Son Dakika Haberler

"Cengiz Aktar, Çöküşü kabullenememek"

"Cengiz Aktar, Çöküşü kabullenememek"
Okunma : 86 views Yorum Yap

Lavia
Son kavşak, ramak kaldı, tehlikeli gidişat, uçurumun kıyısı, kritik dönemeç, bu gidişle sonumuz kötü, son şans, bu gidiş gidiş değil, uçuruma doğru ilerliyoruz, duvara çarpmak üzereyiz…
Etrafta biteviye bu ikazları işitmiyor muyuz? Oysa duvara çoktan tosladık, uçuruma çoktan yuvarlandık. Kimi, neye, hangi katliama üzüleceğimizi şaşırmadık.
Yine de umut adına, ısrarla kendimizi avutmaya devam ediyoruz.
Ve bütün bu avutma bir şey yapmak için değil yapmamak için varlar sanki.
Bu topyekûn atalet hâli birey ve toplum hayatının her köşesine sirayet etmiş durumda.
Memleket yıllardır Erdoğan’ın icraat ve beyanatıyla yatıp kalkmaktan başka bir şeyle ilgilenemez oldu.
Çevre, eğitim, sağlık, araştırma geliştirme, kadın, çocuk, sanat ve geleceğimizi ilgilendiren daha nice meselede şunu işitir gibi değil misiniz :“Dur şimdi zamanı değil!”
Ne var ki o zaman gelince öyle devasa bir tahribat ve enkazla karşı karşıya kalacağız ki savaş geçiren Suriye’den farkı olmayacak bütün coğrafyanın, maddî ve manevî manada.
Şiddetin milâdı
Memleketin toplu şiddet tarihi ne zaman başlar dersiniz?
Kürd meselesine dönüp bakanlar takılmış bir plak misali cumhuriyetin kuruluşuna atfen 90 yıl der durur.
Şiddet ve savaş, insanlık tarihiyle örtüşür mâlum ve hiçbir insan topluluğu bundan azade değildir.
Osmanlı için de bu böyle. Ne var ki Ermeni ve diğer Gayrimüslim unsurlara reva görülen ve kısa zamanda gerçekleştirilen toplu imha boyutundaki şiddet coğrafyanın tarihinde benzersizdir.
Şiddetimizin milâdı buraya dayanıyor olmasın? Keza artık her yanımızı kuşatmış olan hukuksuzluğun, cezasızlığın ve hesapvermezliğin milâdı da…
Yoksa koskoca bi başbakan Kürdlerden bahsederken hiiç çekinmeden “Ermeni çeteler gibi Rusya’yla işbirliği yapıyorlar” diyebilir miydi?
Vize: Fikr-i takip
Hükümetin demesiyle Schengen vizesinin kalkması Ekim’den Haziran’a çekildi. 7 Mart toplantısında devletlûların aldıkları ön kararlardan biriydi. 18-19 Mart’taki AB zirve toplantısında onaylanacak.
Nedir gerçekler?
Daha önce de birkaç kez belirttiğim gibi vize muafiyeti için yerine getirilmesi gereken 72 koşul son derece çetin koşullar. Ankara bu koşulları yerine getirse memleket demokratikleşir, bu kadar basit.
Böyle bir şey olmayacağından rüya görmekten vazgeçmek lâzım…
İşin en ironik tarafı da Türkiye ağzıyla kuş tutsa AB’deki İslâm fobisi ve bununla bağlı siyasî gerekçeler son kertede vizenin kalkmasını engeller. Bugün Avrupa’da hiçbir siyasetçi 78 milyon Türkiye vatandaşına vize muafiyeti sağlayarak seçim kazanamaz.
Bu gerçeği, kitabî okuma yapıp Türkiye’nin Avrupa’daki hakkı ve hukukuna dayandırarak reddetmenin manası yok. Sevimsiz, adaletsiz ama realpolitik gerçek. Nedenleri sadece Avrupa’nın İslâm fobisinden de kaynaklanmıyor. Son yıllardaki özgürlük düşmanı AKP performansının rolü büyük…
İktidar vize muafiyetini, siyasî getirisi dolayısıyla son derece önemsiyor. Haziran laflarının esas nedeni başkanlık/anayasa referandumunun o tarihte yapılabilecek olmasından başka bir şey olmasa gerek.
La Via Campesina
Dünya çiftçi örgütü La Via Campesina’ya (Çiftçi Yolu) bağlı çiftçi örgütleri Çiftçi-SEN’in ev sahipliğinde Türkiye’nin Yavaşkenti Seferihisar Sığacık’ta toplandılar. Dünya tarımında olup bitenleri değerlendirdiler.
La Via Campesina’ya 88 ülkeden 164 örgüt bağlı, 200 milyon çitçinin çatı örgütü. Bu örgütler küçük ve orta ölçekli çiftçilerin oluşturduğu örgütler. Aralarında büyük çiftçi yok.
“Globalizamos La Lucha, Globalizamos La Esperanza” “Mücadeleyi Küreselleştirelim, Umudu Küreselleştirelim” sloganları eşliğinde sürdürülebilir tarım ve gıda güvenliği için hayati önemdeki tohum La Via Campesina’nın temel meselelerinden biri.
Mâlum, yerli tohumlar alarm veriyor. Tohumların şirketlerin tekeline alınması, mono kültür, laboratuarda geliştirilen tohumlar gübre ve kimyasal ilaçla destekleniyor, su ve toprağı olumsuz etkiliyor, kendi kendine üreyemediği için de çiftçiler her yıl yeni tohum almak zorunda kalıyor.
Türkiye’de küçümsenen köylü tarımı antisistemdir! Zira ticaret öncelik değildir.
Tarım üretimi, kırsaldan bir-iki nesil önce kopup şehre gelmek zorunda kalanların zannettiği gibi “iptidaî” bir uğraş da değildir. Aksine, eğer lâyıkıyla yapılırsa “bacası tüten fabrika”dan çok daha fazla getirisi olabilecek bir faaliyettir.
Organik ve doğa dostu tarım biçimleri bu yanlışlardan kurtuluşun en değerli çarelerinden birkaçı. İnsan emeği dâhil ölçüyle kullanılan girdiyi temel alıyor bu tarımsal faaliyet.
Zira azami üretim ve azami tüketim üzerine kurulu, rekabetçi piyasaya tabi, toprak, su ve havayı tepe tepe kullanan, muazzam enerji harcayan, her türlü sunî gübre, kimyasal ve GDO’yu kullanma konusunda pervasız, olabildiğince insansız tarım ne sürdürülebilir ne küçük üretici ne doğa ne de tüketici için hayırlı. Sürdürülemez olduğu gibi tehlike arz ediyor.
Yukarıda dediğim gibi, siyasetin kısır ve kavruk hayhuyundan başını kaldırıp bu uzun vadeli ve hayatî işlere kafa yoran kaç kişi var