Son Dakika Haberler

İYİ DEĞİL…

İYİ DEĞİL…
Okunma : 526 views Yorum Yap

Demokrasiye geçiş ve 1946 genel seçimleri. Yeni kurulan
Demokrat Partinin (D.P.) seçimlere girişi… Kazanan CHP, kaybeden D.P…
Seçimlerde hile oldu itirazları yıllarca devam etti.

1950 genel seçimleri,  Demokrat Parti “Yeter Söz
Milletindir” sloganı ile iktidara geldi.

II. Dünya Savaşından yara almamasına karşın çok yorgun
çıkan Türkiye savaş hali nedeni ile “Yok” larla karşılaşınca cezasını
ülkeyi savaşa sokmayan CHP hükümeti ve dolaysıya Cumhurbaşkanı ve
Milli Şef İsmet İnönü çekti. Seçmen tepkisini D.P. büyük çoğunlukla
iktidara getirerek gösterdi.

İçte hareketlilik, yeni imkânlar, peş peşe gelen dış
yardımlarla ülke bahar havasından yaza girdi. Sonrasında arka arkaya
gelen sosyalleşme ve o güne uygun yasalarla halk yeniden doğmuş gibi
oldu.

Kalkınan Türkiye… Siyasilerin akıl almaz vaatleri, devlet
kasasının korkusuzca kullanılması, kredilerin bolca verilmesi,
köylünün, kentlinin rahat nefes alması ve aradığını bulması… İstenilen
her şeyin arandığında piyasada bulunması, polis ve bilhassa jandarma
korkusunun kalkması Türkiye’yi adeta cennet yerine çevirdi.

Kalkınan Türkiye ve Cumhuriyeti kuran CHP nin iktidar
partisi tarafından devamlı eleştirilmesi ve Milli Şef konusunu
işleyerek toplumun CHP ye düşman edilmesi… D.P. yöneticilerinin
geçmişlerini inkâr edercesine (Aslında DP. Yöneticilerinin tamamı eski
CHP li milletvekilleriydi) sorumsuzca konuşmaları, öylesine ki II.
Dünya Savaşına girilmesini bile korkaklık olarak nitelemeleri, hatta
daha da ileri giderek CHP si liderini komünist olmakla suçlamaları,
devlet gelirlerini istedikleri gibi kullanmaları, vatandaşı
ötekileştirmeleri ve dış yardımları kendi yandaşları için kullanmaları
toplum üzerine müthiş etki yapıyordu. Böylesi ortamda 1954 genel
seçimleri yapılıyor ve D.P. büyük bir farkla seçimi kazanarak adeta
tek parti durumuna geliyordu.

Anadolu karış karış geziliyor, imar faaliyetleri, yollar,
köy okulları ve köylere elektrik götürülmesi, çiftçilerin traktör gibi
teknoloji ile tanışması D.P. yi çok güçlü hale getiriyordu. 1954
seçimlerinden sonra gelen büyük rahatlama, sonralarında keyfi yönetimi
beraberinde getiriyor, muhalefetin söylem ve faaliyetlerini önlemek
için baskı yolunu tercih ediyordu. Demokrat Parti İktidarına göre
muhalefete gerek yoktu.

D.P. almış başını gidiyordu. Kendine fazla güvenmesi ve
sorumsuzca faaliyetler sonucunda fiyat artışları, enflasyon, halkın
güçlüklerle karşılaşması, ocak ve ilçe başkanlarının her konuda söz
sahibi olmaları, hatta Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın tarafsızlığını
unutarak yurtiçi gezileri dâhil her yere D.P. armalı bastonla gezmesi
eleştiri konusu oluyordu.

Gidiş iyi değildi. D.P. ye destek olan pek çok STK ve
basının bir kısmı dönüş yapıyor ve ekonominin kötü gidişi ağır dille
eleştiriliyordu. Eleştiri kolay kabul edilemez, Başbakan Adnan
Menderes de kabul edemedi. Basının susturulması yoluna gidildi. Basına
sansür ve ağır cezalar geldi. Yazarlar tutuklandı, hapse atıldılar.
Pek çok gazete kapandı. Siyasi ortam 1946 dan daha da beter duruma
geldi.

Ve 1957 seçimleri… Yine D.P. kazandı ama muhalefette güçlü
bir şekilde parlamentoya girdi.  Bu seçimden sonra siyasi ortam daha
da gerginleşti. Dış yardımlar ve yatırımlar durdu. “Yok” lar ve
“kuyruk”lar başladı, basın eleştirilerini arttırdı. Muhalefet
gezilerle halkı uyandırma, bilinçlendirme uğraşı içine girdi. Bolluğa
alışan halk D.P. den kopmaya başladı… Durum iyiye gitmiyordu. Bunu
gören D.P. li yöneticiler çare olarak “Vatan Cephesi” adı altında bir
örgüt kurdular. Baskı altına alınan halk çoğu kez zor ve nüfus
kullanılarak CHP ve M.P. den istifa ettirilerek bu örgüte kayıt
edilmeye başlandı. Bu olay tutmadı, kısa bir süre sonra belirledikleri
isimleri Vatan Cephesine kaydederek radyodan anonsla duyurdular. Bu
isimlerin uydurma isim oldukları, belli isimlerin ise ölmüş kişiler
olması durumu fiyasko haline getirdi.

Toplum siyasi istikrarsızlık nedeni ile gerildikçe
geriliyor, D.P. güç kaybediyordu. Basın alabildiğine olaylar üzerine
gidiyordu. Basının susturulması yoluna gidildi. Gazete sansürü,
makalelerin beyaz çıkması, gazetelerin toplanmasına öncelik verdiler.
Yetmedi “Tahkikat Komisyonu” adı altında hükümet yetkilerini
kullanacak bir komisyon kurdular (Aynen günümüzdeki OHAL yetkilerini
kullanabilecek bir milletvekillerinden oluşan bir komisyon). Tahkikat
Komisyonu istediği her olay üzerine gidiyor, basın sansür ediliyor,
gazeteler kapatılıyor, gazeteciler tutuklanıyordu. Sonuç da
antidemokratik uygulamalardan vazgeçmeyen D.P. iktidarına karşı
üniversite gençliği protesto eylemlerine başlıyor, sıkıyönetim ilan
ediliyor ve polisiye önlemlerle duruma hâkim olunmaya çalışılıyordu.
Başbakanın “Ben orduyu yedek subaylarla idare ederim” demesi, yürüyüş
yapan profesörleri “Kara cübbeliler” diye yermesi, yurt gezilerine
çıkan muhalefet lider ve milletvekillerine saldırılması bardağı
taşırıyordu. Bu arada protesto eylemleri sırasında üniversite
öğrencisi Turan Emeksiz’in polis kurşunu ile öldürülmesi, polislerin
İ.Ü. Rektörü Sıddık Sami Onar’ın makamına giderek, dünyaca ünlü
Rektörü tokatlaması ve yerlerde sürüklemesi durumun vehametini ve
durumun hangi aşamaya vardığını gösteriyordu.

Durum hiç iyi değildi. Siyasi ortam gergin, istikrarsızlık
müthiş, enflasyon almış başını gidiyor, “yok”lar ve “kuyruk”lar
artmış, ordu rahatsız… Başbakan Adnan Menderes’in, ABD yardım
gelmeyince Rusya’ya göz kırpması ayrı bir konu… Böylesi bir ortamda
Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, Başbakan Adnan Menderes’e
hitaben yazdığı ve Milli Savunma Bakanına verdiği mektubun içeriğine
de bakılmadığından daha doğrusu bakılsa da dikkate alınmadığından,
sabır taşıyor ve 27 Mayıs 1960 da TSK. İhtilal yaparak ülke yönetimine
el koyuyor ve D.P. iktidarına son veriliyordu. Sonrası malum Yassı Ada
Mahkemeleri, idamlar ve mahkûmiyetler. Eğer 1960 ihtilali olmasaydı
D.P. ilk seçimde iktidarı kaybedecek kadar yıpranmış,  kan kaybına
uğramıştı. Ne var ki TSK bunu algılayamadı ve ihtilâli son çare
gördüklerinden harekete geçerek yönetime el koydu.

Neden yazdım? Nedeni AKP iktidarının uygulamalarıdır.
Hemen hemen aynen D.P. nin yolunu izliyorlar.  İlk iki dönemi takiben
anormal şekilde değişikliklere yönelindi. Milliyetçilik ve laiklik
ayaklar altına alındı. İrtica ilerledikçe ilerledi, tarikatlarla kol
kola hareket edildi. Halkın ötekileştirilmesi, toplumun sizden bizden
diye bölünmesi, ticaretin, işadamlarının, basının yandaş kuruluşlar
haline getirilmesi, irticanın üzerine yeteri kadar gidilmemesi,
geçmişin inkârı yolunun tercih edilmesi, özelleştirme adı altında
cumhuriyetin kazanımlarının yandaşlara peşkeş çekilmesi, yurtdışı
işbirlikçilere satılması, çözüm süreci adı altında PKK ya köy, kasaba,
ilçe ve illerde yuvalanma, mevzi kazanma imkânı verilmesi ve çözüm
sürecinin aleyhte sonuç vermesi üzerine başlayan bitmez-tükenmez
çatışmada onlarca şehit verilmesi, ekonominin her geçen gün biraz daha
kötüye gitmesi, diplomaside başarı sağlanamaması, İslam ülkeleri ile
dostluk ilişkilerinin yok edilmesi, ABD. nin oyununa gelinerek Orta
doğu bataklığının içine girilmesi, toplumun aşırı derecede gerilmesine
neden oluyordu. Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Sarıkız, Ayışığı, Şike
gibi uyduruk iddialarla binlerce insanın hapse atılması, Ergenekon,
Poyrazköy ve Balyoz davaları ile Deniz ve Hava kuvvetlerindeki
Atatürkçü ve cumhuriyetçi subayların tutuklanarak hapse atılmaları çok
büyük oyunların oynandığını gösteriyordu.

Ve sonrasında 17 ve 25 Aralık olayları Türkiye’yi derinden
sarsıyordu. O güne kadar Silivri ve Beşiktaş Adliyelerinde görev yapan
savcı ve hâkimlere destek veren “Bu davanın savcısıyım” diyen
Başbakan, kendi yandaşları üzerine gidilince olayın vehametini anlıyor
ve karşı hareketle olayın üzerine gidiyor ve büyük oyun ortaya
çıkarılıyordu. Oyun büyüktü Türkiye kaosa sürüklenecek ve ülke
yönetimine el konulacaktı. Bunu yapacak olan örgütün varlığı meydana
çıkarılıyordu FETO öRGÜTÜ. Yıllardan beri AKP ile birlikte omuz omuza
mücadele edenlerin amaçlarında ayrı düşmeleri sonucu FETO örgütü
harekete geçerek düzmece belgeler ve akıl almaz ihbarlarla ülkeyi
ateşin içine atıyordu. FETOCU olarak isimlendirilen ve ordu içinde,
polis içinde, adliye ve diğer kurumlarda vücut bulan, gelişen örgütün
aslında ülke yönetimini askeri müdahale ile ele geçirecek bir örgüt
olduğu 15 Temmuz gecesi kalkıştıkları darbe teşebbüsü ile
anlaşılıyordu.

Atatürkçü subayların anında müdahalesi, halkın hükümete ve
cumhuriyete sahip çıkması ile darbe bastırılıyor ve suçluların üzerine
gidiliyordu. Yıpratılan ordu ve emniyet teşkilatı, darbe sırasında
şehit olan 246 kişi ve binlerce yaralı… Olayı yapan örgütün adı FETO
yani Fettullah Gülen’in lideri olduğu örgüt. Yıllarca hazırlandıkları
bir eylemi gerçekleştirme hareketi sırasında yakayı ele verdiler.
Binlerce kişi gözaltına alındı, mahkemelere verilerek tutuklandı,
binlerce çalışanın iş akdi fesih edildi ve yüz binleri bulan
memuriyetten ihraç gerçekleştirilerek örgütün temizlenmesi yoluna
gidildi.  Anlaşılan o ki ülkenin her kesiminde kendisine yer bulan,
yuvalanan ve güç haline gelen FETO’cuları temizlemek için hayli zaman
alacak.

İktidar elde iken tek adamlık isteği ağır basıyor ve
Anayasada yapılan değişikliklerin kabulü için referanduma gidiliyordu.
İktidar partisi AKP bütün gücünü seferber ederek referanduma asılıyor,
yanına aldığı MHP de destek veriyordu, Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip
Erdoğan’ın bizzat kendisine başkanlık getirecek olan referandum
değişikliğinin gerçekleşmesi için olağanüstü mücadele veriyordu,
Referandum karşıtı olanlar ise “Hayır” oyu için partisel değil, sadece
bireysel uğraşla sonuca gitmeye çalışıyorlardı. Sonuçta referandum
şaibeli bir sonuçla kabul ediliyordu (Evet %51, hayır %49). Mühürsüz
2,5 milyon oyun geçerli sayılması ile “Evet” ‘in kazanmasını muhalefet
kabul etmiyor ama itirazlar da sonuç vermiyordu. Böyle olunca, tespit
edildiği gibi yasanın iki maddesi yürürlüğe giriyordu (Diğer maddeleri
2019 dan sonra yürürlüğe girecek). Muhalefet referandum sonucunu
şaibeli bulurken bütün dünya da aynı kanıda birleşiyordu.

Artık Türkiye’de başbakan ve hükümet yok “Başkanlık”
vardı. Referandum sonrası baskılar daha da artmaya başladı. “Varlık
Fonu” ile önemli kurumların yönetimi bu kuruma veriliyordu. Basın
mensubu gazetecilerin tutuklanarak hapse atılmaları, bunun dünya
genelinde eleştiri konusu olması, ABD ve AB nin konu üzerine gitmeleri
dikkate alınmıyor ama gazetecilerin gözaltına alınmaları,
tutuklanmaları devam ediyordu. Son olarak Sözcü Gazetesinden üç
kişinin gözaltına alınması, ikisinin tutuklanması, sahibinin aranması
üzerine gazetenin tüm sayfalarının bembeyaz çıkması, bilahare Vatan
Gazetesi genel yayın yönetmeninin gözaltına alınması, tutuklanması ve
100 bin lira kefaletle tahliye edilmesi dikta yönetime gidildiğini
gösterirken, ihtilalle iktidardan düşürülen D.P. dönemini
hatırlatıyordu. Ama bu durum nedense dikkate alınmıyordu.

O günün koşullarında, basını karşısına alan toplumun isteklerine kulak
tıkayan, sadece yandaşlarını dinleyen D.P. nin ağır toplarının
akıbetinin ne olduğunu AKP yöneticileri bilmiyor mu?

Basının susturulmaya çalışılması iyi değil.

TSK etkisizleştirilmesi, Genel Kurmay Başkanının her hangi
bir kuvvete sahip olmaması anlaşılır gibi değil.

Yılgınların, bunalmışların hallerinden anlamamak iyi
değil….        Sessiz yığınların ne düşündüklerinin öğrenilmemesi iyi
değil.

Sendikaların işlemez hale getirilmeleri iyi değil.

YÖK’ün tamamen yandaş hale getirilmesi iyi değil.

Üniversite hocalarının susturulmaları, bağımlı hale
getirilmeleri iyi değil.

Üniversite öğrencilerinin önlerinin kesilmeleri, hayatlarının
kısıtlanmaları iyi değil.

Dış borçların her geçen gün artması iyi değil.

Cumhuriyetin tüm kazanımlarının yoktan fiyatlarla
satılmaları iyi değil.

Milyonlarca işsizin sorunlarına çare bulunamamamsı iyi değil.

Anayasa Mahkemesinin, Yargıtay’ın, Danıştay’ın
siyasileştirilerek yandaş hale getirilmeleri iyi değil.

Savcılar ve Hâkimler Yüksek kurulunun siyasallaştırılması iyi değil.

İrticaya yol verilmesi, tarikatlarla kol kola hareket
edilmesi iyi değil.

Ortadoğu bataklığına girilmesi ve orada tutarsız dış
politika izlenmesi iyi değil.

Laik düzene karşı gelmek, karşı gelenleri teşvik etmek iyi değil.

Basının havuz medyası haline getirilmesi iyi değil.

Kurulan onlarca vakıf ile ülke yönetimi üzerine baskı
kurulması, vakıfların yandaş yetiştirilmesi için kullanılması,
politikanın içeni sokulması iyi değil.

Vakıflara anormal şekilde yardım edilmesi, gelir temini
sağlanması, bina ve alan bağışlanması iyi değil.

Basına baskı uygulanması, karşıt basının susturulması için
her türlü baskı altına alınması iyi değil.

Milli bayramların kutlanmalarının en aza indirilmeleri
hatta unutturulması gayretleri iyi değil.

Ülkenin kurucusunu Atatürk’e, aile bireylerine karşı
yapılanlar iyi değil.

Velhasılı kelam durum hiç de iyi değil. İşte görünüş böyle!

Demokrat Partiyi devam ettiriyoruz diyenlerin Demokrat
Partinin düştüğü durumu  dikkate almaması hiçte iyi değil.

Siyaset satranç oyunu gibidir. Açık verildiği anda her şey biter.

Geçmişten ibret almak aklın yoludur.

AKP AKLIN YOLUNU BULMALIDIR, SONRA SON PİŞMANLIK YARAR SAĞLAMAZ.

05.06.2017