Son Dakika Haberler

YAZMAK ZORUNDA KALDIM. Dr. Ahmet Bekaroğlu

YAZMAK ZORUNDA KALDIM. Dr. Ahmet Bekaroğlu
Okunma : 108 views Yorum Yap

Mehmet_Akif_Ersoy    Mustafa Kemal Balcı Bey’le Sarıyer Spor Kulübümüzün kafeteryasında sıkça karşılaşıyoruz. Son zamanlarda vücut dili bana; ‘Hani söz vermiştin. Hala daha yazı göndermedin’ der gibi. Bazı konularda görüş farklılığımız olsa bile kendisini severim. Ayrıca Şimdiye kadar gönderdiğim yazılarıma asla sansür uygulamadı. Evet kendisine yazmaya dair –hayır demeyi beceremediğim için- söz vermiş ancak yoğunluk sebebi ile de yazamamıştım. Sonunda aşağıda anlatacağım neden beni yazmak zorunda bıraktı. Ayrıca ben, şimdiye kadar sansür uygulanmayan her yerde yazarak düşüncelerimi okurlarla paylaştım.
Yüce Yaratıcı Kur’anda, ‘kendiniz, anne babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun’ (Nisa, 4/135); ‘Söz söylediğiniz zaman yakınlarınız dahi olsa adaletli olun. Allah’a verdiğiniz sözü tutun’ (En’am, 6/152); ‘birbirlerine doğruyu tavsiye edenler’ (Asr, 103/3) gibi örneklerle epeyce ayette doğrunun söylenmesini emrediyor. Hz. Peygamber de, ‘doruyu söylememenin münafıklık yani iki yüzlülük işareti olduğunu’  bize öğretiyor. Milli şairimiz M Akif de,
‘Halıkın na-mütenahi adı var en başı “Hak”,
        Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak’
mısraları ile buna ışık tutuyor.
 
Eski bir siyasimizin, ‘açık ve seçik söylüyorum sözü gibi, Tevfik Fikret’in, ‘hak bildiğin yolda yalnız yürüyeceksin’ söylemine de bayılırım. Hatta patenti Tevfik Fikret’e ait olan bu ifade; ondan iktibasla benim ‘msn’ nimin parolası  mahiyetindedir. Yazının başlığını öncelikle Yazmadan Duramıyorum’ şeklinde düşündüm.  Ancak geçmişte  bu başlıkta bir yazı kaleme aldığım için hem tekrar hem de geriye dönüş  olacağı düşüncesi ile  bundan vazgeçtim. Aslında birincil olarak, ‘Kur’an-ı Kerim’ konulu bir yazıyı kaleme almam gerekirdi. Hatta sıralamaya riayet bağlamında daha da doğru olurdu. Şimdi bunu gerçekleştirememiş olmamın sebebine gelelim.
Karşılık beklemeden sevdiğimiz Sarıyer Spor Kulübümüz’ ün futbol takımının içerideki maçlarını kaçırmam. Geçtiğimiz Pazar Günü önemli bir şahısla beraber çok sevdiğim Sarıyer’imizin maçına gittim. Biraz geç kaldık. İstiklal marşı okunurken biz dışarıda idik. Hemen saygı duruşuna geçtik. Bir de ne görelim. Epeyce insan, bir an önce içeriye  girme sevdasında ve  İstiklal Marşını pek kale alan yok. Sonra da –genelde basın tribününde maç seyretmeme rağmen– bu sefer şeref tribününe girdik ve maçı seyrettik.  Tarsus takımı ile berabere kaldı takımımız.. Üzüldük ama beni daha da çok üzen konu; maç öncesi ‘İstiklal Marşı’ söylenirken dışarıda insanların gelişigüzel dolaşmaları, saygı duruşunda bulunmamaları idi. Sayıları da az değildi. Belli ki içlerinde değişik branşlarda eğitim almış kişiler de vardı. Hangi birini ikaz edeyim ki? Yıllar önce böyle bir olayla Pendik’te  karşılaşmış,  Emr-i Bi’l-maruf ve Nehy-i Ani’l-münker görevine soyunmuştum ama nerede ise başıma iş alıyordum. Yani ben, peygamberimizin, ‘gördüğünüz yanlışı elinizle düzeltin. Buna gücünüz yoksa dilinizle giderme yolunu deneyin. Ortam buna da müsait değilse; kalbinizle buğuz edin’ tavsiyesinde maalesef üçüncü şıkla yetinmek zorunda  kalmıştım. Bu vurdumduymazlık sadece stadyumların dışında değil, epeyce yerde yaşanıyor. Örneğin bir okulun bahçesinde istiklal marşı okunsa, sesi uzaktan duyanlar sanki,  ‘ben orada değilim, beni bağlamaz‘  havasında. İçeride Sarıyer Spor Kulübümüz’ ün emektarı ve önceki başkanlarından İbrahim Balcı Bey’ e bu konuda bir şeyler yazsın diye anlattım durumu.. Ancak, ‘konuyu daha önce kaleme aldığı halde insanların duyarsızlığının devam ettiğini’ öğrendim kendisinden. Bu sırada biz, acaba değerlerimizi mi kaybettik? diye hayıflandım kendi kendime. Ya da, buradaki saygı duruşunun anlamı yanlış mı anlaşılıyor? diye de aklımdan geçmedi değil. Bunlar; ‘İstiklal marşına karşılar’ diyerek haddimi aşmak istemiyorum ama –kimse kusura bakmasın- İstiklal Marşının ne olduğunu bilmiyorlar’ demek zorundayım. Karmaşık duygular yaşadığım sırada seksen yılında Türkiye’de alanında ilk olan Fethiye’deki Fatih İmam-Hatip Lisesi son sınıfta iken yaşadığım bir olay canlandı belleğimde. Seksen yılı, karlı, soğuk bir kış günü ve bir Cuma akşamıydı. Tüm okul İstiklal Marşını okuyup hemencecik dağılma telaşında idik. Bu sırada programı yöneten edebiyat hocamız, bizim adetacanlı cenaze’ gibi istiklal marşını okuyuşumuzu beğenmemiş ve bizi fırçaladıktan sonra – söylediği sözler belleğimde saklı–  bize bu okuyuşu üç defa tekrar ettirmişti. O hocamız hayatta ve Allah ona sağlık versin. Ayrıca O; İstiklal Marşı’nın on kıtasını ezberlemeyenlere edebiyat dersinden geçer not vermez ve doğal olarak da biz okuldan me’zun olamazdık. Kimse bize basit yurttaşlık bilgisi vererek tere satıyor gibi değerlendirmesin. Önemli bir ilahiyatçı olan bir arkadaşım da şöyle derdi. ‘Devlet, vatan, bayrak, istiklal marşı gibi değerler tartışılmaz’.
Bildiğimiz gibi bir milletin bu dünyada sahip olduğu en önemli nimet: bir devletin bireyleri olabilmektir. Kanuni Sultan Süleyman bu bağlamda,
       ‘Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
        Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’
dizeleri ile bunu ne güzel ifade etmiştir.
Bizim bağımsızlığımızı ifade eden en önemli sembol şüphesiz ki bayrağımızdır. Marmara İlahiyattaki hocalarımızdan Emin Işık Bey’in Devleti Kuran İrade’ isimli eserini seksenli yıllarda okumuştum. Hocamızın bu muhteşem eserini zaten dağınık olan kütüphanemdeki yüzlerce kitap arasından bulmam da mümkün değil ve de baskısı sanırım yok. Burada yanlış ifadelerde bulunursan bunlar bana aittir. Hafızamda şunlar kaldı. Şanlı ve eşsiz bayrağımız kırmızı rengini; bir ucundan diğerine yurdumuzu kanları ile yoğuran şehitlerimizin kanından alır. Bayrağımızdaki hilal; Tevhid’ i yani İslam’ın temel ilkesi olan Allah’ın birliğini, ortağı ve benzeri olmadığını simgeler. Bayrağımızdaki yıldız da; Hz. Peygamber’in Muhammed’ in isminin yazılışını ifade eder. Buna; şu anlam da yüklenmiştir. Ülkemizin bir baştan diğerine kırmızıya boyayan şehitlerimizin mukaddes kanlarına; gökten ay ve yıldız imrenerek yansıma yapmıştır.
İstiklal Marşımız da; bizim bağımsızlığımızı ifade eden en güzel cümlelerdir. Hepimizin malumatı olan ve kaynaklarda da yer alan  şu hususları tırnak içerisinde aşağıda tekrar etmek durumundayım.
“Milli Mücadelenin henüz ilk zaferlerin elde edilmediği zamanda askerleri şevk etmek arzusu ile maarif vekilliği bir yarışma düzenlemiş, ilk etapta da yedi yüz yirmi dört şiir gelmişti. Herkesin yarışmaya katılmasını arzu ettiği  Mehmet Akif, ‘vatanın kurtulacağı, hürriyet ve istiklalimize kavuşacağımız’ gibi hususlarda milli duyguların para ile haykırılamayacağı düşüncesi ile yarışmaya katılmamıştı. Ancak dönemin maarif vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ısrarı ile Akif’in yarışmaya katılması sağlanmış ve Ankara’daki Tacacettin Dergahında Akif bu ölümsüz mısraları kaleme almış ve yazdığı şiir yarışan tüm şiirler arasında birinci olarak seçilmiştir. İlk olarak 17 Şubat 1921 günü Hakimiyet-i Milliye Gazete’si ve Sebilu’r-Reşad Mecmuası’nda yayımlanan ve Kahraman Ordumuza ithaf edilen İstiklal Marşı, milletvekillerinin isteği ile maarif vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından meclis kürsüsünde üç kere okunmuş, 12 mart 1921’de toplanan meclis tarafından gözyaşları içerisinde ayakta dinlenerek ‘Milli Marş’ olarak kabul edilmiştir. Açılan beste yarışmasına yirmi dört besteci katılmış, ve 1924 yılında seçilen Ali Rıfat Çağatay’ın bestesi ile İstiklal marşı altı yıl okunmuş,  ancak 1930 yılında değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı Okestra Şefi Zeki Üngör’ ün bestesi kabul edilmiştir”.
İstiklal Marşı’nın bizi etkilediği kadar önem arz eden bir başka konu; Akif’in o zaman çok değerli olan ve ödül olarak verilmiş olan parayı; fakir kadın ve çocuklara iş öğretmek ve onları yoksulluktan kurtarmak maksadı ile kurulan bir hayır kurumuna bağışlaması’ dır.
İstiklal Marşı okunduğu sırada geçtiğimiz saygı duruşu bana göre; bu toprakları geçmişten günümüze kanları ile kırmızıya bezeyen şehitlerimiz ve bu sırada aynı kahramanlığı gösteren gazilerimizedir. Çünkü onlar kendilerini bizim adımıza feda ediyorlar ve biz onlar sayesinde yiyip, içip, nefes alıp yaşıyoruz. Kur’an-ı Kerim’de Zümer Suresi’nin 30. ayetinde; ‘Muhakkak ki sen öleceksin, onlar da ölecekler’ diye peygamberimiz ve insanların fani oldukları anlatılırken, şehitler için ise; ‘Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Aksine onlar yaşıyorlar ancak siz bunu anlamıyorsunuz’ (Bakara,2/154); ‘Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Bilakis onlar yaşıyorlar. Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde rableri yanında onları rızıklandırmaktadır’ (Al-i İmran, 3/169-170) buyrulmuştur.
On kıta ve kırk bir mısradan müteşekkil olan ve bağımsızlığımızı ifade den İstiklal Marşımızın her bir mısrası ve kıtası birbirinden daha güzel. Ancak, yazının ana fikri ile örtüşmesi bağlamında çok etkilendiğim şu kıtayı buraya almak istiyorum.
       ‘Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,.
        Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.
        Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım;
        Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım’.
12 Mart günü kabul ediliş yıldönümünü yeniden yaşayacağız. İstiklal Marşımıza okunduğu her yerde katılmalı ve de saygı duruşuna geçmeliyiz. İbrahim Balcı Bey’in dediği gibi, ‘İstiklal Marşı çok önemli’. Balcı herhalde; Çanakkale Destanı şiirinde Akif’in ,
  ‘Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i,
        Bedr’ in  arslanları ancak bu kadar şanlı idi’
mısraları ile özetlediği gibi, Milli Mücadelenin sadece Anadolu’nun kurtarılmasının değil, aynı zamanda Kabe’nin haçlıların yıkımından kurtarılması da olduğunu vurgulamak istiyor.
 
Ruhun şad olsun İslam’ın büyük vicdanı Akif. Önünde saygı ile eğiliyorum.  Ve Son söz; yine Merhum Mehmed Akif’indir: ‘Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırtmasın’ . Amin..