Son Dakika Haberler

Bir Muhalefet Denemesi. Arzu KÖK

Bir Muhalefet Denemesi. Arzu KÖK
Okunma : 119 views Yorum Yap
Arzu KÖK
Arzu KÖK

Gece gündüz kapalı duruyordu perdeleri. Evdeydi. Düşüncelerini toparlamaya, birleştirmeye çalıştı. Bir insanın kendini gerçeklediği alanlar ve bu alanları genişletmek adına mücadele fikri çok çekici geliyordu. Hazır bu aralar her şeye ve herkese ters düşmüşken, bu mücadele için derinleşmek fırsatını iyi değerlendirmeliydi. Ama birbirine benzeyen bu kadar çok insan varken, mücadele etmek, muhalefet etmek mümkün müydü? “Devlet-vatandaş işbirliği” o kadar başarılı olmuştu ki, sanki iktidar partisinin kongresi yeni dağılmış gibi, işbirlikçiden geçilmiyordu sokaklar. O kadar çok maske vardı ki ortalıkta gecen, acaba kim üretiyordu onca maskeyi? Nerede üretiliyordu?

 

“Hayır” hiç ama hiç hoşlanmıyordu yönetilmekten. Bu yüzden iktidar olmalıydı. Oysa muhalefetin çekiciliği ve verdiği, yarattığı güçten vazgeçememesi, kendisini içinden çıkılması güç, engebeli bir yokuşa sürmüştü. Düşündü; Acaba “muhalif bir iktidarı” ya da “muktedir bir muhalefeti” seçip rahatlaması mümkün müydü? Rahatlatır mıydı bu onu? Gözlerini kapadı, düşünceler çok yormuştu kendisini. Uykuya daldı.

 

-Marina Svetayeva intihar etmeden önce şu satırları yazmıştı: “Biri Werther’i okur ve tutar kendini vurur; bir diğeri Werther’i okur ve Werther kendini vurduğu için, tutar yaşamaya karar verir. Biri Werther gibi davranmıştır, diğeri Goethe gibi.” Burada genel tavır ile davranış arasında bir çelişki vardır. Galile’nin yaratıcısı için tavır, davranıştan daha dayanıklıdır; çünkü zorunluluklara karşı duran tavırdır, davranış değil. Werther’in ve Goethe’nin davranışları farklıdır, ancak tavırlarında bir aykırılık görülmez. Birleştikleri en önemli nokta, muhalif tavırların geleceğe yönelik olmasıdır ve bu güçbirliği, demokrasi geleneğine yapılmış en önemli katkılardan biridir. Geçmişe baktığımızda, tarih kitaplarının güçlüler tarafından yazıldığına tanık oluruz. Bu durumda, gerçekliği kavramak için güçsüzlerin başvurduğu kaynak olan edebiyatın işlevi, aslında bambaşka bir boyut getirmiştir bu sanata. Politika yapmanın imkansız olduğu dönemlerde edebiyat yapılmaktadır. Açıktır ki, burada edebiyat ve politika, muhalefet ve eleştiri anlamını taşıyan ve insanın ilk varoluşuyla ilgili birer tavır olarak somutlaşan eylem alanlarıdır aslında. Marx’ın, Prusya makamlarından ve Köln polisinde bulunan dosyalarda “edebiyatçı” olarak geçmesi bir tesadüf müdür acaba? Hem dili kullanması, hem de savunduğu noktaların aydınlatılmasında edebiyat dünyasından yararlanması açısından Kapital özgün bir edebi değer taşımaktadır. Shakespare, Balzac, Horaz, Juvenal, Ovidus, Vergilius, Goethe, Schiller, Don Quijote ve Oliver Twist edebiyat dünyasının konukları olarak yer alırlar Kapital’de. Kapital ile edebiyat arasında şöyle bir saptama yapmak doğru olur sanıyorum; Kapital edebiyat sayesinde daha anlaşılır bir seviyeye ulaşmıştır.

 

19. yüzyılın başında Avrupa’nın düşünce dünyasında, etkileri bugün bile hissedilen dikkate değer bir gelişme olur; Romantik dönem. Bu dönemde gösterdiği zengin çeşitlilik nedeniyle Alman Romantiğinin Avrupa kültür tarihi içinde özel bir yeri vardır. Almanya’da Romantik dönem düşünürleri dünya tarihini üç aşamada değerlendirmişlerdir. Onlara göre birinci aşama, Antik Çağ’da doğa ve insan arasında naif bir uyum vardır. İkinci aşama ise içinde yaşadığımız şimdiki zamandır ve uyumsuzluk, eleştiri, muhalefet çağıdır. Üçüncü aşama ise yeni bir uyumun kurulacağı  gelecektir. Fransız Devrimi’nin beklediklerini getirmemesi, gelişmekte olan kapitalist üretim ilişkilerinin insanı yalnızlığa iten, atomize bir toplum, oluşturmaya başlaması ve Napolyon’un işgali, romantiklerin hayallerini yıkmıştır. Artık gelecekten umut kesilmiş ve Ortaçağ’ın o dingin hayatına özlem duyulmaya başlanmıştır. Geliştirdikleri kendilerine özgü bir doğa felsefesine paralel olarak, iç dünyasına dönük özne, en aşırı ifadesini –deha kültü- nde bulmuştur. Duyguya merkezi bir önem yüklenirken, din, gerçekliği kavramanın en yüce biçimi olarak görülür. Sonsuzluk, ulaşılması için çaba harcanması gereken bir amaçtır. Esas olan, -dünyayı poetik yapmaktır. Çünkü rasyonel dünya yaşanacak yer değildir. Romantikler, kapitalizme de, burjuvaziye de küskündürler. Toplumdan ve insandan kaçmak için doğaya sığınmışlardır. İnsansız doğa kültü, toplumu da doğanın organik bir parçası olarak gördüğünden, Romantiklerin devlet anlayışında bu mekanizmanın, organik bir birliktelik olduğu inancı yatar. Değişim kaçınılmaz olsa bile bu, önceden Tanrı tarafından belirlenmiş bir yörüngenin dışında gerçekleşmeyeceğinden, söz konusu organiklik, tarih bilincine de sinmiştir.

 

Romantik dönemin muhalefeti budur. Aydınlanma’nın insanı, toplumu değiştirmeye yönlendiren bilincin yanında, Romantik, kronolojik olarak yeni olmasına rağmen, eskiyi temsil eder. Romantik muhalefetin pasif eleştirisindeki eskinin kaynağı, dayandığı dünya imajının gelecek perspektifine sahip olmamasıdır. “Divide et impera” nın ( Böl ve yönet) Fransız Kralı XI. Ludwig tarafından ortaya atılmış bir ilke olduğu sanılmaktadır. Romantik dönemin atomize toplumu bu ilkeyi uygulamak için çok elverişli bir ortamdı. Ama buna gerek kalmadı. Çünkü Romantik muhalefet bunu gönüllü olarak gerçekleştirdi. Politik içgüdü ve irade fakirliğiyle malûl bir kültürün tehlikeye düşmesi kaçınılmazdır. Düşüncenin iktidardan uzak tutulması, muhalif güçlerin egemen güçler karşısında uğradıkları bütün büyük yenilgilerin ana nedeni olmuştur. Bütün büyük düşünürler, bir fikir üretmeden önce oturup önlerindeki –ideler kataloğu- na  göz atıp bunlardan birini seçerek çıkış yapmamışlardır. Tersine, önce belli bir ide onların bedenlerini sarmış, beyinlerini yakmıştır; ondan sonra onlar, gladyatörler gibi arenaya çıkıp bu ide uğrunda savaşmışlardır. Heine, iktidar ve düşünce ilişkisi bağlamında 21. yüzyıla kadar ileriye dönük bir kararlılık örneğidir; çünkü… –

 

Uyandı. Saatine göz attı, sadece beş dakika kadar uyumuştu. Kapalı perdelerine bakarken Svetayeva’nın konuşmasında değindiği satırlar geldi aklına. Zorla da olsa, biraz önce söyledikleriyle kendi gerçekliği arasında bağlar kurmaya çalıştı. Kararlıydı, ama nasıl başlayacağını bilmiyordu. Edebiyat, muhalefet, politika… ‘Asıl sosyalizm, gerçek bir parti çıkarı olmaksızın doğmuş ve komünist partisi kendini biçimlendirdikten sonra da, ona rağmen var olmakta devam etmek isteyen en mükemmel toplumsal edebiyat hareketidir.’ Alman ideolojisinden aktardığı nu satırlar, biraz önceki konuşmanın içeriğine uyan bir çerçeveydi; ancak, düşüncelerinin merkezine edebiyatı değil de, muhalefeti yerleştirmek istediğinden, bu alıntıyı şimdilik bir yana bıraktı. ‘Muhalif tavır’, kendisi için son derece önemli bir konuydu. Üstelik muhalefet yapmak için, gerçekten çok verimli bir dönemde yaşıyordu; esas olan, muhalefet bilincinin uyanık tutulmasıydı. Kafasındakileri geliştirmek için muhalefet konusunda uzman iki derginin kendisine yardımcı olabileceğini düşündü. Ancak bu dergiler sadece muhalif bir dergi olmakla yetinmeyip, bu muhalefetin kalıcı olduğunu ilân ediyordu. Bu da çekici geliyordu. İnsanlığın ilk muhalefet tarihinin miladı olan ‘İlk Günah’ı hatırladı. Adem ile Havva iyi ki cennetten kovulmuştu; ama Antik Çağ, Hıristiyanlık ve sermaye ile oluşan o yüce sentez, alnında ‘İlk Günah’ın damgasını genetik bir miras gibi taşıyan bireyi öyle muhkem bir kaplan kafesine soktu ki 1917’nin alınyazısı gibi gerçekleşmesinin doğurduğu şaşkınlık bugün hâlâ sürmekteydi. Kalıcı muhalefeti daha iyi anlayabilmek için daktilonun başına geçti…

 

-Poetik sefaletin yoğun olduğu dönemlerde, dumanlı beyinlerin uğradığı felçlerden korunabilmek için bir tür  -bunalım bilincine- sahip olmak gerekir. Zorbaların liberal ve özgürlükçü, fanatik sağcıların demokrat diye lanse edildiği böyle zamanlarda, muhalefetin nerede başlayıp nerede bittiğini kestirmek zorlaşır; çünkü, iktidarın kendisi bile, Kafka’nın yazdıklarını hatırlatan bir bulanıklık içinde kalmayı tercih eder. Hiçbir iktidar, kendisine zarar verecek kurallar koymaz. Dolayısıyla, bile bile yaratılan bu belirsizlik ortamıyla muhalefetin etkisi sıfıra indirilmek istenirken, ‘sonuçları olumluysa hükümeti destekleriz’ tavrı naifliktir; bunalım bilinciyle bağdaşmaz.

Yaşanan sefalet, getirdiği kavram kargaşası ve terörle şimdiki zamanı tutuklamışsa, geçmişe bakmak ‘şimdiki zaman, dünün geleceği’ olduğu için, geçmiş, bugünü de, yarını da aydınlatıp demokrasi sınavının esaslarını belirleyen unsurları içerebilir.

 

Luther, 16. yüzyılın katı gerçeklerine karşı muhalefeti başlatan kimse olarak tarihe geçmiştir. Zamanına göre bir entelektüel olan Luther, Katolik Kilisesi’sini eleştirirken, köylülerden yana tavır almıştır. Eleştirisine rağmen, Papalık karşısında ikili oynayabilen, prenslerde de arayı bozmayan, bir süre Thomas Münzer’le aynı çizgide yürürken, hem devletle hem de ticaret sermayesinin ünlü adlarıyla yakın ilişkiler kurabilen bir muhaliftir. Kendisi ‘boyun eğmekten kaynaklanan uşaklığı yenmiştir; çünkü yerine, ikna etmekten kaynaklanan uşaklığı geliştirmiştir.(Marx)’ Luther’in muhalefeti küçümsenemez; yaşadığı dönemde, düşünce düzeyinde kalan taleplerle bunların gerçekleşmesi arasındaki uçurum, ancak tarihin akışı içindeki birey-toplum çelişkisinin mantığıyla anlaşılabilir. Stefan Zweig, ‘Hayatı trajedi olarak yaşayan kimse, bir kahraman olarak ölür’ derken, Kleist ve Nietzche’le Hölderlin ve Beethoven’i kastetmektedir. İçlerinde taşıdıkları kötü ruhun esiri olarak altetmek istemedikleri huzursuzlukları, onları yaratıcı kılmıştır. Acaba, onlar, dünya ile bağlarını kopardıkları için mi başkaldırmışlardır, yoksa başkaldırdıkları için mi dünya ile bağlarını koparmışlardır? Hölderlin ve Beethoven’in talepleri somut ve geleceğe yönelikti; Kleist’in protestosu şimdiki zamanla sınırlıyken, aristokrat Nietzsche romantiğe yüzünü dönerek çağına direnmiştir. Bizzat Zweig’in intiharı, faşizme hayır demenin bedelinin ödendiğini gösterir; ama bu ölüm, aynı zamanda, geçmişte yaşanmış tragedyaların artık sahnelenmeyeceğini hatırlatan acı bir anıttır.

 

Komik, ama anlaşılmaz değil… Sağcı bir başbakanın bugün yabancı bir yabancı ülke için sarfettiği sözler, otuz yıl önce söylenseydi, söyleyen hakkında vatana ihanet suçlamasıyla soruşturma açılırdı. Tıpkı pornoğrafinin ya da Muhammed Peygamber’in Hatice Hanım’la olan ilişkisinin, zaman geçtikçe daha hoşgörülü olarak yorumlanması gibi… Solculukla muhalefetin ölçütleri, her gün yeni baştan gözden geçirilmezse, hele gelecek perspektifi konusunda hileli oyunun kurallarına yakınlık gösterilirse, düşünceye büyük bir haksızlık daha edilmiş olur. Entelektüel ‘yeni sorular soracak yerde, eski sorulara sürekli değişik cevaplar bulma çabasında(Brecht)’ ise orjinallik konusunda bir hayli sıkıntı çekecektir. Pasifist muhalefetin iki ünlü adı Kurt Tucholsky ve Carl von Ossietzky, yirmili ve otuzlu yılların karanlık girdaplarında, tek başına mücadeleyi seçmişlerdir. Hiçbir zaman parti üyesi olmadığı gibi, Stalin’in uygulamalarını da eleştiren Tucholsky, Marksizmde,  hızla sağa kayışı önlemek için bir şans olduğunu ifade etmiştir.  Naziler tarafından tutuklanmadan önce, Ossietzky’nin şunları söylediği bilinmektedir; ‘Hiçbir partiden değilim. Her yöne karşı mücadele verdim, daha çok sağa karşı, ama sola karşı da. Oysa artık şunu bilmeliyiz ki, solumuzdakiler yalnızca müttefiklerdir.’ Düşünceye iktidar yolunu kapayan muhalefet, günün birinde aklayıcı olmasa bile eskir, Turandot ya da Aklayıcıların Kongresi’inde, düşüncelerindeki basitliği ve monotonluğu gizlemek için, orijinal tavırlara giren Tui’leri örnek göstermeye insanın içi el vermiyor.-

 

Masadan kalktı. Bir sigara yaktı ve evin içinde dolaşmaya başladı. Bütün esnekliğine rağmen muhalefet uzmanlığı alanı daha geniş olan dergide çıkan yazıların çoğunu, demokratik bir paydaya oturtmakta güçlük çekiyordu. Özellikle iki yazının liberal hoşgörü çerçevesine bile sokulması kolay olmayacaktı. Bu talihsizliğin nedeni, acaba bilgi ve enformasyon eksikliği miydi, yoksa muhalifliğin sonucu muydu?

 

-Tarihte direniş mücadelesi, yalnızca kaba kuvvete karşı değil, yanlış enformasyona ve yanlış bilinçlenmeye karşı da verilmiştir. Bilgimizden, bilincimizden en emin olduğumuz bir anda, doğmatik düşünce alışkanlığından sıyrılmamışsak, başkalarının boynuna asmaktan sadistçe zevk aldığımız o yaftayı sırtımıza yapıştırmışız bile; bazı merkezler karşısında muhalif olamamak… ‘Efendilerinin başkaları olduğu davranışların efendisi olduğumuza ne kadar çok inanırsak, başkaları o kadar bizim efendimiz olacaktır.(Rauter)’ Heidegger’in neden faşist olmayacağının açıklaması yapılmak istenirken, faşistin kafasız, ama Heidegger’in kafalı olduğundan hareket etmek, gerçekten ilginç bir yöntem. ‘Tezler ve ideler, varlığınızın kuralları olamaz; Führer’in kendisi ve tek başına o günkü ve gelecekteki Alman gerçekliğidir ve bu gerçekliğin yasasıdır.’ Bu sözler kafalı filozofun 3 Kasım 1933’de, üniversite öğrencilerine hitaben yaptığı bir konuşmadan alınmıştır. Bu tarihten sekiz ay sonra Göring, Berlin’de Belediye binasının önünde şunları söylüyordu: ‘En basit SA erinden başbakana kadar biz, Adolf Hitler’deniz ve Adolf Hitler sayesinde varız.’ Bu sıkıntılı benzeyişle, Heidegger’in bir faşist olduğu ispatlanmak istenmiyor; bu önemli değil. Önemli olan, Batılı müttefikleri bile kıskandıracak bir faşizm teorisiyle, ideolojik olarak ‘faşizm eşittir sosyalizm’ demek için vesile yaratmak… Tarih, doğa, insan gibi düşünce alanlarını bilimlere kapayan Heidegger tipi varoluşçuluk, içinde belli bir negatif ruh taşır. Böyle bir irrasyonelliğin, İkinci Dünya Savaşı öncesinde, küçük burjuva Tui’lerin ilgisini çekip faşizmin pratiğini ve ideolojisini kolaylaştırması, üzerinde kafa yorulacak bir konu. ‘Köpek Yılları’ adlı romanında G. Grass, Nazi ordusunda yazılan raporlarla Heidegger tipi varoluşçuluğun dilinden parodi olarak yararlanmıştır. Bu da, edebiyat bilimini yakından ilgilendiren önemli bir konudur. Ama şimdilik asıl sorun şu; Radikal demokratik bir muhalefet yapacağını ileri süren bir yayın organı, gündemin belirlenmesini alaca karanlık kafalara bırakabilir mi?

 

Eleştiri bir tavır alıştır. Yaşamanın özünü kavrayabilecek bilinç düzeyine erişen insan, yalnız dış dünyaya değil, kendine karşı da eleştirici bir tavır almaktan çekinmez; hatta daha da ileri gider ve alay eder kendisiyle. Kendini eleştirmeyi bir yana bırakalım; birey bu eleştirel tavrıyla, herhangi bir merkeze ya da unsura, önceden belirli bir masuniyet tanımaya kalkarsa, en önemli organından vazgeçmiş demektir. İşte o zaman, alışkanlıklar başlar; artık ışıklar sönmüştür, karanlıkta kendini güvence altına almak için içgüdüyle sağı solu yoklamak, eleştiriyle karıştırılır. İnsan buna kendisini bile inandırabilir.

 

İnsanın yaratıcılığı ne kadar engindir. Ama anlık başarılar uğruna ilkelerden vazgeçerek, zorluklar karşısında yılgınlığa düşerek yanlış ittifaklar içinde bu yaratıcılık heba edilebiliyor.

 

Bir zamanlar, sevimli bir marangoz çırağı varmış. Bu çırak çalışmış, çabalamış, üçe alıp beşe satmış, kazık atmış, sonunda bir mobilya fabrikatörü olmuş. Refah içinde yaşarken, eski meslektaşlarının yaptığı dedikodular gelmiş kulağına. Artık marangozların devam ettiği meyhaneye uğramıyormuş, zanaatkarların toplantılarına gelmiyormuş, işçilerine az para veriyor ve kötü davranıyormuş… Mobilya fabrikatörü gülümsemiş ve bu dedikoduların daha da yayılması için elinden geleni yapmaya başlamış. Nedeni şu: Ona eski meslektaşları, sanki kendisi hala o eski marangoz çırağıymış gibi saldırmışlar. Ve marangozlar, yalnızca yaşadığı hayata kızdıkları sürece, kendisinin bu arada fabrikatör olduğunu unutacaklardır.

 

Muhalefet bir bilinç sorunudur. Hele politik sefalet azgınlaşmışken, bunun özel bir bilinç, yani ‘bunalım bilinci’ olması zorunludur. Gelecek bakış açısının yoksunluğu içinde muhalefetin, zamanla- istemeyerek de olsa-  bir benimseme havasına gireceği akılda tutulmalıdır sürekli.

 

Daktilodaki yazısının girdiği didaktik havanın yarattığı sıkıntıyla çalışmasına ara verdi. Kalktı; dolaşırken Thomas Mann’ın Doktor Faust’unu okumaya başladı. Goethe’nin Faust’unda Ortaçağ’dan Rönesans’a olan geçiş, aydınlanmanın ilerleme inancı açısından çağına uygun bir karşılaştırmasıdır. Buradaki kahraman, çağındaki doğa ve toplumbilimlerinin düzeyindedir; varoluşun anlamını aramak ve bunu kendisinde denemek amacıyla, yalnızlığından çıkarak dünyaya açılır. Bu uğurda ruhunu Mephisto’ya bırakır. Doktor Faust için bütün bunlar geçerli değildir. Gerçi burada da kahraman, aynı biçimde varolmanın özlemine özlem duymaktadır. Ancak, o, yerine getirilişi hayatın sokaklarında aramayıp, düşünce aleminde kalmakta; kendini cehennemin ateşiyle ısıtacak ruhları yanına çağırmaktadır. Ne var ki bunlar kendi ruhunu yok etmektedir. Sonuç olarak da kaybolup gitmektedir. Gerçi bizzat Thomas Mann, 1939’da, apolitik bir kültür insanının çıkabileceğine inanmanın, kendisinin büyük umutlar bağladığı burjuvazinin hatası olduğunu yazar, “Yapılan sahtekarlığı anlayabilmek için, yeteri kadar politikacı olmamamız… bizim suçumuzdur.”

 

Aslında sorun açıktır: Bugün için asıl olan demokrasidir, ama demokrasi mücadelesinde seferber edilecek güçler demokratik güçlerdir. Bu seferberlikte olağanüstü dönemin demokratlarının da yeri varsa olmaz. Onlarla demokrasi mücadelesi verilemez. Ünlü antidemokratlarla muhalefet yapılmaz.

 

Yaratıcılığın sönmemesi için, iktidarların katı kalıplarına girmektense, muhalefetin dinamikliği elbette tercih edilir. Ancak, muhalefet için muhalefetin, bir süre sonra, muhalefete karşı muhalefet durumuna düşmemesi için, dinamik bir iktidar bilincine ihtiyaç vardır. Biraz risklidir ama, küçük burjuvaları korkutan, burjuvaziyi de rahatsız eden Jakoben gelenek belki böyle bir bilinç sağlayabilir…

 

Yeniden daktilosunun başına geçti. Bu sefer, güneşli havada bir yol ayrımında, çaresizlik içinde ağlayan adamın imkanları ve imkansızlıkları üzerinde düşünecekti. Nereye gitmesi gerektiğini kendisine söyleyebilecek olan gölgesiydi yalnızca, ama adam onu da kaybetmişti. Ara başlığını Nietzsche’dem seçti: “Varoluştan en büyük zevki çıkarmak, tehlikeli yaşamak anlamına gelir” Yerinden kalktı. Perdeleri açtı…

 

 

Arzu Kök