Son Dakika Haberler

Özel Politika Okulu ve Değişimciler Kulübü Harun Gökyiğit'i ağırladı

Özel Politika Okulu ve Değişimciler Kulübü Harun Gökyiğit'i ağırladı
Okunma : 223 views Yorum Yap
PolitikaokuluGenç işadamı ve araştırma-yazar Harun Gökyiğit; yıllar önce kurucu
üyeliğini yaptığı İstanbul Beylerbeyi’ndeki Değişimciler Kulübü’nde
konuk konuşmacı olarak ağırlandı. Türkiye’de ilk kez 1994 yılında
hiçbir siyasi partiye bağlı olmadan kurulan Özel Politika Okulu ve
Değişimciler Kulübü kurucu üyesi olan genç işadamı ve
araştırmacı-yazar Harun Gökyiğit; yıllar sonra bu kez kurucu üye
olduğu kulübünde Değişimciler Kulübü’nün 2013 yılının yeni üyeleriyle
buluştu. Gökyiğit, her yıl yaptığı geleneksel açılış ve kabul
konuşmasında, gelecek hakkında tahminlerde bulunmak için hayatın her
alanında bilgi sahibi olmak gerektiğine dikkat çekti.
Genç işadamı ve araştırma-yazar Harun Gökyiğit; yıllar önce kurucu
üyeliğini yaptığı İstanbul Beylerbey’indeki Değişimciler Kulübü’nde
konuk konuşmacı olarak ağırlandı.
Özel Politika Okulu ve Değişimciler Kulübü kurucu üyesi olan genç
işadamı ve araştırmacı-yazar Harun Gökyiğit; yıllar sonra bu kez
kurucu üye olduğu kulübünde Değişimciler Kulübü’nün yeni üyeleriyle
buluştu.
Gökyiğit, her yıl geleneksel olarak yaptığı açılış ve kabul
konuşmasında, gelecek hakkında tahminlerde bulunmak için hayatın her
alanında bilgi sahibi olmak gerektiğine dikkat çekti. Geleceği
planlamak için teknolojideki gelişim hızını ve bunun insan hayatı
üzerindeki etkisini çok yakından takip etmemiz gerektiğini söyleyen
Gökyiğit, bilgisayar dünyasındaki gelişmelerin ilerde hayatımıza
önemli ölçüde yön vereceğini belirtti.
Genç işadamı ve araştırmacı-yazar Harun Gökyiğit, gelecek hakkındaki
tahminlerini Değişimciler Kulübü’nün yeni üyeleriyle paylaştığı
sunumunda, gelecekte insanlığı tehdit edecek en büyük meselelerin
başında nüfus artışının ve yaş ortalamasının yüksekliği olacağını
söyledi.
Nüfus artışının olduğu ülkelerin az gelişmiş ülkeler arasında yer
alacağını belirten Gökyiğit, nüfus planlamasının önemine işaret etti.
3 çocuk veya daha fazla çocuk yapmanın marifet ve övünülecek
birşey olmadığına değinen Gökyiğit, ” Asıl önemli olan önce bakabileceğiniz
kadar çocuk yapmaktır sonra en önemlisi sevginizi tamamıyla verebileceğiniz
kadar çocuk yapmaktır. Eğri oturup doğru konuşalım, çok çocuk sahibi olan
insanlar sahip oldukları çocukların hepsine aynı ve eşit seviyede bir sevgiyi
aşılayabilir mi? Ben kendi çevremde bakıyorum çok çocuklu ailelerde birçok
problem yaşandığı gibi sevgisizlik gibi bir insanın hayatında olmazsa olmaz olan
bir duygudan yoksun olarak yetişmiş büyümüşler, uzağa gitmeyeyim ben kendi
sülalemden örnek vereyim, benim sülale dediğim geniş ailemde bile geçmiş
kuşaklar sevgisiz büyümüş ve yetişmiş, buradan tek tek isimlerde verebilirim ama
buna gerek yok. Ben kendi ailemde dedemden sonra gelen yani kendi babamda dahil olmak üzere gelen bütün nesilleri buna kendimi de dahil ederek söylüyorum harcanmış, Türkiye’deki bozuk düzenin öğüttüğü ve harcadığı kuşaklardır, bakıyorum şimdi değişen birşey yok bizden sonrakiler de harcanıyor, öğütülüyor haydi bizden iş geçti bunu değiştirecek olan işte sizlersiniz.
Düşünün bakalım peki insanımızdan niçin çok çocuk yapılması isteniyor? efendim
2040’da Türkiye yaşlı bir nüfus olurmuş, daha kalabalık bir ülke olmalıymışız, yok ya daha neler? kaderin önüne geçilmez, kaderden kaçılmaz bu ülkelerin tarihinde bir dönemdir, her ülkenin belli dönemlerinde nüfusu yaşlanır, ülkenin nüfusu hiç yaşlanmasın diye çok çocuk yapılır mı allahaşkına? Ülkedeki insanlara çok çocuk yapın diye tavsiyelerde bulunulacağına önce ülkedeki insanların iş ve güç sahibi olması sağlansın, boşta gezen kimse olmasın, hedef ülkedeki her insanın, özellikle 50 yaşın altındaki her insanın arı gibi, karınca gibi çalışkan ve bir ekmeğini kazandığı bir işi, bir meslek sahibi yapabiliyormusun sen, işte marifet odur, işte bunu yapmayı başaran politikacı büyük adam olur. Bunu söyleyince kimileri diyor ki
”Amerika işsizliğini önleyebilmiş ki biz önleyebilelim, Amerika’da da işsizlik var” Bu nasıl bir mantık, nasıl bir zihniyettir ya, kardeşim sen daha ne diye politikaya girip birtakım makamları işgal ediyorsun o zaman? Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan işsizliği ortadan kaldıramıyorsan eğer demek ki sen fuzuli olarak o koltukta oturur ve koltuğu boş yere işgal ediyorsun demektir. Sen sorun çözesin diye o koltuğa oturdun, Amerika’dan bize ne, Amerika’daki işsizlik onların sorunu, senin kendi planın, kendi projen, kendi kabiliyetin, kendi
becerin yok demek ki Amerika işsizliğini önleyememiş ki ben
önleyebileyim diye konuşuyorsun. ”
Türkiye siyasetinin kaşarlaşmış politikacılardan kurtulması
gerektiğini söyleyen Gökyiğit;  ‘‘Diyorlar ki başkanlık ve eyalet
sistemine geçelim, Türkiye başkanlık sistemine hazır değil, bir kere
böyle bir kültüre sahip değil, alt yapıyı hazırlamadan köklü bir
sistem değişikliğine gidilirse bu Türkiye’nin felaketi olur, Türkiye
bugün sahip olduğu ellerindekini de kaybeder. Niçin parlamenter
sisteminin revize edilmesi istenmiyor, parlamenter sistem habire tukaka
yapılıyor bugün. Niçin siyasal partiler yasası değiştirilmiyor? Niçin
seçim barajı düşürülmüyor? Gerçekten demokratik bir ülkede halkın
oyunu verdiği  parlamentoda her siyasi partinin temsil edilmesi
gerekmez mi? Bizde tam demokrasi yok yarım yamalak yamalı bir
demokrasi var. Düşünce ve ifade özgürlüğü diyorlar niçin düşünce ve
ifade özgürlüğünün önündeki engelleri hala kaldırmıyorlar? Bugün hala
düşünce ve ifade özgürlüğünden dolayı hapishanelerde yatan
insanlarımız var, bırakın bir insan şeriat düzenini mi savunuyor,
darbe yapılması, askeri idareyi mi savunuyor bırakın konuşsun
kendisini ifade etsin, artık bir arada yaşamak istenmiyor mu
bölünelim, eyalet sisteme geçelim her eyaletin kendi meclisi olsun,
merkezi devletten ayrı her eyalet küçük bir devletçik olsun mu diyor
bırakın desin. İnsanların düşüncelerinden, kendisini ifade etmesinden
korkmanın bir manası yok. Bıraksınlar herkes istediğini dilediği gibi
söylesin, dilediği gibi yazsın, çizsin. Halkın çoğunluğu söylenilen
düşüncenin arkasında değilse endişe edecek birşey yok. Parlamenter
sistemin en büyük sorunu iktidara gelen bir başbakanın seçilebildiği
kadar senelerce başbakan olarak kalmasıdır. Koyuver anayasaya bir
madde parlamenter sistem içersinde bir başbakan iki seçim kazanıp
sadece iki kere, iki dönem başbakanlık yapabilir de, bakın bakalım
parlamenter sistemde sorun kalıyor mu? 10 yıl yeterli ve ideal bir
süredir, 5+5=10 sene, 10 sene başbakanlık yaptın mı o kişi bir daha
başbakan olmaması lazım, bakınız  nasıl ki evinizde odaları
pencereleri açıp havalandırırsınız bir hava sirkülasyonu sağlayıp
içerideki kirli havayı dışarıdaki temiz havayla sirkülasyon yaparsınız
siyasette de sirkülasyon olması lazımdır, adam bir seçilir oturuyor
koltuğuna 15 sene, 20 sene seçildiği oranda başbakanlığa oynuyor yuh
artık bu demokrasi mi şimdi? çekilmesini bil kardeşim, illa aktif
politikanın içersinde olmak zorunda değilsin ki? git kitap yaz, git
üniversitelerde, sivil toplum kuruluşlarında çalış, oralarda memleket
ve dünya meseleleriyle düşüncelerini paylaş, insanları bilgilendir yok
varsa yoksa koltuk, koltuktan kalkmak istemeyen politikacılara
oturduğu koltuk zıkkım olsun. Efendim dünyada örnekleri var mı böyle
parlamenter sistemin? kardeşim sen kendi örfüne, adetine, geleneğine,
siyasi yapına, insan malzemene uygun bir sistem niçin
oluşturamıyorsun? bire bir herşeyi dışarıdan kopya edersen başını
çamurun içersinden çıkaramazsın. Parlamenter sistemi bu şekilde revize
edilirse o zaman başkanlık sistemine ne gerek var? Parlamenter
sistemin en büyük sıkıntısı genel başkanların sürekli ve devamlı
başbakan olarak kalmak istemesidir bunun önüne geçildiği zaman
parlamenter sistem tıkır tıkır çalışır. ”
İnsan ömrünün tıptaki ilerlemeyle birlikte günden güne uzadığını
belirten Gökyiğit, bu güzel gelişmenin devlet ayağında iyi
planlanamadığı takdirde özellikle sigorta sisteminde büyük sıkıntılara
yol açacağını ifade etti.
Japonya’da devletin ödeme yaptığı emekli sayısının çalışan sayısına
nazaran çok daha hızlı artığını belirten Gökyiğit, gelecekte Japon
ekonomisinin bugünlerdeki gibi parlak olmayacağını ileri sürdü.
Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte gelecekte tarım ürün yetiştirememe
gibi problemlerin çok daha kolay aşılabileceğini belirten Gökyiğit,
topraksız, susuz, yüksek verimlilik ilkeleriyle yetiştirilecek tamamen
organik meyve ve sebzeler olacağını söyledi.
Meyve ve sebzelerin üreticiden tüketiciye taşınırken çok büyük enerji
kaybına ve çevre kirliliğine yol açtığını anlatan Gökyiğit, ileride
süpermarketlerin arka bahçelerinde yetiştirdiği organik meyve ve
sebzeleri müşterilerine en taze şekilde satma yolunu tercih edeceğini
söyledi.
İlk elektrikli arabanın 1900′lü yılların başında yapıldığını, ama o
dönemde petrol fiyatlarının çok ucuz olması yüzünden rağbet
görmediğini ve bu yüzden geliştirilmediğini kaydeden Gökyiğit,
günümüzde petrol fiyatlarındaki artışın elektrikli araba teknolojisine
olan ilgiyi artırdığını belirtti.
Birçok araba firmasının elektrikli arabaları geliştirmek için
çalıştığını dile getiren Gökyiğit, ” Gelecekte elektrikle ve pille
çalışabilen hibrit arabalara bineceğiz “ dedi.
Çekirdek ailenin ve tek başına yaşamanın ön plana çıkmasıyla birlikte
araba modellerinde de küçüleceğini savunan Gökyiğit, tek veya çift
kişilik arabalar üretileceğini ifade etti.
Gökyiğit; gelecekte dünyanın büyük bir gıda ve kıtlık krizi ile karşı
karşıya kalacağını ve Türkiye’de dahil birçok ülke insanını zor
günlerin beklediği ifade etti. ABD’de Washington yönetiminin, daha
şimdiden önemli sayıda gıda ürününün hasadına yönelik tahminleri
azaltarak, işlemcileri şaşırtmasına ve mısır ve soya fasulyesi
fiyatlarının son 30 yılın zirvesine çıkmasına neden olduğunu belirten
Gökyiğit; bu yaşanılan son gelişmeyle birlikte dünyanın gıda ve kıtlık
krizine bir adım daha yaklaştığına işaret etti.
Gıda fiyatlarındaki bu yükselişin özellikle gelişmekte olan ülkelerde
önemli bir sorun haline geleceğine belirten Gökyiğit; özellikle buğday
gibi gıda ürünlerinde uzun süre devam edecek fiyat artışlarının fakir
ülkeleri çok zor durumda bırakacağını ve bu fakir ülkelerdeki
yaşanılacak olan kıtlık sebebiyle toplu halk ayaklanmalarının
olacağını bu ayaklanmalarında da dünyanın çeşitli bölgelerinde dalga
dalga tüm dünya ülkelerine yayılacağını belirtti.
Birleşmiş Milletler Gıda Ve Tarım Örgütü’nün hububat ve diğer tarım
ürünlerinin sıkı arzı ve önemli üretici ülkelerdeki kötü hava
koşulları sebebiyle gıda fiyatlarının dünya genelinde artacağını
açıkladığını belirten Gökyiğit; Fransa Tarım Bakanı Brunu Le Maire’nin
de dünyanın bugüne kadar daha önce hiç yaşamadığı gerçek bir gıda ve
kıtlık krizi ile karşı karşıya bulunduğunu içeren bir açıklaması
olduğunu ve dünyada ülkeler arası bir gıda savaşlarının
başlayabileceğini açıkladığını söyleyen Gökyiğit; sözlerine şöyle
devam etti: ‘’ Türkiye insanı olarak benim ülkemdeki insanları
gözlemlediğim vakit, insanımızın son derece basit bir şekilde sadece
günü geçirerek ve gelecekle ile ilgili planlama yapmadan yaşadığını
görüyorum. Hayattaki olağanüstü koşullar cereyan ettiği vakit hiçbir
hazırlığı olmayan insanımızı açıkçası büyük bir felaket bekliyor.
Yanlış anlaşılmasın öyle felaket tellallığı filan yapmıyorum sadece
gördüğüm ve ortada duran bir gerçeği ortaya koyuyorum. Benim ülke
insanıma tavsiyem, özellikle gençlere tavsiyem dengeli beslenin,
sağlınızı koruyun ve spor yaparak her zaman fiziksel olarak fit bir
durumda olmaya özen gösterin. Çünkü yarın öbür gün birden bire aniden
olağanüstü koşullar ortaya çıktığı vakit zor durumda kaldığınızda eğer
bu şekilde hazırlıklı olursanız bu olağanüstü koşullara daha kolay
adapte olabilir ve hayatta sağ kalabilirsiniz. Olağanüstü koşullar
ortaya çıktığı vakit ilk önce zayıf ve güçsüz insanlar ölürler,
kendisini buna hazırlamayan, hazırlıksız yakalanan insanlar ölürler
siz o insanlar arasında yer almayın. Benim dedem savaş görmüş bir
insandı, savaş görmüş insanlar kıtlığın ve açlığın ne demek olduğunu
çok iyi bilirler. Bugün Büyükşehirlerde doğa şartlarından bi haberdar
olarak yaşayan insanlar esas onlara büyük zararlar verecektir bu
olağanüstü koşullar. Şu olmaz, bu olmaz demeyin yaşadığımız bu dünyada
her an herşey olabilir, her an herşey başımıza gelebilir buna göre
tedbirli yaşaması için insanımızı uyarıyorum. Büyükşehirlerde
belediyeler çevre güzelsin diye bir takım ağaçlar ekiyorlar güzel ama
yetmez bu çok eksik bir uygulama, bakınız eskiden Osmanlı
İmparatorluğu zamanında İstanbul’da Elmadağ semtinin adı niçin Elmadağ
olduğunu biliyor musunuz? Osmanlı döneminde İstanbul’un bütün elma
ihtiyacı Elmadağ’daki elma bahçelerinden sağlanırdı da onun için.
Bugün Mecidiyeköy’deki Profilo alış veriş merkezinin olduğu yer bir
zamanlar dut ağaçlarıyla doluydu, insanlar dut mevsimi geldiğinde
eline sepetini takan dut toplamak için o bölgeye giderdi. Ben diyorum
ki; bütün belediyeler kendi bölgelerine bol bol meyve ağaçları dikmeye
başlasalar gelecek açısından çok iyi olur, yarın öbür gün kıtlık baş
gösterdiğinde sokağa düşen insanlar bari hiç değilse bir süreliğine de
olsa aç kalmazlar, sokaklardaki bu meyve ağaçların yemişlerini yiyerek
beslenirler. Durum bu kadar vahim yani, ben hep diyorum ki; ne olur
evlenen çiftler gidin boş bir yere meyve ağacı dikin, doğum
günlerinizde herkes bir meyve ağacı diksin, ülkemizin her yanını meyve
ağaçlarının güzel yemişleriyle donatalım. Doğayla dost olursak aç
kalmayız ama doğayla hasım olursak burada kaybeden bizler yani
insanoğlu olur. Doğanın bir dengesi var, insanoğlu bu dengeyi
bozdu,şimdi bunun bedeli hepimiz yaşayacağımız bu kıtlıkla beraber
ödeyeceğiz. O gün ne zaman gelir bilmiyorum ama şundan adım gibi
eminim birgün bu aç gözlü doymak nedir bilmeyen insanoğlu paranın su
gibi içilmeyeceğini ve paranın bir yemiş gibi yenmeyeceğini öğrenecek,
geçte olsa bu gerçekle yüzleşecek, o zaman doğaya ve çevresine verdiği
zararı idrak edip anlayacaktır tek dileğim umarım o gün çok geç
kalınmış olunmaz. ‘’
‘‘ Önümüzdeki 100 yılda dünyanın yeni efendisi petrol değil su olacak,
suya sahip olan ve sahip olduğu su kaynaklarını iyi ve doğru bir
şekilde yönlendirebilen ülkeler çok daha fazla ön plana çıkacaklar
bununla birlikte bu 100 yıllık dönemde bugün petrol nedeniyle işgal
edilen ve sömürülen ülkeler terk edilerek kendi kaderleriyle baş başa
bırakılacak ve su kaynaklarına sahip olan ülkeler işgal edilmeye
başlanıp sömürülmeye başlanacaktır yani önümüzdeki 100 yılda su
kaynaklarına sahip olan ülkeler savaşların içersine sokulmaya
çalışılacaktır, su ve suya sahip olma önümüzdeki 100 yılda savaş
sebebi olacaktır’’ diyen Gökyiğit, ‘‘ Metabolizmanın yüzde 70’ini
oluşturan su, sadece insanlar için değil yeryüzündeki tüm yaşam için
hayati bir öneme sahip. Ancak, dünyadaki su kaynakları kısıtlı, bu da
her geçen gün artan bir su sıkıntısının ortaya çıkmasına neden oluyor.
Birleşmiş Milletler’in resmi rakamına göre dünyada her yıl yaklaşık 5
milyon insan, temiz su bulamadığı için yaşamını yitiriyor.
Hastalıkların yüzde 80’i temiz su sıkıntısından çıkıyor. Her zaman
olduğu gibi, su sıkıntısı yine az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri
vuruyor. Ortalama bir Amerikalı günde, bir Afrikalı’nın tükettiğinden
140 kat daha fazla su tüketiyor. ’’
Türkiye’nin sanıldığının aksine su zengini bir ülke olmadığını
söyleyen Gökyiğit, Doğal Hayatı Koruma Derneği’ne (WWF Türkiye) göre
bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için kişi başına düşen yıllık su
miktarı en az 8000-10.000 metreküp arasında olması gerektiğini
belirterek, ‘’ kişi başına düşen yıllık 1430 metreküplük
kullanılabilir su miktarıyla Türkiye, sanıldığı gibi su zengini bir
ülke değil. Dünyanın su zengini ülkesi, göller bölgesi olarak da
adlandırılan Finlandiya. Onu, Kanada ve İzlanda izliyor ’’ dedi.
2012 yılını Ocak ayında Paris’te küresel ısınmayla ilgili önemli bir
ses yükseldiğini söyleyen Gökyiğit, bu sese kimse gülüp geçemediğini
belirterek. ‘’ Çünkü bu ses 6 senelik bir çalışmanın, 2 binden fazla
bilim adamının ortak bir raporu. Yayınlanan raporda önümüzdeki 100
yılın zor bir yüzyıl zor bir yüzyıl olacağı’ vurgulaması yapıldı.
1990-2100 yılları arasında küresel ısınmada yaklaşık 4 derecelik bir
artış yaşanacağı açıklandı. Bu sıcaklık artışıyla birlikte dünyadaki
su kaynaklarının da azalacağı uyarısı yapıldı. ‘’ dedi.
Dünyada M.Ö 100. yılda 300 milyon insan olduğunu söyleyen Gökyiğit, ‘’
700 sene önce bu nüfus 700 milyon oldu, şimdi ise 7 milyar. Yerküre
zorlanıyor. Sanayi ve teknolojik imkanlar gelişip arttıkça yerküredeki
sıkıntılar da buna paralel seyir izliyor. Türkiye atmosfere gaz veren
ülkeler sıralamasında 13. sırada. Dünya ülkeleri metan gazı ve
karbondioksit gazının atmosferde azaltılması yönünde pek çok kararın
altına imza attı, Türkiye de bu oluşumlar içinde yer alıyor. Dünyanın
kirlenmesine zengin ülkeler sebep oluyor. Önümüzdeki 100 yılda termal
enerji de önemli olacak. Türkiye bence nükleer enerji konusunda çok
geç kalmıştır. Dünyada 441 tane işleyen nükleer santral var. Biz
yapamadık, geç kaldık. Nükleer santral gelecekte, dünyanın ısınmasında
daha az tehlikeli enerji üretim aracı olacak. Önümüzdeki 100 yılda su
dünyanın efendisi haline gelecektir. 643 milyar metreküp yağmur yağan
Türkiye’de bunun 500 metreküpü yer üstünde kalıyor. 186 milyar
metreküpü kullanıma hazır, 100 milyar metreküpü kullanılacak duruma
geliyor, 40 milyar metreküpü de kullanılıyor. Birleşmiş Milletler
tarafından kutlanan Dünya Su Günlerinde  her yıl 5 milyon insanın,
günde ise 6 bin çocuğun hayatını kaybetmesine neden olan temiz su
sıkıntısına dikkat çekiliyor. Bugün dünyanın yüzde 20’si su sıkıntısı
çekiyor. 2.4 milyar insanın ise temiz su sıkıntısı var. Eğer önlem
alınmazsa, Birleşmiş Milletler’e göre 2025 yılında dünyada 2.3 milyon
insan temiz içme suyu sıkıntısı çekecek. Dünyada yaşanılan
hastalıkların yüzde 80’inin nedeni temiz su olmaması. Dünyadaki en
öldürücü 39 hastalığın, 21’i temiz su olmadığından ortaya çıkıyor.
Bakınız Yeryüzündeki suyun %97’si tuzludur. Geriye kalan ve büyük bir
bölümü Kuzey ve Güney Kutuplarında buzullar içinde donmuş olan %3’lük
tatlı su kaynakları için insanlar, bitkiler, yaban hayat, tarım ve
sanayi rekabet etme durumundadırlar. Son 10 yılda bu kısıtlı su arzı
üzerindeki küresel su talebi 6 – 7 kat artmıştır; bu oran dünya nüfusu
artış oranının iki katından fazladır. Öte yandan, dünya nüfusunun
2025’de 8.3 milyara, 2050’de ise 10-12 milyara ulaşacağı tahmin
edilmektedir. Halen, yoksullar başta olmak üzere, dünyada 2.4 milyar
insan yetersiz ve kalitesiz su nedeniyle sağlıksız koşullarda
yaşamaktadır. Dünyanın birçok bölgesinde yaşanmakta olana kırsal
alanlardan kentlere göç, çok sayıda insanın yeterli sağlık
hizmetlerinden, güvenli içme suyundan, çevresel olarak güvenli yaşam
koşullarından yoksun alanlarda yaşamalarına sebep olmaktadır. ‘’ dedi.
Türkiye’nin, sanıldığının aksine su zengini bir ülke olmadığını, kişi
başına ortalama 1500 metre küp ile su azlığı yaşayan bir ülke olduğunu
söyleyen Gökyiğit,  “ Su kıtlığıyla mücadelede Su Çerçeve Yasası’na
gerek var. Su kıtlığının işaretlerini, yer altı sularının
seviyelerinin düşmesinde, göllerin küçülmesinde, sulak alanların yok
olmasında görmek mümkün. Mühendisler, nehir yataklarından başka
havzalara tünellerle su aktarmak gibi hem çevreye zarar verecek, hem
de fevkalade pahalı çözümler öneriyorlar bu son derecede yanlıştır.
Türkiye’nin 2030 yılında su fakiri ülke konumuna geleceği birçok
uluslar arası  raporda dile getiriliyor. Türkiye, sanıldığının aksine
su zengini bir ülke değildir. Yılda kişi başına düşen kullanılabilir
su miktarı 8 bin-10 bin metre küp olan ülkeler su zengini, 2 bin metre
küpten az olanlar su azlığı çeken, 1000 metre küpten azı da su fakiri
ülkeler arasında kabul edilmektedir. DSİ’nin verilerine göre ülkemizin
tüketilebilir yer üstü ve yer altı su potansiyeli yılda ortalama
toplam 112 milyar metre küptür ve Türkiye, kişi başına ortalama 1500
metre küp ile su azlığı yaşayan bir ülkedir. Türkiye İstatistik
Kurumu, 2030 yılında ülke nüfusumuzun 100 milyon olacağını
öngörmektedir. Mevcut kaynakların tamamının bozulmadan korunduğunu
varsaysak bile 2030 yılı için kişi başına düşen kullanılabilir su
miktarının 1000 metre küp/yıl civarında olacağı söylenebilir. ’’ dedi.
Yaklaşık 150 milyon kilometre karelik dünya toprağına, dengesiz
biçimde dağılmış, en değerli doğal kaynak su olduğunu söyleyen
Gökyiğit, ‘’ Çöl ve kutup bölgelerinin kapladığı 75 milyon km²’lik
kesimde hiç su yoktur. İçimlik suların olmadığı yerde yaşayan insan
sayısı 1.8 milyar kişidir. 2.4 milyar kişi ise her türlü sağlıklı içme
suyu donanımından yoksundur. Dünyada her yıl 20 milyon kişi pis su
yüzünden ya da su yetmezliğinden kaynaklanan hastalıklardan ölüyor.
Azalan su kaynakları ile gittikçe çoğalan insanı beslemek için tarım
ürünlerini üretmek olanaksızdır. Yıllar ilerledikçe su tüketimi de
artmaktadır. 1950’de 1000 km3/yıl olan tüketim, 1991’de 4000 km3/yıl’a
ulaşmıştır. 40 yıllık aralıkta su tüketimi dünya nüfus artışının 2
katı olmuştur. Bu hızı arttıranlar çiftçi ve sanayicilerdir.
Yeryüzündeki suların %97’si okyanuslardadır. Geri kalan %3 suyun,
%79’u (toplamın %2.37’si) buzullarda, %20’si (toplamın %0.6’sı)
yeraltında, %1’i (toplamın %0.03’ü) yüzeyde yer alır. Yüzey sularının
%52’si göllerde, %38’i yeryüzündeki nemde, %8’i atmosferdeki su
buharında, %1’i nehirlerde ve %1’i de canlı organizmasında yer alır.
Su tüketiminin %70’i tarımsal amaçlı kullanımla gider. Bunun %40’ı
yanlış sulama yöntemi nedeniyle yitiriliyor. M² başına olağan sulama 1
m3/yıl (ya da 3 lt/gün)’dür. Bu sulama hızında dahi, su sığı
derinlikte buharlaştığı için toprakta tuz bırakarak aşırı gübre ve
tarım ilaçları ile çoraklaşmayı hızlandırmaktadır. Ormanların hızla
kesilmesi ile dengesiz su akışı ile gelişen aşınma gelecek 40 yıl
içinde dünyada ekilebilir toprakların %30’unun yitirilmesine neden
olacaktır. ’’ dedi.
Türkiye’de hükümetlerin bundan sonra gelecek 100 yılda bütçe’de su
bütçesi diye ayrı bir ek bütçe oluşturması gerektiğini söyleyen
Gökyiğit,
‘‘ Ülkelere göre kişi başına yıllık su tüketimi; ABD’de 2200 m3/yıl
(6000 lt/gün), Fransa’da 725 m3/yıl (2000 lt/gün), Türkiye’de 182
m3/yıl (500 lt/gün), Gana’da 30 m3/yıl (82 lt/gün)’dür. Türkiye’de
suyun 350 lt/gün’ü tarımda kullanıldığına göre; 150 lt/gün’ü temizlik,
içimlik ve sanayide kullanılmaktadır. Gelişmişlik sınırı için bir
kişinin temizlik ve içimlik su gereksinmesi 200
lt/gün’dür.Türkiye’deki su üretimi, orman ve otlaklardan 108 milyar
m3/yıl’dır. Bunların 64 milyar m3’ü (%59) barajlardan, 9.5 m3’ü (%8.8)
yeraltısularından, 34.5 milyar m3’ü (%32) akarsu ve göllerden
sağlanır. Bu sular 3.8 milyon hektarlık sulu tarım alanında sulama,
35.000 MW’lık hidroelektrik santrallerde enerji üretimi için ve
yerleşim-sanayi alanlarında kullanılır. Sudan dönüştürülen enerjinin
toplam enerji içinde aldığı oran %14.4 olup, diğer kaynaklar; odun
%19.2, taş kömürü %7.1, linyit kömürü %37.7, asfaltit %5, petrol %11,
tezek bitki %9.3, doğalgaz %0.6, jeotermal enerji %0.05’tir. Bu
Türkiye’de pek bilinmiyor ama şunu söyleyeyim, ‘İnsanın Su Hakkı’ diye
bir hakkı var. Bakınız İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde özellikle
belirtilmemiş olmasına karşın 3.madde olan Yaşam Hakkı’nın suya
erişimi kapsadığını iddia edebilirim. 1994 yılında Uluslar arası Nüfus
Ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı’nda dünyadaki herkesin yeterli
standartlarda yaşama hakkı içinde su ve sağlığın korunması yer
almıştır.  1999 yılında da toplantıya katılan 53 ülkenin
temsilcilerinin hayır oyuna karşılık 175 ülkenin temsilcilerinin evet
oyuyla temiz suyu insan haklarından biri olarak tanımıştır. Su
Hakkı’nın en geniş tanımının yapıldığı belge ise 2002 yılında
Birleşmiş Milletlerin Ekonomik, Sosyal Ve Kültürel Haklar Komitesi’nin
genel açıklamasıdır. Bu açıklamaya göre, herkesin yeterli, güvenli,
fiziki olarak ulaşabilir ve bedeli ödeyebilir suya erişim hakkı
vardır. Bir ailenin gelirinin yüzde 2’sinden fazlasını su faturası
oluşturamaz. Türkiye’de devletimiz su hakkı açısından insanların
güvenli, ulaşılabilir suyu temin etmekle yükümlüdür. Türkiye’de
devletimiz toplumun tüm kesimlerine güvenli ve sağlıklı su sağlamakla
yükümlüdür. ’’ Dedi.
Türkiye’yi önümüzdeki 100 yılda bekleyen en büyük tehlikenin su
sıkıntısı problemi olacağını söyleyen Gökyiğit, ‘’ 2050 yılında
dünyada ve Türkiye’de su ve gıda sıkıntısının beklediğini gösteriyor
raporlardaki analizler. Uzmanlara göre gıda sıkıntısıyla yüz yüze
gelmemek için, hükümetlerin de, tek tek bütün bireylerin de, su
kaynaklarını, tarım alanlarını verimli şekilde kullanmalarından başka
çıkar yol yok. Türkiye’ye Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden
bakarsanız su zengini olarak gözüküyor. Çünkü birçok akarsuyu ve tatlı
su kaynağı var. Ama Avrupa’dan ve Kuzey Amerika ülkelerinden
bakarsanız maalesef Türkiye su fakiri bir ülke. Kişi başına düşen iki
bin metre küp su ile Türkiye dünya ortalamasının altında olduğundan su
fakiri bir ülkedir. Doğal su kaynaklarını tehdit eden çeşitli unsurlar
var. Bunlar tarımsal ilaçlar, tarımsal gübreler, endüstriyel atıklar,
kentsel atıklar ve hepsinin üzerine bir de iklim değişikliği faktörünü
koyarsanız su kaynakları büyük bir tehdit altında. Su kaynaklarının
yok olmasından ziyade, kalitesinin bozulması en büyük tehdit.
Unutmamak gerekir ki biz yarı kurak iklim kuşağında olan bir ülkeyiz.
O yüzden bizdeki tarımsal üretim yağış rejimine bağlıdır. İklim
değişikliğiyle önümüzdeki 20-30 yıl içinde yağış rejiminde azalma
olursa, o zaman biz gıda güvenliği açısından risk altında olan bir
ülke olacağız. Nüfusun da hızlı artışını öngörürseniz o durumda ciddi
bir tehlikeden söz edebiliriz. Bütün ülkeler gibi Türkiye’nin de
önümüzdeki yıllarda susuzluk ve açlık çekmemek için sularını ve
topraklarını akıllıca kullanması gerekiyor.  Önümüzdeki yıllarda
politik bir malzeme olarak da kullanılmak istenen suyun en sıkıntılı
bölgesi ise Ortadoğu’dur. Dolayısıyla Ortadoğu ülkeleri arasında yer
alan Türkiye, su meselesinde kilit noktada yer alıyor. Geçmişten
günümüze savaş sebebi olan, toprak ve yer altı zenginliklerinin son
dönemlerde yerini suya bırakacağı gözüküyor. Ortadoğu için güncel bir
konu olan su çekişmeleri Türkiye, Irak ve Suriye’yi daha çok
ilgilendirmektedir. Dolayısıyla da stratejik bir kaynak olarak su, her
geçen gün daha çok önem kazanmaktadır. Türkiye’de su kaynaklarını
geliştirmek maksadıyla birçok çalışmalar yapılmaktadır. Baraj inşaatı,
bu çalışmaların en önemlilerindendir. Baraj ömrü ülkemizde 50 yıl
olarak kabul edilmektedir. ABD’de ise bu ömür 100 yıl seçilmektedir.
1999 yılı itibariyle dünyada; 47.425 adet büyük baraj olduğu tespit
edilmiştir. Türkiye’de ise 2003 yılı itibarıyla; 504 baraj yapıldığı
ve 100 kadar barajın inşaatının devam ettiği kayıtlar arasındadır.
Türkiye’nin 132,1 bin km2 sulanabilir tarım arazisi vardır. Ancak
teknik olarak bu miktarın 85 bin km2’lik kısmı sulanabilir
niteliktedir. Bunun da ancak %65’lik kısmı sulanabilmektedir. Akarsu
ve göl kenarlarının mesire yeri, turizm amaçlı değerlendirilmesi
mümkündür. Yine balıkçılık ve su ürünleri iç suyolu taşımacılığı,
buralarda yapılabilir veya bu vesileyle verimi daha da arttırmak
mümkündür. Su kaynaklarının korunması ve kirlenmesinin önlenmesi
şarttır. Aynı şekilde barajların ekonomik ömürlerini arttırmak ve
erozyonu önlemek için ağaçlandırma da önemlidir. Türkiye’nin sınır
aşan altı suyu bulunmaktadır. Bunlar Akdeniz, Karadeniz, Ege, Hazar
denizleri ile Basra körfezine akan sulardır. Sınır aşan nehirlerimizin
en önemlileri Dicle ve Fırat’tır. Bu iki nehir Türkiye su
potansiyelinin %30’unu oluşturmakta olup, yaklaşık Nil nehri kadar
suya sahiptir. Türkiye’nin sınır aşan sularının en önemlileri Suriye
ve Irak’a giden Fırat ve Dicle nehirleridir. Dolayısıyla, Türkiye’nin
sular politikasının Suriye ve Irak ilişkileriyle doğrudan bir ilişkisi
vardır. Türkiye, KEK protokolü (1987) dahilinde her ay Suriye’ye
ortalama 500m3/sn su bırakmayı (Fırat Nehri) taahhüt etmiştir. Şimdiye
kadar Türkiye bu taahhüdünü yerine getirmiştir. Ancak son yıllarda
kuraklık nedeniyle barajlarımızın boşalması, Suriye’ye giden aylık
miktarın 500 m3/sn altına düşmesine neden olmuştur. Manavgat Nehrinden
Su Temin Projesi, su sıkıntısı çeken Orta Doğu ve Akdeniz Ülkelerine
arıtılmış su transferini öngörmektedir. Ayrıca 1986 yılında ilk defa
Türkiye’nin teklif ettiği Türkiye’den doğup Akdeniz’e dökülen Seyhan
ve Ceyhan nehirlerindeki fazla suyun, su kıtlığı çeken Ortadoğu
ülkelerine pazarlanmasını öngören Barış Suyu Projesi’nin uygulamaya
geçirilememesinde; Suriye ve S.Arabistan gibi ülkelerin güvenlik
gerekçesiyle karşı çıkmasının etkisi büyüktür. Ancak su sıkıntısının
artması neticesinde bugün bu projenin kabulü ihtimal dahilindedir.
Türkiye, İsrail’e 20 yıl süreyle, yılda 50 milyon m3 su satmak için
görüş birliğine varmıştır. Bu adım, ileriki yıllarda su sıkıntısı
çekecek ülkelere örnek teşkil etmesi açışından önemlidir. Meriç
nehriyle ilgili Türkiye ile Yunanistan arasında 1935 ve 1963
yıllarında iki adet anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşma ve protokollerle
Meriç nehri suyun ortak kullanımı ve faydalanması ile ilgili bir takım
ortak kararlar alınmıştır. Meriç nehri ile ilgili Bulgaristan’da 28
Ekim 1968 yılında işbirliği anlaşması yapılmıştır. Aras ve Çoruh nehri
Türkiye ile Gürcistan, Ermenistan ve Özerk Nahçıvan Cumhuriyeti ile
sınır oluşturmaktadır. Kura, Posof ve Arpaçay nehirlerini de ilave
edebiliriz. Bu nehirlerle ilgili 8 Ocak 1927 tarihinde “Türkiye
Cumhuriyeti ile Sosyalist Şura Cumhuriyeti ittihadı hudutlarını teşkil
eyleyen nehir, çay, dere sularından istifadeye dair mukavelename ile
Serderabat Barajının inşaasına dair müzeyyel protokol imzalanmıştır.
Dicle ve Fırat ile ilgili en önemli anlaşma Lozan Barış anlaşmasının
109. maddesidir. Yine bu nehirlerle ilgili 29 Mart 1946’da “Türkiye
ile Irak arasında Dostluk ve İyi Komşuluk Anlaşması”, 1947’de “Dicle,
Fırat ve kolları sularının düzene konması protokolü 7 Şubat 1976’da
“Ekonomik ve Teknik İşbirliği anlaşması” imzalanmıştır. Asi nehri ile
ilgili de 19 Mayısı 1939’da “Hatay Suriye Tahdidi hududu Son
Protokolü” imzalanmıştır. Türkiye’den doğup sınır aşan sular Dicle
Nehri Doğu Anadolu Hazarbaba eteklerinden doğar ve Habur’daki
sınırlarımızı aşarak Irak topraklarına girer, toplam 1840 km olan
Dicle nehrinin sınırlarımız dahilindeki uzunluğu 523 km dir. Dicle
nehri Basra Körfezi yakınlarında Fırat’ta birleşerek Şatt -ül Arap su
yolunu oluşturarak Basra Körfezine dökülür. Fırat Nehri Doğu
Anadolu’daki Murat ve Karasu nehirlerinin birleşmesinden oluşur.
Birecik’ten Suriye topraklarına girer Uzunluğu 2780 km olan Fırat
Nehri’nin 971 km.si Ülkemizin topraklarındadır. Ülkemizin en uzun
nehridir. Türkiye’den doğan Aras Nehri Azerbaycan ve İran sınırını
oluşturarak Hazar Denizi’ne dökülür. Çoruh Nehri ise Erzurum Mescit
dağlarından doğarak Gürcistan üzerinden Karadeniz’e dökülür. Ayrıca
Asi Nehri, (Lübnan’da doğar, Türkiye üzerinden Akdeniz’e dökülür. )
Meriç Nehri (Bulgaristan’dan doğar Türkiye üzerinden Ege denizine
dökülür). Türkiye dışından doğup Türkiye’de denize dökülen en önemli
nehirlerdir. Ayrıca Ortadoğu bölgesinde Türkiye’nin Kıyıdaş olmadığı
sınırı aşan sular; Şeria Nehri, Nil Nehri’dir. Ortadoğu’ya hayat veren
başlıca su kaynakları olan Nil Nehri, Şeria Nehri, Asi Nehri, Fırat ve
Dicle Nehirlerinin kullanımı önümüzdeki dönemde anlaşmazlıklara gebe
gözüküyor. Politik olarak da büyük öneme haiz bu nehirlerin
kullanımının adilane yapılmaması durumunda büyük savaşlar patlak
verebilir. Türkiye’nin ise bu savaşın merkezinde olacağı kehanet
olmasa gerekir. Suların gün geçtikçe azalması ve nüfusun hızla artışı
söz konusu olumsuzluğun önünü her geçen gün açmaktadır. Her geçen gün
değişik politik sebeplerden dolayı ısınan Ortadoğu’nun, yukarıda ifade
edilen sebeplerden ötürü yeni bir çatışmaya gebe olduğu gözükmektedir.
Ortadoğu üzerinde hesapları olan ABD başta olmak üzere birçok batı
ülkesi söz konusu sorunu kaşımaya başladı bile. Eğer Ortadoğu ülkeleri
uluslararası standart ve hukuku da göz önünde bulundurarak akılcı ve
adil bir çözüm üretemezlerse yeni Su Savaşları çıkabilir. Bu nedenle
soruna şimdiden daha serinkanlı ve insani çözümler üretmek için geç
kalınmamalıdır. Amerikan Ulusal İstihbarat Müdürlüğü’nün raporuna
göre, dünyada içme suyu kaynakları, 2040 yılına kadar küresel talebe
cevap veremeyecek duruma gelecek. Dolayısıyla 2020’den sonra su
savaşları yaşanabilir. Su kaynaklarına ilişkin sıkıntı, gelişmekte
olan ülkelerin hidroelektrik santrallerinden enerji elde edilmesini
güçleştirecek, ekonomik potansiyellerini olumsuz etkileyecek. Yeraltı
su kaynaklarına aşırı yüklenilmesi de, toprağın kalitesini olumsuz
etkileyecek, bağlantılı olarak gıda üretimini baltalayacak, bu da
sosyal patlamalara yol açabilecek. Önümüzdeki 10 yıl için su savaşları
öngörüsü yapılmasa da, hâlihazırda 7 milyar olan dünya nüfusunun
artışı bu hızla sürdükçe, su kaynaklarının azalması ve kirlenmesiyle
yeni sorunlar ortaya çıkabilir. Öyle ki, 2030’da su talebi ile arzı
arasındaki fark, yüzde 40’a çıkacak. Ve su, uluslararası ilişkilerde
bir silah ya da baskı unsuru haline gelecek. Küresel ısınmasının su
kaynakları üzerindeki etkisini, 2040’tan sonra daha da artırması
bekleniyor. Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından özel olarak
incelendiği belirtilen rapor bir tavsiyeye de yer veriyor, suyun yüzde
70’i tarım alanında tüketildiği hatırlandığında, tarımsal teknolojinin
geliştirilmesi, kentlerde su tasarrufuna gidilmesi, süreci uzatabilir.
’’ dedi.
Konuşmasının sonunda Türkiye’nin sahip olduğu kaplıca ve maden
sularını verimli ve yeterli bir şekilde kullanamadığına da değinen
Gökyiğit, ‘‘ Allah bizlere öyle şahane, öylesine muhteşem bir toprak
üzerinde yaşamayı nasip etmiş ki ama biz Türkiye’de yaşayan insanlar
olarak kendi ülkemizin sahip olduğu güzelliklerin birçoğunun farkında
bile değiliz, Türkiye’de insanlar kendi ülkelerindeki güzellikleri
görmeden ve dokunmadan ömürlerini geçirip ölüyorlar bu acı olduğu
kadar aslında devleti yöneten ve yönetmeye aday olan bütün
politikacılarında utanması gerekli kılan bir durumdur. ’’
Sözlerimin sonunda Türkiye’nin sahip olduğu güzelliklerden biri olan
kaplıcalardan biraz bahsetmek istiyorum diyen Gökyiğit  ‘’ Bursa,
Balıkesir, Gönen çevresinde çok sayıda kaplıca bulunur. Burada
Çekirge, Kaynarca, Yeni, Kükürtlü, Kara Mustafa ve Eski kaplıcalar
vardır. Sakarya ilimizde Kuzuluk, Ilıca köy, Kil Hamamı kaplıcaları
vardır. Gönen şehrinin bir bölümü kaplıca suları ile ısıtılmaktadır.
Ayrıca, Yalova, Oylat, Burhaniye, Susurluk, Balya, Havran’da
kaplıcalar bulunur. Denizli, Manisa,Aydın ve Muğla illerinde çok
sayıda kaplıca bulunur. Denizli’de Karahayıt ve Pamukkale kaplıcaları,
Yenice ve Sarayköy kaplıcaları vardır. İzmir’de; Bolçova ve Şifne,
Bergama’da Güzellik kaplıcaları.  Manisa’da; Alaşehir, Eskişehir,
Kurşunlu, Salihli, Çamur hamamı vardır.Muğla; Köyceğiz gölü yakınında,
Sultaniye kaplıcası. Aydın;da Germencik, Çamur ve Ortakçı. Afyon;
Afyon maden suyu, Gazlıgöl, Gerek, Kaya, Heybeli, Ömerli, Soğuş,
Sandıklı. Kütahya; Yoncalı, Ilıca, Murat Dağı, Emet, Dereli, Gediz ve
Aksaz, Hamam Boğazı , Simav’da Eynal kaplıcası. Bilecik; Çatlı ve
Selçuk içmeleri. Eskişehir; Bolu ve Düzce’de de önemli kaplıcalar
vardır. Ankara’da; Ayaş, Haymana, Kızılcahamam. Ilgın’da; Ilgın.
Polatlı’da; Çiftehan. Aksaray’da, Ziga. Bor’da; Kemerhisar.
Kayseri’de; Tekgöz, Bayramhacı, kaplıcaları, Boğazköprü, Saz,
Niğde’de; Sakarya maden suyu, kazaklı kaplıcası.  Kırşehir’de,
Karakurt, Terme, Bulamaclı. Yozgat; Sorgun, Sarıkaya. Tokat; Sulusaray
Çorum; Figani ve Mecitözü Amasya; Hamamözü, Kahramanlar içmesi.
Samsun’da; Havza ve Ladik kaplıcaları. Hatay; Reyhanlı. Malatya’da,
İspendere ve Balaban. Maraş; Elbistan. Erzurum; Ilıca, Dumlu ve
Pasinler.Ağrı; Diyadin. Trabzon; Bengisu, Şebinkarahisar’da
kaplıcalara sahip bir ülkeyiz ama değerli konuklar sizlere soruyorum
bu söylediğim kaplıcalara, termal sulara hayatınızda kaç defa
gittiniz, gördünüz ve bu güzelliklere, bu şifa kaynaklarına
dokundunuz. Türkiye’de bu kadar muhteşem kaynaklar varken kaplıca
turizmi yeterli düzeyde değilse ki değil o zaman devletin bu işe bir
el atması lazımdır. Bakınız Türkiye’de İnsanlar en çok parayı,
sağlıklarını yitirmeye başladığı 50 yaşından sonra tüketmektedirler.
Türkiye’de deprem kuşakları boyunca ve her deprem olduğunda kaplıca
kızgın suyu ve kızgın kuru kayalar vardır ve oluşmaktadır. Dolayısıyla
ülkemiz yapılacak yeni araştırma ve yatırımlarla bir Sağlık Ülkesi’ne
dönüştürülerek yaz-kış gezginlere, sağaltım yumuşu (hizmeti) vererek
ülkeye döviz kazandırabilir. Bu tür araştırma ve kurgulara (tesislere)
düşük üremli borçlandırma ile destek olunmalı ve 10 yıl vergi ve geri
ödeme alınmamalıdır. Devlet kaplıca turizmini desteklemeli, teşvik
etmeli ve organize etmelidir. ’’ Dedi.
Konuşmasının sonunda güneş enerjisi’ne de dikkat çeken Gökyiğit
şunları söyledi. ‘‘ Önümüzdeki 100 yılda dünya petrol üretiminde sona
doğru yaklaşıyor. Güneş enerjisiyle ilgili buluşlarda artış var.
Türkiye yenilenebilir projelerde geride kalmamalı. Önemli bir
değişimin içindeyiz. Yerküre ve onu sarmalayan atmosferde inanılmaz
değişiklikler oluyor. Yaklaşan felakete dur diyebilecek temel
dinamikleri her sınaî girişimcinin bilmesi lazım. Vereceğim rakamlara
lütfen dikkat edin. Mavi gezegen nereye gidiyor? Bu tablodan yola
çıkıp yakın gelecekte hangi işlerin önem kazanacağını tahmin etmenizde
yarar var. Benim ilk tespitim yenilenebilir enerji pazarı üzerinde
yoğunlaşıyor. Yenilenebilir enerji son yıllarda epey çeşitlilik
gösteriyor. Çok da dinamik! Geleceğin küresel fırsatlarından birine
yatırım yapacak olsaydım öncelikle ‘solar energy’ (güneş enerjisi)
sistemlerinden birini seçerdim. Güneş enerjisi tıpkı IT sektörü gibi
yarının en seçkin işlerinden biri olacak. Uygulanan projeler henüz
hayal edilenin onda biri bile değil. Patentlerde görülen son
yıllardaki gelişme bunu gösteriyor. 2012 yılında, küresel ham petrol
tüketimi 87 milyon 500 bin varillik hacmiyle tüm zamanların en yüksek
düzeyine ulaştı. Şu anda 100 milyonluk sınır aşılmak üzere. Muhtemel
tüketim 120 milyona doğru gidiyor. Rakamlar sizi şaşırtmasın; verdiğim
değerler aylık değil günlük! 24 saat içinde 120 milyon varil ham
petrol tüketimi yakın gelecekte de normal sayılacak! Endüstri fosil
yakıtların bağımlılığından bir türlü kurtulamıyor. Alternatifler
olgunlaşmadı henüz. Düşünün, bu muazzam miktarın artmadığını varsaysam
bile gelecek 10 yılda harcanacak miktar aklın sınırlarını zorluyor.
Atmosfere salınacak karbon emisyonunu ise çok düşündürücü! Peki
doludizgin giden petrolü kim tüketiyor? 2012 itibariyle
projeksiyonların dili şöyle: ABD günde 20 milyon varille açık ara
önde. Çin ikinci sırayı koruyor. Günlük tüketimi 9.5 milyon varili
bulacak. Deprem ve nükleer faciadan sonra Japonya’da talep artıyor.
Günlük ortalamanın 5 milyon varili bulması sürpriz değil. Rusya,
Brezilya, Almanya, Güney Kore, Kanada ve Meksika 3.5 ila 2.4 milyon
varil arası bir yerlerde. Fransa bu fotoğrafın aksi yönünde yer
alıyor: Her yıl rakam biraz daha geriliyor. Bu yıl günlük tüketim 1.5
milyon varil civarında seyredecek. Nedeni Paris’teki politik elitin
nükleer gücün stratejik üstünlüğüne olan inancı… Türkiye’ye gelince
durum şöyle: Son iki yılda olduğu gibi günde 650 ila 700 bin varil
civarında günlük tüketim olacak. Rakam sürpriz şekilde yükselirse
şaşmamalı. Millet akaryakıtın perakende fiyatına pek aldırmıyor zaten!
Şaka bir tarafa, Anadolu topraklarında bin bir zorlukla bulunan petrol
rezervleri en fazla 17 yıl sonra sıfırlanmış olacak. Bütçedeki malum
kara delik biraz daha büyüyecek. Buradan şu noktaya gelmek istiyorum:
Her şeyin bir başlangıcı ve sonu olduğu gibi fosil yakıt öyküsünün de
bir sonu var. Yenilenebilir enerji kaynaklarından yeteri kadar
yararlanılamaz ise insanlığın önüne karanlık bir tablo çıkıyor.
Ortadoğu hariç diğer tüm kaynaklar Türkiye için verdiğim tarih kadar
kesin olmasa da- yakın gelecekte tamamen bitip tükenmiş olacak.
Koskoca dünya için geriye bir tek Ortadoğu kalıyor. Belki İran ve
belki Hazar daha bir süre idare edebilir. Gelişmiş ve gelişmekte olan
ülkeler Ortadoğu petrolüne şimdiden mahkûm olmuş durumda. Dünyanın en
eski topraklarındaki siyasal hercümercin asıl nedeni de bu. Kalan son
kaynağın bereketinden daha fazla pay kapma telaşı! Bu karamsar tabloya
bakınca yenilenebilir enerji yatırımlarının istikrarlı bir yükseliş
içinde olduğunu iddia etmek safdillik olur. 2011 yılında 230 milyar
dolar olan küresel yatırım hacmi 2012’de 260 milyar dolara ancak
ulaştı, ivmelenme iyi, ikame yavaş! Aylık verilere göre yapılan
projeksiyonlar 2013’de rakamın 275 milyar doları geçeceğini
gösteriyor. Rakam tatmin edici görünmese de büyük gelişme 148 milyar
dolarla güneş enerjisinde. Onu 83 milyarla rüzgâr enerjisi takip
ediyor. ‘Biomass’ (katı atık) projelerinde yine bir kıpırdanma var.
‘Biyoyakıt’ 6.8 milyarı zorlarken küçük baraj projeleri ile ‘jeotermaF
ancak 5.8 milyarı bulabiliyor. En küçük pay ise dalga teknolojilerini
ıslah etmeye çalışan denizel enerjide görülüyor. Rakam şimdilik 250
ila 300 milyon dolar arası bir yerde! Ve diğerleri…Peki bunca çabadan
sonra ortaya çıkan durum ne? Fosil enerjide rehavet aynen devam edecek
mi? Su ve kömür kaynaklarının limiti sanki unutulmuş gibi. Geriye
yenilenebilir birkaç enerji kaynağı kalıyor. Çare sonsuz hacmiyle
güneş enerjisinde! Henüz araştırma safhasında olan iki projeye değinip
sözlerimi noktalamak istiyorum: Yakın gelecekte bildiğimiz çatı
kiremitlerinin içine mini solar sistemler yerleştirilecek. Yani taş
topraktan mamul klasik çatı kiremitleri tropikal ülkeler dışında
yavaşça tarihe karışacak. İkinci proje yeni nesil dış cephe inşaat ve
yalıtım boyaları! Bu akıllı boyalar gün ısısına göre ‘vaziyet alıp’
güneş enerjisini bünyesinde tutacak, ortam sıcaklığı düştüğünde ısıya
çevirecek. Bu konularda çeşitli teknikler geliştiriliyor. Türkiye bu
yarışta geri kalmamalı. Benzersiz patent başvurularını yapabilecek
yetenek ve birikime sahibiz. Bilhassa büyük toplulukların Ar-Ge
bölümlerini şimdiden uyarmak lazım. Bu iş sonsuz inovasyon
olanaklarıyla yakın geleceğin en cazip fırsat alanlarından biri
olacaktır. ’’
Konuşmasının sonunda son sözleri olarak kendisinin kapitalist bir
düzende ve şimdilik kapitalist düzeni benimsemiş gibi görünen bir
ülkede yaşadığını söyleyen Gökyiğit; ” kapitalist bir düzende
yaşıyoruz diye insanların kapitalist olması gerekmiyor. Ben kapitalist
değilim mesela, Kapitalist global düzen insanımızı bugün aklınıza
gelen ne varsa herşeyi ama herşeyi çok daha fazla tüketmeye zorluyor.
Tüket, tüket, tüket peki nereye kadar? bu vahşi kapitalist düzen devam edene kadar.
Türkiye’de insanımız birşeyi unutuyor, sokakta herkese sorsanız uzun yıllar yaşamak
istermisiniz diye hayata küsmemiş normal olan herkes yaşamak istiyorum
diye cevap verir. Ama yaşamak için ne yapman gerekiyor derseniz iyi
beslenip spor yapıp şunu şunu yaparak uzun yıllar yaşayabilirim diye
cevap verir ama birşeyi unutur bizim insanımız yaşamak için en önemli
şeyi. Oda şudur, yaşamak için önce yaşatacaksın. Neyi mi yaşatacaksın?
Allah’ın sana verdiği herşeyi. Sözlerimin başından beri söylediklerimi
şimdi bu söylediklerimle beraber düşünürseniz şayet o zaman konuşmamın
başından bu yana söylediklerimi de daha iyi analiz etmiş olursunuz.
Vahşi global kapitalizm ülkemizdeki insanımızın yaşam koşullarını yok
ediyor sadece ülkemizin değil dünyanında ama ne yazık ki insanımız
henüz daha bunun farkında ve bilincinde değil. İnsanımız bir ”Tüketim
Ahlakı” kurması kurması lazım, bunu meclistekiler yapmaz, insanımızın
bizzat yapması lazım, ne kadar çok tüketirsek o kadar çok yaşamayız
aksine ne kadar çok tüketirsek o kadar daha az yaşarız. Herşeyi
ihtiyacınız kadar olanını tüketmelisiniz. Ama bu vahşi global
kapitalist düzen insana para benim param, hayat benim hayatım öyleyse
canımın istediği kadar tüketirim zihniyetini dayatıyor, beyinlere bu
zehri enjekte ediyor insanımızın bu zihniyetten kendisini kurtarması
lazım. Ölümden başka herşeyin çaresi vardır, çare sizsiniz, çare
insanın kendisidir. Herşeyin bir modası var bu vahşi global
kapitalizmin modası da birgün sona erecek ama umarım o zaman iş işten
geçmiş olmaz. ”
Haber: Kemal Girgin