Son Dakika Haberler

HAYAL DEĞİL XXII

HAYAL DEĞİL XXII
Okunma : Yorum Yap

Covid- 19! Vaka sayısı arttıkça ölüm sayısı da artıyor.
Bugün ölen sayısı 127. Toplamda 1985 olmuş. Bu demektir ki daha epey
bir süre evlerde kalacağız, eldiven ve maske kullanmaya devam
edeceğiz. Ne yapalım sağlık için evde kalmak. Korkulu yaşamaktan
evladır diyoruz anıları yazmaya devam ediyoruz.

Ankara’da Altındağ ile maçımız var. 16.9.1967 cumartesi
sabahı erkenden gideceğiz. Akşam Turgut bize geldi. Yemek yedik, “Abi
dedi aksıyorum, söyle Baba Kenan’a beni oynatmasın” dedi. “Olur”
dedim. Ama kadroya alınmış biliyorum. Çünkü Kenan Bana “Ne yap yap
Turgut’a koca karı ilacı falan yapın bu maçı atlatalım” dedi. Anneme
anlattım “Kolay” dedi ve ekledi “ Aktardan hava civa alın bir tutum,
yüz gram kadar da balmumu. İkisini bir kaba koyup eritin, sonrada bir
sargı bezini içine koyun, biraz soğuduktan sonra ayağa bandaj yapın
saha kadar bir şeyi kalmaz”. “Tamam” dedik.

Ankara’ya gittiğimizde saat 15.00 ti. Takımı Cengiz otele yerleştirdikten sonra rahmetli Suat
Uysallar ile aktarları dolaşmaya başladık. Birine gittik “Hava cıva
var mı?”dedik, şöyle küfrede gibi baktı ve “Minaresi gölgesi var”
dedi. Bir diğerine gittik “Hava cıva var mı?” diye sorduk “Davul tozu
var” dedi. Kime gittikse terslendik. Ulus’ta bir baharatçıya girdik,
Aaaa hakem Nihat Özbirgül! Suat’ın arkadaşı ona sorduk, “ben de var”
dedi Yeteri kadar aldık. Otel sahibi Satılmış Bey’den rica ettik, alt
katta mutfakta ilacı yapmaya başladık. Aman yarabbi, pis bir koku ve
anormal derecede duman, bir dakika içinde oteli duman ve koku sardı.

Durulacak gibi değil, bütün müşteriler yangın var diye dışarı fırladı.
Sami Canel, Fikret Canlı ve Baba Kenan da kendilerini dışarı attılar.
Bir ara Sami Canel “Yeter be yeter, milleti boğacaksınız” diye
bağırdı. Neyse Suat Uysallarla beraber Turgut’un ayağına bir güzel
bandaj yaptık ve odasına çıkardık, yattı…

Gece geç vakit saat 03.30
civarında kapım yumruklanıyor. Fırladım açtım kapıyı. Turgut
“Ölüyorum, dayanamıyorum, çöz bandaji” diye bağırıp duruyor. Tabii
kuruyarak kabuk gibi olan bandajı çakı ile keserek açtım. Balmumu ve
hava cıva ayağı zonglattıkça zonglatmış, dayanamamış Turgut. Maç
yemeğinde buluştuk, Turgut sapasağlam.” Oynar mısın? Diye sordum
“Oynarım” dedi. Çıktı nefis bir maç oynadı. Altındağ ile 0-0 berabere
kaldık. Hakem Abdi Parlakay mutlak bir penaltımızı vermedi.

Maç sonu Muhasebede buluştuk. “Hoca penaltıyı vermedin” dedim “Canı zor
kurtardık, dua edin” dedi. Pazartesi günü Turgut’un ağrıları başladı.
Aldım Baltalimanı hastanesine Baki Bey’e götürdüm. Filmi çekildi.
Sinan “Balcı yahu ayak taban kemiğinde iki kırık var” demez mi? Alıp
filmi Dr. Baki Beye götürdü, filme bakar bakmaz “Ulan bu idareciler
katil katil, katil” diye bağırmaya başladı… Tabii ayak alçıya alındı.

Afyon deplasmanına gittik. Otele yerleştik, akam yemeğini
yedikten sonra çarşı içinde bir tur atıp otele geldik. Saat 22.00 yat
saati. Futbolcular yatağa girer girmez yedi sekiz tane büyük kamyon
geldi.

Başladı çalışmaya. Aman ne gürültü, yarım saat, bir saat devam
ediyor. Müdüre şikâyet ettik. O da” ben bir şey yapamam” dedi. Emniyet
Müdürü aklıma geldi. Rize’den bizim mahalleli ve ağabeyimin okul
arkadaşı Süleyman Öksüz! Müdüriyeti aradım, tanıttım kendimi ve olayı
anlattım,”Süleyman Beyle görüştürün beni” dedim. “Emirdağ’da
operayonda haber veririm” dedi. Görüşmüşler ki saat 0.30 da bir polis
ekibi geldi ve kamyonları kaldırttı. Takımlar sahaya çıkarken Süleyman
Bey Şeref tribününe yanına aldı beni. Maç 2-2 bitti. Otobüsümüze bir
eskort verdi gitti. Ben hakem odasına gittim.

Lisansları aldım tam çıkarken kısa boylu, uzun paltolu ve fötr şapkalı bir adam hakem
odasına girerek hakeme hakaret etmeye başladı. Hakem meğer subaymış,
hem adama karşılık veriyor hem de resmi elbisesini giyiyor. Adamı
sordum Afyon Senatorü imiş (Hazım Dağlı gibi bir isim söylediler ya,
neyse) Ama hakem adamı feci kovdu. Tabii şehirden çıkarken seyirciler
otobüsün iki camini kırdılar taş atarak.

1968/69 sezonunun son maçını 17.05.1969 günü Ali Sami Yen
Stadında Karşıyaka ile oynadık ve bu maçı Garo, Yener ve Recep’in
golleri ile 3-2 kazandık. Bu maçın enteresan tarafı görevliler dışında
maçı sadece 18 kişinin seyretmesi idi (Sarıyer S.K. Tarihini Yazanlar,
C.III, S. 104).

1968/69 sezonu sonunda 29 puan aldık ve küme düştük.
Üstümüzdeki takımla aramızda 1 puan fark vardı. O kadronun küme
düşmesi çok enteresan. Ama şeytan şeytanlığını yaptı ve mali
imkânsızlık nedeni ile amatör futbolcuları profesyonel
yapamadığımızdan olan oldu.

Takımın en iyi elemanlarından biri, liginde en iyi kalecisi olan Şeref Göze idi. Bir sabah beni bekler buldum. “Hayrola” dedim “Abi kız arkadaşım vardı, hamile kaldı, dün
hastanede doğum yaptı, polis vermiyor, hemen nikâh yapmasam içeri
alacaklar beni” dedi. Tabii işi yine astık. Sorduk neler gerektiğini,
birkaç saat içinde Yıldırım nikâh yaparak hastaneden çıkardık hanımı
ile çocuğu. Birkaç gün sonra gelip aldı beni.

Fevzi Aydın’la beraber evine gittik. Ortaköy’de sahildeki camiin yanında ççok katlı ahşap
dökülen bir ev. Üçüncü kata çıkarken çatır çatır ötüyor döşemeler. Kız
çocuğu aldım kucağıma bir kulağına ezan okudum ismini söyledim, diğer
kulağına kamet okudum ismini söyledim “BETÜL”… Küme düşünce takımı
yenileme yoluna gidildi. Şeref’e de talip vardı.

Trabzonlu yöneticilerle kulüpte Necdet Müldür için konuşurken Şeref’i gördüler.
Şeref’le görüştüm gönderdik, gittikten sonra Trabzonlu yönetici “İşte
sizi satan adam bu, hala bunu tutacak mısınız” deyince ben feleğimi
şaşırdım. En sevdiğim futbolculardan biriydi. Neyse, Şeref’i iyi para
ile Kütahyaspor’a verdik ama benim bir defa bidem bulandı. Şerefe
mektup yazarak söylenenleri yazdım ve “bu takıma bunu nasıl yaparsın”
siteminde bulundum. Yanıt verdi “Asla böyle bir şey yapmadım” diye..

Ben her geçen gün mektuplarımın dozunu arttırdım, küfürlü kafirli
yazdım, bir gün olsun bana ağır, hakaretimiz bir cevap yazmadı. Ama
futbolu bırakmasına da ister istemez pay sahibi oldum. Yıllar sonra
Sarıyer’de burun buruna geldik. Yanında kocaman bir kız. “İbrahim abi
işte adını verdiğin kız Betül” dedi… Hiç geçmişe dönüp bakmadık. Üç
beş yıl önce Selgar Ergüven’in isteği ile bir araya geldik (Selgar,
Şeref, Adnan Özcan ve Ben) iyi bir gece geçirdik. Asla eskiye
dönmüyoruz. Demek ki müthiş dolduruşa gelmişim, hata yapmışım. Hala
pişmanlık duyarım.

Orman Fakültesindeki işimden saat 12.00 çıktık doğru
yemekhaneye. Oturduk, yemeklerimizi alıp masalara oturduk. Tüm masalar
dolu, daha birer kaşık almadan yetmiş seksen belki de yüz öğrenci
sessizce lokantaya girdi ve önümüzdeki yemekleri bir güzel yediler.
Hiç konuşmadılar hiç gülmediler. Profesörler, doçentler, doktorlar ve
biz çalışanlar şaşkınlıkla baktık. Öğrenci olaylarının yoğun olduğu
zaman konuşabilir miyiz? Ve geldikleri gibi sessizce çıkıp gittiler.
Meğer öğrenci yemekleri iyi çıkmıyormuş, protesto etmişler.

MABADI YARINA…

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)