Son Dakika Haberler

San Francisco’da tarihî solcu duvar resimlerine karşı savaş

San Francisco’da tarihî solcu duvar resimlerine karşı savaş
Okunma : 118 views Yorum Yap

Eğitim Meclisi toplantısını dolduran solcular ve komünistler bunun kitap yakma ve yasaklamanın ilk adımı olduğunu söylemeye ve tarihî, ilerici resimleri “ırkçılık karşıtı” maskenin arkasına saklanarak kaldırmaya çalışmanın tehlikesini anlatmaya başlayınca sular geriye doğru akmaya başladı

Amerika’da ırkçılar ve ırkçılık karşıtları birbirine karşı mücadelelerini özellikle Trump başa geçtikten sonra sanat üzerinden devam ettiriyorlar.

Tam da Türkiye’de AYM’nin Erdoğan’ın “ucube” olarak görerek anlayamadığı heykellerin yıkılmasını heykeltıraş Mehmet Aksoy’un ifade ve sanat özgürlüğünün ihlal edilmesi olarak kabul ettiği sırada benzeri bir mücadele San Francisco’da verilmekte. Ama bu mücadele sadece yerel San Francisco sınırlarını değil, ABD sınırlarını da aşmış, tüm dünya solcuları ve sanatçılarını “kimlik politikacılarının” saldırısına karşı ortak tavır almaya getirmiştir. Çünkü yapay olarak yaratılan tartışmanın tam ortasında komünist bir ressamın bir lisenin duvarlarını süslediği resimler var.

ABD’de zaten hiçbir zaman yok olmamış ırkçılığın yeniden hortlaması

Trump’ın başa geçmesi ve kendine “Amerika’yı Tekrar Kudretli Yap” sözlerini slogan yapması geçmişi yüceltmesi anlamına geliyordu. Geçmişin yüceltilmesi ise daha çok beyazların “ah, o güzelim eski günler” diye anımsadıkları, siyahilerin tam anlamıyla bastırıldığı kölelik günlerine özlemlerini dile getiriyor. Hele de işsizliğin, daha da öte, yoksulluğun panik yaratacak seviyelerde seyrettiği ve bir kriz içinde olan ABD için böyle bir hayal, emekçi sınıfları “o şanlı geçmiş” hayallerine dönerek “tembellikten başka bir şey bilmeyen” yabancı ve siyahilerin toplumdaki yerlerini hatırlatması ve kendilerine biraz olsun umut vermesi açısından birebir. Bu hayalle en azından Amerika’nın üçüncü dünya ülkelerince “itilip kakılmasına”, tüm dünyanın yükünü tek başına kaldırmasına, ona buna yardım etmekten, siyah ve kahverengi yüzlüleri kayırmaktan kendisine bakamamasına bir çözüm bulunacak zannetmekteler.

Bir önceki başkanın siyahi olması, yazar Michelle Alexander’ın çok yerinde bir gözlemini doğruluyor. Avukat Alexander, ABD tarihinde ne zaman siyahiler bir kazanç elde ettilerse hemen arkasından müthiş bir karşı taarruza hedef olduklarını ve belki eskisinden de geriye çekildiklerini yazıyor.[1] Her ne kadar Obama’ya ilerici denemezse de salt deri renginden rahatsız olan beyaz ırkçılar, fırsatını beklediler ve adeta bu gözlemi ispat edercesine Trump başa geçince siyahilere açıktan saldırılara başladılar. Yani ırkçı karşı taarruz, arkalarında yarı-deli bir başkanın da desteğiyle bodoslama başladı.

Sol sanatı ve ırkçılık-karşıtı yapıtları ırkçı olarak göstererek saldırı

San Francisco’da birdenbire çıkan bir tartışma ise bu kadar açık bir saldırı değil, daha gizli, daha planlı ve daha bir tehlikeli. Kendilerini ırkçılık karşıtı olarak tanımlayan bir grup, kimlik politikalarıyla ırkçılığı mahkûm eden resimlere saldırmaya başladılar. Hem de Orwell’i kıskandıracak bir taktikle bu resimleri ırkçı ilan ederek.

Konunun merkezinde bir lisenin duvarlarına 1936’larda yapılmış bir dizi resim var.

Lisenin adı George Washington. ABD’nin kurucularından birisi Washington ve ilk başkanı.  Doğudan batıya doğru açılmanın da önderlerinden. Bu açılım yerlilerin soykırıma uğramasının ve sonlarının başlangıcıydı. Washington 56 yıl boyunca kendisi de köle sahibi olduysa da pek çok kez bu kölelik sistemiyle tam olarak uzlaşamamış ve köleliği kaldırmak istediğini dile getirmiştir. Her ne kadar köleliği kaldırmaktan bahsetse de kaldırmamış ve Washington’un evinden birkaç kez siyahi köleler kaçarak özgürlüğe kavuşmak istemişlerdir. Hatta bir keresinde Washington’un kişisel yardımcısı Christopher Sheels ve nişanlısı kaçmaya çalışmış ama yakalanmıştır. Ama evin aşçısı Hercules ve Bayan Washington’un kişisel hizmetçisi Ona Judge kaçmayı başarmıştır. Yani, kölelik döneminde yaşayan Amerika’nın ilk başkanı açık seçik köle sahibi, kölelikten yararlanan ve yerlilerin soykırımına imza atan birisiydi. Ama bunlar tarihî gerçekler ve Amerikan tarihinin bu karanlık yüzü unutulamaz, unutturulamaz. Ne kadar acı ve vahşi olsa da.

Lisenin adıyla uygun olsun diye, 1936’da, Stanford Üniversitesi sanat profesörü Rus göçmeni Victor Arnautoff, okulun iç duvarlarına George Washington’un hayatını yansıtan resimler yapması için görevlendirilir.

1930’lu yıllar özellikle sanatın ve yeniden yapılanmanın şahlandığı yıllardır Amerika için. Bu yıllar, kapitalizmin en büyük ve yıkıcı krizinden kurtulmak için devletin her yere yollar, köprüler, binalar, parklar, milli parklar yaparak işsizliğe çare bulmaya ve yatırımların altyapısını inşa etmeye çalıştığı dönemdir. Devlet, “Yeni Anlaşma” (New Deal) denilen bu dönemde krize çare bulmak için sanatçıları da göreve çağırıp her yerde resimler, tiyatrolar, konserlerle hem toplumsal ilerlemeye hem sanata hem de sanatçıların istihdamına çözüm bulmaya çalışır.

Bu program dahilinde lisenin duvarlarına Washington’un hayatını resimlemekle görevlendirilen Profesör Arnautoff bir komünisttir. Kendisine verilen görev ise bir kölecinin ve yerli Kızılderililerin soykırımına neden olan birisinin yaşamını kamuya resimlerle anlatmaktır. Hem de bu köleci, soykırımcı başkanın adını taşıyan bir lisede. Bir komünist için hiç de kolay olmayan bir görev olacaktır bu. Uzun müddet projeyi düşünüp çalışmalar yapar Rus asıllı Arnautoff. Sonunda karar verir; resim tarzı olarak kullandığı Toplumsal Gerçekçilik ile hem bu ilk başkanı resmedecek ama eleştirel bir yaklaşımla aynı zamanda başka bir hikâye daha anlatacaktır. Bir komünist olarak yalan söyleyemez, olanların üzerini kapatamaz, olmamış gibi yapamaz, emperyalizmin, köleciliğin ve soykırımın başkanını bir kahraman olarak gösteremez.

Sonunda Arnautoff’un 13 eseri lisenin duvarlarında yerlerini alır.

Şehir merkezinde tarihi binada orak çekiç ve Sovyet bayrağı

Bunları ve daha sonra da yapıldıkları günün gerçeğini anlatan başka duvar resimlerini San Francisco’nun her yerinde bulmak mümkün. 2. Dünya Savaşı sonrası Hitler’e karşı savaşın kazanılmasının resimleri merkez postane binasının (Rincon Annex) girişindeki duvarları süsler.  Bu resimlerde muzaffer Amerikalılarla aynı masada oturan Sovyet liderleri bulunur ve galiplerin bayrakları sıralanırken orak çekiçli Sovyet bayrağı da gururla bu resimlerde yerini alır.

Ama yıllar geçip Sovyetlerin savaşı kazandığı unutturulmaya çalışıldıkça o resimler de yöneticilerce rahatsızlık kaynağı olarak görülmeye başlar. San Francisco’nun şehir merkezindeki kocaman tarihî postane binasında orak çekice ve Sovyet bayrağına artık dayanamayanlar bu duvar resimlerini silme kampanyası başlatır.

1953’lerin anti-komünist paranoyasının tavan yaptığı günlerde bir kampanya başlatılır. Nasıl olur da Amerikan halkının verdiği vergilerle şehrin tam göbeğinde, orak çekiçlerle, sanki halkla alay edercesine komünist propaganda yapılırmış? Amerika’nın geçmişine, tarihî kahramanlarına nasıl hakaret edilirmiş? Postanede çalışanlar nasıl komünist olmaya zorlanırmış?

Bu soruları sormak için Washington’da “Kamu İşlerini İnceleme Meclis Komisyonu” (the House Committee on Public Works) toplanır ama sorgulanan sadece komünist propagandası değildir, tamamen bir sanat şekli olan “Modern Sanat” da mercek altına alınır.

Neydi bu “Modern sanat, modern sanat” dedikleri? Akademik değildi, kabul edilmemişti, o zaman nasıl oluyor da vergilerin ödediği sanat böyle ne idüğü belirsiz resimlerle ve sol temalarla karşımıza gelmeye cüret ediyordu?

Ancak o yılları iyi hatırlamakta yarar var. 1953’te, San Francisco’nun 1934’teki tarihî genel grevi hâlâ unutulmamıştı. Bu grev sadece San Francisco’yla sınırlı kalmamış, Amerika’nın tüm Batı sahilleri bu greve katılmış hem üretimi hem dağıtımı “zınk” diye durdurmuş, işçi sınıfı polis ve askerlerle çatışmış, “Kanlı Perşembe” olayında iki işçi yaşamını yitirince San Francisco 4 gün boyunca baştan aşağı durmuştu. Bu grev sonucu Amerika’nın tüm Pasifik sahilleri olan batısı sendikalılaşmış, kapitalistler her an bir komünist devrimle alaşağı edilebileceklerini anlamışlardı.  Bu yüzden de yöneticilerce solun temsil ettiği yenilik, eşitlik, soykırım karşıtlığı, siyahilerin ve yerlilerin de insan olarak sayılmaları fikirleri mevcut sistemi temelinden çökertebilecek potansiyele sahip olduğundan derhal bastırılması gerekmekteydi.

Ancak dünyadaki sanat akımı, sol fikirler, halkları temsil eden sanat, tarihi gerçekten ve olduğu gibi yansıtan sanat ve etkileri de direncini gösteriyor, yok olmuyor, Dylan Thomas’ın çığlığı gibi, usulca gecenin içinde kaybolmuyor, “ben buradayım” diyordu.

Yazının devamı Sendika.org da