Son Dakika Haberler

Bilinç ve zaman: Transhümanist ütopyaya karşı*

Bilinç ve zaman: Transhümanist ütopyaya karşı*
Okunma : 10.070 views Yorum Yap

Transhümanizm, bilgisayımı var oluşla karıştıran bir ideolojidir ve tam da bu nedenle felsefi bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Bilgisayımsal olanın zorla bilgisayıma maruz bırakılmasının gölgesinde büyüyen insanlık dışı bunamanın diğer yüzüdür. Bu noktada artık yok oluşu, zamanın algılanmasının koşulu olan ölümü ve benliğin titreşimsel konumlanmışlığı olarak bilinci düşünmeye başlamalıyız

Franco Berardi

HEGEL VE LEIBNIZ

İki pan-mantıksal proje, modernite tarihinin üzerine çıkar: Leibniz’in rekombinant projesi ve Hegel’in ereksel projesi. Leibniz’inkinde dünya, bilgisayımsal (1) bir program olarak önceden düzenlenmiştir, Hegel’inkinde ise dünya düzeni, Mutlak Tinin gerçekleşmesinin önünü açan tarihsel çatışmaların nihai sonucudur.
Fakat Baudrillard’ın Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm‘de yazdığı gibi: “Sonluluklar ortadan kayboldu, modeller bizi üretiyor.” (2)

Dolayısıyla, modernitenin sonunda Hegel’in tarihsel projesi çöktü ve postmodern yüzyılın kaotik coğrafyasında dağıldı.

Eş zamanlı olarak, biyoteknoloji ve yapay zekânın kesiştiği yerde, Leibnizci bir rüya (veya kâbus) olarak bir transhümanist ütopya ortaya çıkıyor: İnsan dünyasının bilgi sayıma indirgenmesi, rekombinant bir bilgi sayımsal Tanrının buyurgan yetkisi.

Transhümanist ütopya, hümanizmin çürümesinden ve Yuval Harari’nin zekâ ve bilincin ayrışması olarak özetlediği eleştirel aklın mevcut yıkımından beslenir.

“Bilinç” kelimesinin spiritüel ve idealist istismarla yüklü olduğunu bildiğim için, bilgisayıma veya biyolojik determinizme indirgenemeyecek türden zihinsel aktiviteyi tanımlamak için bu kelimeyi “duyarlık” (sensibility) ile değiştirmeye karar verdim. Bu bağlamda, bilinç, duyarlığı ifade etmektedir.

KAOS VE OTOMAT

İki oyuncunun eli kulağında: yapay zekâ ve doğal bunama (demans). Yeni teknolojilerin bilgisayımsal otomata uygulanmasına yakınsadıkça bu sürecin yayılan psikoz ve kimlikçi takıntılar içinde geliştiğini unutmamalıyız.

Tekno-dilbilimsel bilgi aygıtları ağı aracılığıyla toplumsal yaşama dâhil edilen inorganik zekâ, bunamış bir sosyal organizma tarafından yönetilip uygulanmaktadır: bu, politik sahnede hüküm süren gaddar aptallığın elindeki yapay zekâdır.

Kendi kendini inşa eden otomat, küresel kaos bağlamında ortaya çıkar ve bu süreçte duyarlık zekâdan ayrılır. Duyarlı organizma, otomatın bilgisayımsal kusursuzluğuyla uyuşmaz.

Yapay zekâ ve sosyal bunama pek yakında birleşecektir.

TEKNO-TOTALİTER REICH

İnsan olma (bir insan bedenine ve bedenli bir zihne sahip olma) utancı ve tiksintisi, transhümanist ideolojide psiko-epistemik bir öncüldür.

Baudelaire’den Huysmans’a, Bataille’den Houellebecq’e kadar uzanan cinsel bedene karşı duyulan tiksinti (özellikle Fransız edebi kültürüne mahsustur bu) Kaliforniya tekno-kültürü ile buluştuğunda donmuş, beden-dışı tekno-beynin transhümanist sonsuzluğunu doğurur.

Ray Kurzweil, bilgisayarların minyatürleştirilmesinin insan bedenine girebilen ve bedeni onarabilen nanobotlara yol vereceğini iddia ediyor. Böylece insan yaşamı, insan beynini bir bilgisayara indirmenin mümkün olacağı aşamaya değin uzatılabilir ve bu insanları ölümsüz kılabilir.

Bu projenin (Marvin Minsky’yi ve zihinlerin sadece beyinlerin yaptığı şey olduğu fikrini hatırlayarak) teknolojik açıdan sağlam bir temeli var mı bilmiyorum ama burada meselem bu değil. Benim açımdan, bu teknolojik proje, “insanın” anlamının yanlış anlaşılması üzerine kurulu.

Kurzweil şöyle yazıyor:

Bilgi teknolojilerinin gücü (fiyat-performans, hız, kapasite ve bant genişliği), her yıl daha da hızlı bir şekilde katlanarak artmaktadır, bu aralar bu artış neredeyse iki katına çıktı… İnsan beyninin taranması bu katlanarak gelişen teknolojilerden biridir… Biyolojik olmayan zekâ, diğer makinelerden olduğu kadar insanlardan da beceri ve bilgi indirebilecektir… Biyolojik bedenlerimizdeki ve beyinlerimizdeki tüm organları ve sistemleri, daha yetenekli olmamızı sağlayacak şekilde yeniden düzenleyebileceğiz… Nanobotlar, insanda yaşlanmayı tersine çevirmek de dâhil olmak üzere insan vücudunda daha pek çok işleve sahip olacaktır (tabi bu işleri o zamana kadar çoktan genetik mühendislik gibi biyoteknolojiler yapmazsa tabii)(3).

Kartezyen güzergahı takip eden transhümanist düşünürler, zihin-beden problemine düalist bir yaklaşım getirirler ve insan zihninin, bedenden bağımsız olarak bir bilgisayarda var olabileceğini varsayarlar.

Bu distopik ütopyada ilginç olan teknolojik beklenti (ki gerçek olmayabilir) değil, bunun politik ve felsefi çıkarımlarıdır.

Transhümanist vizyon, bilinçli yaşamın yapay zekâya indirgenebilirliğine dayanmaktadır: bu tekno-determinizm, Übermensch (üstün insan) uygarlığında Alman deneyini doğrudan hatırlatan tekno-totaliter bir imparatorluk beklentisini özetler.

Bu noktada herhangi bir etik veya politik skandaldan kaçınmak istiyorum: Nazizmi mutlak kötülük olarak değil, tarihin zulmünün sadece belirli bir örneği olarak görüyorum. Benim buradaki tek odak noktam, etik-politik sonucuna bakılmaksızın tekno-determinist görüşün kendi felsefi tutarlılığı.

1958’de Günther Anders şöyle yazıyordu:

Geleceğin Reich’ının dehşetinin, dünün Reich’ının dehşetini büyük ölçüde gölgede bırakmasını bekleyebiliriz. Kuşkusuz, bir gün çocuklarımız veya torunlarımız, mükemmelen “ortak makineleştiklerinden” ötürü gurur içinde, dünün imparatorluğundaki bin yıllık Reichlarının zirvelerinden sözde “üçüncü” Reich’a baktıkları zaman, bu onlara sadece küçük, taşralı bir deney gibi görünecek. Öyle ki, kendini her yere yaymaya dair muazzam çabasına (“yarın bütün dünya” dediler) ve kullanamayacağı her şeyi sinik bir şekilde yok etmesine rağmen yine de ayakta kalmayı başaramadı. Ve şüphesiz, orada olanları, dünya tarihinin vaktinden önce girdiği totaliterlik yolunda aptalca bir ideolojiyle süslenmiş prova olarak görecekler.

6 Ağustos 1945’te yeni bir çağ başladı: herhangi bir an herhangi bir yeri, aslında tüm gezegeni, bir Hiroşima’ya dönüştürebildiğimiz bir çağ. Bugünden itibaren biz kadir-i mutlaklığın olumsuz kipi olduk. Bununla birlikte, artık herhangi bir anda imha edilebileceğimiz için bu aynı zamanda bugünden itibaren tamamen güçsüz kaldığımız anlamına geliyor. Ne kadar sürerse sürsün, sonsuza dek sürecek olsa bile bu son çağ olacak. Bunun nedeni, bu çağın özgül farkının (differentia spezifica) –kendi kendimizin imhası olanağının– bizzat bu son dışında asla sona eremeyeceğidir.” (4)

Anders’in argümanının özünü tam olarak anlama zamanı: Nazizm, (yalnızca) gelenekçi ve gerici bir hareket olarak görülmemeli aynı zamanda (ve çoğunlukla), otomatın işlevsel kudretine dair bir öngörü ve bir işlevsellik kültü olarak da görülmelidir.

İnsanların katılımı olmaksızın insanlık dışı işleri yapabilen insan ötesi (transhüman) varlıkların uygulanması: işte Nazizmin mükemmele ermiş hali. İşlevsel olanın mutlak önceliği, toplumsal dünyanın ekonomik işlevsellik ilkesi uyarınca yeniden inşası. Geri dönülmez bir şekilde ikamet edeceğimiz dünya bu işte.

İNSANLIK DIŞI VE AVRUPA MERKEZLİ HÜMANİZMİN ÇÖKÜŞÜ

XXI. Yüzyılın yeni teknolojileri, hümanist devrimi tersine çevirebilir, otoriteyi insanlardan alarak bunun yerine insan olmayan algoritmaları güçlendirebilir (5).

“Aydınlanmanın Sonundan Sonra Ne Başlıyor?” yazısında Yuk Hui, hümanizmi Aydınlanma ile birleştiren bağın, “içinde tüm tarihsel zamanların Avrupa modernitesinin senkronize eden metriksine yakınsadığı tek bir küresel eksenin tam manasıyla gerçekleşmesi” olduğunu ifade ediyor. “Bu, yönelim kaybı anıdır, Batı’yla ilişkili olarak hem Doğu’nun kaybı hem de bir yön kaybıdır (6). Faşizmin ve yabancı düşmanlığının mutsuz bilinci, bu yönelme aczinden kaynaklanır: karşılığında basit bir kimlik politikası ve estetikleştirilmiş bir teknoloji politikası sunar.” (7)

Dijital küreselleşme süreci, Avrupa modernliğinin ve Batı merkezli Aklın kültürel üstünlüğünün bu senkronize etmeye dönük metriksini kırmıştır; bu kültürel çöküşün akabinde ikamet ediyoruz.

Bağlayıcı mutasyonlar ve medya tarafından geliştirilmiş sosyal zihnin bilinçdışının psikotik patlaması nedeniyle, modern çağın “insan” olarak tanımladığı şeyin antropolojik boyut ortadan kalkmaktadır.

Bu mutasyonun en can alıcı etkisi, sosyal beynin bilişsel etkinliği içerisinde bilincin (duyarlığın) ve zekânın çözülmesidir.

AYRIŞMA, IRAKSAMA

Ekonomi ve savaşta zekâ zorunludur: eğer hayatta kalmak istiyorsanız, yenen olmak istiyorsanız, rakiplerinizden daha zeki olmalısınız. Bilinç, gereksiz, hatta birçok durumda zararlıdır. Zekâ ne kadar az duyarlık ile sınırlanır ve yavaşlatılırsa o kadar otomatik hedefleri takip edebilir. Zekâ, duyarlığın sınırlama ve belirsizliklerinden ne kadar serbestleşirse zeki bir organizma, hayatta kalma ve üstünlük mücadelesinde o kadar etkili olur.

Transhümanist proje, teknolojinin, zeki yaşamın mükemmel bir simülasyonunu sağlayacağı öncülüne dayanmaktadır. Bununla birlikte, bu projenin örtük çıkarımı zeki yaşamın duyarlıktan ayrıştırılmasını sağlamaktır, zira evrimsel ekonominin bakış açısından duyarlık, gereksiz bir artık nitelik, bir yavaşlık ve yanlışlık faktörüdür.

Son iki yüzyılda toplumsal uygarlık tarihini, o sert doğal seleksiyon yasasından kaçma girişimi olarak okuyabiliriz. Toplumsal dayanışma, dünyayı rekabetin olmadığı doğa-karşıtı bir yere dönüştürme girişimi olmuştur. Politika ve ahlakın, evrimin doğa yasasından özerkliği, zekânın gücünün kasten sınırlandırılmasına dayanıyordu. Zekâ duyarlıkla sınırlanmadığı vakit, acımasız bir güç olarak konuşlanmaya başlar.

İnsan bilgisinin ve insan eyleminin ontolojik özerkliği hümanist atılımın temelidir. Eşzamanlı olarak, modernite, ekonomik bir değerlendirme ölçütü ileri sürmüş ve bilgiyi, hayatta kalmak için ekonomik rekabet ilkesine indirgemiştir: güç olarak etkililik.

Modernite, aslında, Hristiyanlığın merhamet ilkesi ile Darwincilerin doğal seleksiyon ilkesi arasında süregiden çatışma alanıdır.

Doğal seçilimde başı çekenin ne olduğunu merak ediyorsak, bunun cevabı tek anlamlı değildir: Zekânın kudretini duyarlığın sınırlamaları olmadan uygulayan organizmadır.

Demokrasinin toplumsal anlamı, insan yaşamını Darwin’in yasalarından koruma girişiminden doğar: bu girişim, zekâ ve duyarlık bir arada işlediği sürece belirli bir noktaya kadar başarılı olmuştur. Bu yakınsama Mayıs 1968’de en yüksek noktasına ulaştı, sonra bozuldu ve duyarlık zekâdan uzaklaşmaya başladı.

Demokrasi finansal kapitalizme teslim oldukça ve dayanışma rekabete yenildikçe, toplumsal uygarlık da çözüldü ve rekabet ilkesi yaşamın gündelik meşgalelerinde üstünlük kazandı.

Teknolojinin kapitalist rekabete tabi kılınması paradoksal bir biçimde doğanın geri dönmesine neden oldu: doğal seleksiyon ilkesi. Darwinci bilimin felsefi çekirdeği, hümanizmin mirasını oluşturan kısıtlamaları, yani etik-politik eylemin özerkliğinin yarattığı sınırlamaları ve sığınakları parçalamıştır.

Doğa geri döndü ve teknoloji onun zaferinin aracı oldu.

DENEYİM, SÜRE VE ÖLÜM

Geçmişte sadece insanların yapabileceği pek çok şey vardı. Ancak şu an robotlar ve bilgisayarlar bize yetişiyor, yakında çoğu görevde insanlardan daha iyi performans gösterebilirler… Zekâ duyarlıktan koptuğundan insanlar ekonomik değerlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.

Bugüne dek yüksek zekâ her zaman gelişmiş bir bilinçle el ele gitti. Sadece bilinçli varlıklar, satranç oynamak, araba kullanmak, hastalıkları teşhis etmek veya teröristleri teşhis etmek gibi çok fazla zekâ gerektire görevleri gerçekleştirebilir (8).

Bu noktada “zekâ” ve “bilinç” kelimelerinin anlamlarını tanımlamamız gerekiyor.
Tanımlarım şu şekilde: zekâ karar verilebilir alternatifler hakkında karar verme yeteneğidir. Bilinç, karar verilemez alternatifler hakkında karar verme yeteneğidir. Zekâ, bilgisayım ve kombinasyon gerektirir, bilinç ise (estetik ve erotik) duyarlığı ve etik yargıyı içerir.

Yine de bu cevabın çok kısa ve öz olduğunu hissediyorum, bu yüzden daha derine inmem gerekiyor. Zekâ kavramının çıkarımlarını, Leibniz’in bilgisayımsal ontolojisinden, bilginin iletilmesinde ve yaşamın evriminde ayrık ve sürekli olan arasındaki kavramsal ayrımdan başlayarak geliştirmem gerekiyor.

“Ayrık” terimiyle (“sürekliliğin” aksine), sonlu bilgilere indirgenebilecek bireysel teşekkülleri kastediyoruz. Öte yandan, “süreklilik” terimi ile bilgiye indirgenemeyen deneyim akışını kastediyoruz. Deneyim akışı, esasen duyarlı organizmanın kendinden başkalaşmasının kendine dönük algısıdır. Duyarlık, zaman içinde oluşun (becoming in time) (9) sonsuz çeşitlemelerini teşhis eder, zira zaman içinde var olan bir organizmanın kendine dönük algısına dayanmaktadır. “Deneyim (experience)” kelimesinin etimolojisi ölümü ima eder: ex-perire (10). Bu yüzden, bilinçli organizma; gerçekliği, bilinçli ve duyarlı organizmanın kaderinde var olan sonluluk arka planı karşısında başkası-oluş olarak algılar.

Descartes’tan beri modern felsefe, kendini cogito’ya dayandırdığından kesinlik de bu bağlamda zekâya dayanmaktadır.

Kartezyen mantık uyarınca benliğin, zihnin zekâya entelektüel kabiliyetine indirgenmesi, zekâ ile bilinç arasındaki sınırı bulanıklaştırmıştır.

Akıl, dünyanın ayrı terimlerle ölçülebilen bir şeye indirgenmesi, bir ölçünün izdüşümüdür. Benliğin, ölçme yeteneği olarak akla bu şekilde indirgenmesi, geç modern felaketin kökeninde yer alır (Adorno ve Horkheimer bu noktayı Aydınlanmanın Diyalektiği‘nin önsözünde görmüştür).

Descartes, düşüncenin tartışılmaz varlığının “benliğin” varlığı kanıtladığını düşünür ancak benliğin temelini duyarlık içinde bulmak daha faydalı ve daha kapsamlıdır: duyumsuyorum öyleyse varım.

Ancak, kendine dönük algının mantıksal bir anlamı yoktur, ne de ölçülebilir veya ayrık minimal birimlere indirgenebilir. Kendine dönük algı için hiçbir ölçü yoktur, çünkü kendine dönük algı, sonsuz bölünebilir olanın alanında, yani süreklilik alanında gerçekleşir.

Varoluş, akla karşılık gelmez. Sadece duyarlık, zihnin ve yargının bütünleşmesine izin verir (etik yargı ve sonunda estetik yargı).

ZAMAN VE ZAMANSALLIK

Fiziksel maddenin sonsuz olarak bölünebilir olduğunu varsayan Leibniz, maddenin zamanda ikilendiğinin (duplicity) farkındadır. Madde, eşzamanlı olarak “sonsuzca bölünmüş edimsel ayrık” ve bir deneyim sürekliliğidir (11).

Deneyimin sürekliliği, sürekliliğin algısı, zaman boyunca açımlanan ya da süre olarak zaman boyunca ortaya çıkan bir akıştır. Uzamlı ayrık durumlar toplamının sürekliliği yeğinlemesinedir. Bu, duyarlık olarak bilinçtir – yayılımlı dünyanın yoğun biçimde işlenmesidir. Yayılımlı gerçeklikler, algısal tutarlılıklarını ve deneysel sürekliliklerini zamanda oluşun yoğun titreşiminden alır.

Bunun anlamı, zamanın nihai güzergahı olan ölümün, yeğinlik kaynağı olmasıdır.

Carlo Rovelli’nin yazdığı gibi, “Kuantum teorisi, şeyleri, zaman içinde evrildikleri haliyle açıklamaz, şeylerin karşılıklı ilişkisellik içerisinde nasıl evrildiklerini tanımlar. (12)”

Zeno ve kaplumbağa zamanından beri, maddenin (ve zamanın) sonsuz bölünebilirliği sorunu mühimdir. Zekâ ve bilinç arasındaki ilişkiyi tanımlamak için, zekânın bir toplamı ayrı birimlerin bir bileşimi olarak tanıma yeteneği olduğunu söyleyelim (yani, zamansal bir yayılımı, geleneksel zamanın ayrı birimleri cinsinden bilgisayım yeteneği).

Diğer yandan duyarlık olarak bilinç, maddenin ve zamansallığın sürekliliğini deneyimleme yeteneğidir.

Durée et Simultanéité’de Henri Bergson şöyle yazıyor:

Bilinci ortaya koymadan gerçeklikten süre olarak söz edemeyiz… Matematiksel düşünen biri bunu fark etmeyecektir, çünkü haklı olarak, şeylerin doğasıyla değil, ölçümü ile ilgilenmektedir… Süre esasen artık var olmayan bir şeyin var olan bir şeye uzanmasıdır [13].

Zihinsel etkinlik, zaman algısından, beden-zihin çözülmesinin bilinçaltı farkındalığından ayrılamaz: Bilinçli duyarlı organizma için ölüm öteki-oluş anlamına geldiği ölçüde ölümün bilinçaltıdır bu. Bu nedenle, bilinci ölümün bilişsel çıkarımı olarak tanımlayabiliriz.

Bergson, saatlerde ve metaların ekonomik değerinde nesneleşen bilgisayımsal zamanı, bilgisayıma indirgenemez bir süre olan yaşanmış zamansallıktan (temps vécu) ayırır.

Bilgisayımsal zaman, matematiğin ve ekonominin konusudur ancak toplum, güzergahı ölüm olan (kader olarak değil) [14] bilgisayımsal hesaba tabi tutulanamayan ölümün zamanında yaşamaktadır. Etik ve estetik bu bilgisayımsal olmayan zamanı düşünmek için en uygun alanlardır. Ancak etik ve estetik yargıların zekâyla pek ilgisi yoktur, kesinlik ve doğrulukla ise hiç ilgileri yoktur.

Transhümanizm, bilgisayımı var oluşla karıştıran bir ideolojidir ve tam da bu nedenle felsefi bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Bilgisayımsal olanın zorla bilgisayıma maruz bırakılmasının gölgesinde büyüyen insanlık dışı bunamanın diğer yüzüdür.

Bu noktada artık yok oluşu, zamanın algılanmasının koşulu olan ölümü ve benliğin titreşimsel konumlanmışlığı olarak bilinci düşünmeye başlamalıyız.

Rovelli şöyle yazıyor:

Ölüm korkusu bana evrimin bir hatası gibi geliyor: Birçok hayvanın içgüdüsel bir dehşete düşme yetisi vardır, dolayısıyla bir avcı yaklaşırsa hepsi kaçar. Bu tehlikeden kaçınmalarını sağladığı için sağlıklı bir tepkidir. Ancak seçilim, geleceği tahmin etme konusunda aşırı kabiliyetli, aşırı büyük frontal loblu tüysüz maymunlar üretti. Bu yararlı bir ayrıcalık fakat bunda riskli olan şey, her daim ölümün kaçınılmazlığını görüyoruz, bu da sürekli bir dehşet halinde bundan kaçma gereksinimi tetikliyor.

Bu nedenle, ölüm korkusunun iki bağımsız evrimsel baskıyı birleştiren tesadüfi ve saçma bir rahatsızlık olduğunu düşünüyorum: beynimizdeki kötü otomatik bağlantıların bir ürünü. Her şeyin sınırlı bir varoluş zamanı vardır. Buna İnsan ırkı da dâhil [15].

*Orijinali E-Flux sitesinde yayımlanan metnin Türkçesi terrabayt.com’da yayınlandı. Metni Türkçeye Merve Gizem Uğur ve Hasan Keske çevirdi, Öznur Karakaş çeviriyi redakte etti.

1- Yazar burada “computational” terimini kullanıyor. Metin boyunca “bilgisayım” olarak çevirdiğimiz bu kelime, bizde “bilgisayar” anlamına gelen “computer” kelimesiyle aynı kökten gelir. (rd. n.).

2- Jean Baudrillard, Symbolic Exchange and Death (Sage Publications, 1993), 9.

3- Ray Kurzweil, The Singularity Is Near: When Humans Transcend Biology (Viking Books, 2005), 25, 28.

4- Günther Anders, Die Atomare Drohung: Radikale Überlegungen zum atomaren Zeitalter (Taschenbuch 2003), 93.

5- Yuval Harari, Homo Deus (Penguin Random House, 2015), 397.

6- Yuk Hui burada “yönelim kaybı” olarak çevirdiğimiz “disorienttation” kelimesiyle kelime oyunu yapıyor. “Orient” hem “yön”, hem de “Doğu” demek olup, disorientation hem yön kaybı hem de Doğu’nun kaybı olarak okunabilir (rd. n.).

7- Yuk Hui, “What Begins After the End of the Enlightenment?,” e-flux journal no. 96 (January 2019).

8- Harari, Homo Deus, 361.

9- Okur bunu Heidegger’in “zaman içinde olmak/varlık” (being-in-time) kavrayışı ile karşı karşıya koymak isteyebilir (rd. n.).

10- “Peride” kökü, İngilizcedeki “perish” (kaybolmak, ölüm) gibi kelimelerin köküdür. “Ex-perire”nin yaklaşık bir çevirisi “ölümde-durma”, “ölümün-içinde”, “kayboluşta” gibi bir şey olabilirdi (rd. n.).

11- Gottfried Wilhelm Leibniz, lBurchard de Volder’a mektup, Stefano Mugnai, Introduzione alla filosofia di Leibniz (Einaudi, 2001), 114’ten alınmıştır.

12- 12 Carlo Rovelli, L’ordine del tempo (Adelphi, 2017).

13- 13 Henri Bergson, Durée et Simultaneité (Presse Universitaire de France, 1922), 48.

14- Berardi “destiny” (“kader”) ile “destination” (“hedef”) arasında kelime oyunu yapıyor (rd. n.).

15- Rovelli, L’ordine del tempo.