşırmış diyecek! Birileri başka cepheden görürlerse bakın işe! Yahu bu Otuzbir olayı tarihi bir olaydır. 93 yani 1877/78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında buraya 31. Tümen yerleştirildi. O gün bugündür bu alana Otuzbir Mesiresi, Suyu ve Yokuşu denilmiştir. Başka bir maksadı yoktur, yanlış anlamaya gelmez! Bu yokuşu geçince R. Kavak limanı bütün haşmeti ile karşınıza çıkar. Küçük kayıkları, midye tekneleri, irili ve ufaklı balıkçı tekneleri ile sevimli bir liman! Otuzbir Yokuşunun altı ağaçlık. Eskiden nefis bir mesire idi, içilecek suyu ve deniz kıyısında plajı da vardı. Şimdi bu alana kayıklar çekiliyor, midyecilerin tezgâhları da burada.

Rumelikavak hırslı insanları ile gerçekten verimli bir semt. Örneğin balıkçılık ve balık lokantacılığında ne kadar ileri gitmişlerse spor da da o denli ileriye gitmiştir. Çok eski yıllardan beri R. Kavak’tan büyük futbolcular çıktı. Örneğin; Türk futbolunun büyük yıldızı Cemil Turan, Rumelikavak’lıdır. Fuat Bıçakçı,  Cudi Vergili, Bora Öztürk, Kâmil Doygun, Mehmet Demirtaş, Mehmet Sülün, Yasin Sülün, Sinan Demirci,  Tayfun Demirci, Süleyman Yalçın, Hamdi Demirtaş, Emrah Şahin Çiftçi, Yüksel Çınar, Güney Kıldıran (Voleybol), Muslim Ali Koç (Voleybol) Rumelikavak’lıdır. Hepsi bu kadar mı diye soranlara, biz de insanız unutmuş olabiliriz deriz, bu hakkımız var mı ona da okurlar “evet” derse seviniriz.

Gerek Rumelikavak Spor Kulübü’nde gerekse Sarıyer Spor Kulübü’nde yönetici olarak görev yapan Rumelikavaklılar da az değil. Örneğin Necil Kıldıran çok ciddi kulüp yöneticisiydi. Tekin Doygun, Arap Ali (Özdelice), İrfan Terzi, Varol Aydın… Necil Kıldıran, Tekin Doygun, Arap Ali Özdelice), İrfan Terzi Sarıyer Spor Kulübünde yöneticilik yaptılar. Varol Aydın ise yıllardan beri Rumelikavak Spor Kulübünün yöneticisi başkanı, aynı zamanda Rumelikavak Güzelleştirme Derneği Başkanı… Ömrü derneklere hizmet etmekle geçiyor. Bu tür insanlara ben “Aslan Yürekliler” derim!

Aynı zamanda teknik alanda da hayli başarı sağlamış R. Kavaklı vardır. Örneğin; Kâmil Doygun, Bora Öztürk, Mehmet Demirtaş, Hamdi Demirtaş, Sinan Demirci,  Mehmet Sülün, Naim Ulusoy, Günal Kurşun, Tayfun Demirci ve Süleyman Yalçın teknik direktör/antrenör olarak Türk futboluna hizmet veriyorlar.

Yönetici olur, teknik direktör/antrenör olur, futbolcu olur da gazeteci/spor yazarı olmaz mı? Elbette ki olur ve olmalıdır. Nitekim İrfan Terzi R.Kavak’ta yetişmiş önemli bir spor yazarıdır. Güneş, Günaydın, Akşam ve Fanatik gibi birçok gazetede spor yazarı olarak yazılara imza atmış, görev verildiğinde Sarıyer Spor Kulübünde sorumluluk üstlenmiş ve kulübünü en iyi şekilde temsil etmiştir. Çalışkan ve girgindir. Kuralları bilir, fırsatı değerlendirir. Bu nedenledir ki R. Kavağa gelen devlet erkânına ulaşabiliyor, forma takdim ederek ve kaşkol vererek kulübünü gündemde tutmayı biliyor. İyi tanıdığım İrfan Terzi’nin temsil yeteneği çok iyi.  Bu yeteneğini de kullanmasını da biliyor. Bunu yaparken giyinmesini, kuşanmasını ve olayın zamanlamasını çok iyi yapıyor. Rumelikavak tarihi üzerinde çalışmaları ve dostlarına yol göstermeleri de asla küçümsenemez! Yapmayın yahu! Siz de saçlarına taktınız! Ne yani belki bir bildiği var! Başı üşüyünce siz mi nezle olmuyorsunuz?

İnsan olan yerde sevda olmaz mı? Olur elbet! Dünyanın en büyük sevdalarından biri R. Kavak’ta yaşandı. İki kız kardeşe anneleri “sizi havacı subayla evlendireceğim” der durur. Bu iki kardeş hayal âlemlerinde yarattıkları hava subayına âşık olurlar. Biri o denli ileri gider ki sevdası gelene kadar kendisini eve kapatır, dünya ile güneşle, ayla, ışıkla ilişkisini keser.  İnat mı inat sevdasını bekler. İki kız kardeş 75/80 li yaşlara gelirler. Ne gelen bir subay vardır ve ne de bir başkası! Ama büyük kız beklemeye devam eder. Kız kardeşi vefat eder. Birkaç gün  sonra öldüğü anlaşılır ve defnedilir. Büyük kız ise huzurevine yerleştirilir.  Hala huzurevinde sevdasını beklemektedir. Hava Yüzbaşısı gelecek ve sevdasına kavuşacaktır! Bekleyenler sevdasını da bulur Mevlâ’sını da! Evet, böyle diyelim ve yola devam edelim.

Limanı geçince karşımıza eski askeri lojmanın arsası çıkar. Depremde zarar gördüğü için binalar yıktırıldı, alan boş.  Burada ne yapılabilir diye kimsenin aklına bir şey gelmiyor.           Sorgulama yok nedense! Sarıyer Belediyesi denizcilik müzesi açacak boş alan ya da elverişli bina arıyor. İşte müze yapılacak alan burası. Denizcilik müzesi değil, “Balıkçılık Müzesi” olmalı. Rumelikavak balıkçılarında bir müzeyi ihya edecek kadar çok malzeme olduğunu bağıra bağıra söylerim!

Bu arsanın ordudan talep edilmesi zor değil! İstenebilir, hatta başarılabilir de. Malum ya Jandarma Genel Komutanı Org. Bekir Kalyoncu Sarıyer çocuğu, herkes, hepimiz ona ulaşabilir, isteklerimizi söyleyebiliriz. Olur mu? Olur, olmaz neyse biz söyleyelim de! Bu konuda Sayın Belediye Başkanı Şükrü Genç’in harekete geçmesi gerekir gibime geliyor. Sayın Şükrü Genç alsın yanına Diş Dr. Eral Aydın ile Ayhan Çınar’ı gitsin Ankara’ya görsün paşayı bakın nasıl işi bitirirler! Hadi bu alan olmadı, yıllardan beri boş duran çarşı içindeki kale alınamaz mı? Hele bir uğraşılsın!

R. Kavak çarşısı içinde dolaşırken gözlerim dostlarımı arıyor. Pek çoğu teker teker terki dünya eylemiş. Nerde Fırıncı Kemal, Baki Sirkan, Cihan Karadeniz, okul arkadaşım Hilmi Topçu. R. Kavağa her gittiğimde kesinlikle durak yaptığım ve takıldığım yer Ahmet Ayan Reis’in yanıydı. 1950’lilerden beriydi dostluğumuz, katıksız ve karşılıksız dostluktu. Ahmet Ayan’ı da yıllar oldu kaybedeli. Keza oğlu Naci’yi de! Nerede Dursun Ali Yazıcı? Onu tanıdığımda yıl 1953’tü…Aynı partide yıllarca koşup durduk. Nerede Turgut Altıparmak, o da son yolculuğa çıktı, arada bulasın! Kala kala üç beş kişi kaldı benim kuşaktan. Cins Kemal, Fuat Bıçakçı, Nurdoğan Doygun, Müslim Ali Koç ve birkaç kişi daha… Onlara da uzun ömürler… Çok yaşasınlar, neşeli olsunlar…

Elbette ki dostlarımız ve dostluklarımız vardır. Devam ediyordur. Fuat Bıçakçı, Güney Kıldıran, İrfan Terzi, Dr. Ahmet Bekâroğlu, Nurdoğan Doygun, Arap Ali, Varol Aydın, Namık Ayan, İbrahim ve Cengiz Tabak kardeşler! Metin Üzen, Şeyh Mehmet (Topçu), Muhtar Cevdet Saral’ı unutmaya imkân var mı? Ya Emekçi Basri’ye ne demeli. Bir büyük yürektir Basri. Herkesten yana ille de emekçiden yanadır. Eş dost çok, akla gelmeyen, unutulan ya da sair şekilde gözden kaçanlardan biz de kaçacağız, sitem yemeğe niyetimiz yok. Kusur bizde çünkü!

Durmak yok işimize devam diyoruz ve kıyı köşe R.Kavağı’nda dolaşıyoruz. Gözümüze ilişte, basından duyduk Rumelikevağı Balıkçılar Kooperatifi var. Hayli faal başkanı Ahmet Aslan! Güzelleştirme Derneği var müthiş faal başkanı Varol Aydın. Bu dernekte Tuncay Hoca’yı da unutmayalım! Bravo deriz Varol’a her taşın altından çıkıyor, inatçı ve takipçiliği ile hayli başarılı.

Rumekilavak’taki iki küçük derenin, yol yapım çalışmaları sırasında üzerleri kapatıldı. Dere göremezsiniz çarşı içinde. Dereyi görmek için Namazgâha doğru yürümek gerekir. Tarihi eserlerden biridir Rumelikavak Vapur iskelesi. Ne var ki bütünü ile yıkılıp eskisine uyar şekilde yenilendi.

Balıkçılık, midyecilik, lokantacılık derken R.Kavağın simgesi olan Kavak İncir’i unutuldu. Artık yetiştirilip satılmıyor. Kıyıda köşede ve bazı bahçeler varsa da o da numuneliktir, uzanıp çalmaya değmez!

Naylon poşetler çıkalı Rumelikavağın bir diğer işkolu olan Filecilik tarihe karıştı. Artık iplikle file dokuyan yok. Aslında deniz ve çevre temizliği için naylon poşet yapımının terk edilmesi ve iplikle file dokunması geliştirilmelidir.

Çirozculuk başka bir işkoluydu. Nisan, mayıs aylarında bütün R.Kavak yamaçları adeta çiroz tarlasına dönerdi. Uskumrunun kaybolması ile birlikte Çirozculukta kayboldu gitti.

Hemen belirtelim bağ ve bahçecilik yerini çiçekçiliğe, süs ağacı ve çeşitli süs bitkisi türlerinin yetiştirilmesine terk etti. Ünal Çiçekçilik botanik bahçesi ve sera çiçekçiliğinde öncü durumundadır. Son yıllarda açılan Besim-Kaan Resim Atölyesi de semte canlılık veriyor.

Mahalle olur da mahallenin sorumlusu olmaz mı? Bu sorumlu da muhtar olduğuna göre saptayabildiklerimizi sayalım: Marazlı Ahmet Efendi, Mustafa Efendi, Mehmet Efendi, Kavas İsmail Efendi, Bakkal Hüseyin Efendi, Süleyman Ayan, Süleyman Koçali, Rıza Topçu, Hasan Altun ve Cevdet Bayraktar… Muhtarların çoğu kıyıda köşede sıkıp kaldılar. Cevdet Saral ise mükemmel bir muhtarlık binası ile semt sakinleri ile buluştu. Çok amaçlı muhtarlık binası adeta kültür merkezi!

Rumelikavak’ta 2 cadde, geçici sokak varsa hariç 16 sokak, 1 site, 1 lojman var.

Hem gezip tespitlerde bulunduk, hem de sorup soruşturduk, paket yapıp sarmaladık, bu bilgileri edinip sayfalarımıza kaydettik. Şimdi ilk işimiz sağsalım R.Kavak’tan dışarı çıkmak olacak! Bakalım yolumuz nerelere düşer? Bahtımıza, ne çıkarsa, çıksın, görev aldık tamamlayacağız. Sarıyer’i bir uçtan diğer uca gezebilmek için dostlara Allah kolaylık versin diyecek ve yolumuza devam edeceğiz.

YAZININ DEVAMI

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Widgetized Section

Go to Admin » appearance » Widgets » and move a widget into Advertise Widget Zone