Son Dakika Haberler

Yunanistan Gezi Notları (2) Mübadiller Fuştan’da. İbrahim Balcı

Yunanistan Gezi Notları (2) Mübadiller Fuştan’da. İbrahim Balcı
Okunma : 146 views Yorum Yap


fustan_balciArkadaşlar şimdi şelaleleri ile ünlü Vodina’ya yani bir başka adı ile Edessa’ya gidiyoruz. Gazi Evrenos Bey’in kurmuş olduğu Yenice-i Vardar kasabası üzerinden hareket ediyoruz ama uğrayamıyoruz zira tur programında yok.  Ne yapalım Gazi Evrenos Bey’e de bir Fatiha okur yola devam ederiz. 09.38 de Vodina’dayız. Yani Edessa’ya varıyoruz. Kısaca Voda “Su” demek, Vodina da “Su Şehri” demek oluyor. Bu bilgi için teşekkürler Mario’ya… Bu arada gerçekten çok güzel bir bina görüyoruz, Vodina hastanesi olduğunu öğreniyoruz. Devam ediyor temiz ve bakımla bir meydana iniyoruz. Sıralanıyor dört otobüs, meydanda gezen dolaşan bir tek Allah’ın kulu yok. Kasabada ölüm sessizliği… Parkın içine giriyoruz, büyük bir kafeterya, şarıl şarıl akan bir su…. Hayran olmamak elde değil! Az ileride bir başka park ya da özel bir bahçe, bekçisi var, yanında havlayan köpeği, onu susturmak için boğuşuyor. Köpek Efendi Türkleri gördü, gazaba geldi galiba havlayıp duruyor… Hayvan bilmiyor ki havlamak işlerine yarasaydı büyük babaları abat olurdu!

            Bir hayli kalabalık olarak parkta toplandık ve kafeterya ya giriyoruz. Kapıda Vodina Mübadilleri Derneği yöneticileri karşılıyor bizleri. Hoş geldiniz diyorlar, hepsinin yüzü güleç. Bir de semtin papazı teşrif etti. O da hoş geldiniz diyor ama bu arada bizi karşılayan Vodina’lı hanımlar papaz efendinin elini öpmek için yarışıyor, şaşkınlıkla izliyoruz. Adam sanki Aziz Nikola! Bu arada kafeterya da neler olacağını öğrenmek istiyoruz. İkram var! Marika Hanım Lozan Mübadilleri Dernek Başkanıymış, kutu elinde tek tek masaları gezerek birer küçük acıbadem ikram etti. Garson geldi, çay, kahve söylendi. Ama hemen adisyon da geldi. Tabi paraları ödedik. Yanlış anlaşılmasın Türk parası değil EURO olarak! Oh canıma değsin… Verdik EURO yu kurtardık maçayı  Vodina Belediye Başkanı kısa konuşmasında “Hoş geldiniz” dedi. Sarıyer Bld. Bşk. Şükrü Genç kendisine yanıt verdi ve karşılıklı hediyeler takdim edildi.

            Dolaşmamız, gezmemiş gerekir. Hemen dışarı çıktık. Dr. Ahmet Bekâroğlu, Suat, Nasuh ve Cihat birlikte aşağıya indik. Oradan şelale çok daha iyi izleniyor. Değişik fotoğraflar çektik.  Gerçekten mükemmel… Aşağıya inmek iyi de yukarı çıkması nasıl olacak? Bütün düşüncem bu… Geriye dönüş başladı… Maşallah Suat 25-30 yaşında delikanlı gibi takır takır çıktı merdivenleri. Ben de başladım yürümeye, 40-50 basamaktan sonra pil bitmek üzereyken Dr. Ahmet Bekâroğlu koluma girdi ve tırmandık merdivenleri… Hani yazmazsak ayıp olur hemen hatırlatayım dalga geçmeye gelmez tam tamamına 262 merdiven basamağını ayaklarımızın altında ezip de yukarı çıktık. Oh be dünya vermiş, derin derin bir kaç nefes çektikten sonra yine işimize döndük. Kafeteryanın sol tarafındaki yol başında bir çeşme… Çeşmelere de allerjim var ya, hemen yanına gidip baktım, üzerinde tarih yok, ne zaman yapılmış öğrenemedik ama yanında durdum, Dr. Ahmet Bekâroğlu fotoğrafımı çekerek tarihe kayıt düştü… Kafeterya bahçesinde görkemli iki çınar ağacı buyur etti bizi… Biri çok sağlıklı! Etrafını dolandım karışladım ve 32 karış çıktı çevresi. Benim tahminim 7 – 7.5 metre çevreye sahip, yaşı 300-400 civarında olabilir.  Hemen karşısında bir başka çınar! Onun da çevresi 4 metre belki biraz daha fazla ama kovuğu enteresan. Kovuk açıklığı çok olduğu için içine girip fotoğraf çektirdik. Her iki ağacın kolları sardı bizi, ben de onları notlarım arasına aldım…

            Belediye Başkanımız Şükrü Genç gruptan ayrıldı. İstanbul’a dönüyor. CHP Sarıyer İlçesinin geleneksel yemeğine ve bir iki ayrı toplantıya katılacak. Sonra da özel arabası ile geri dönecek. Gittikten sonra kimse döneceğine ihtimal vermedi… Bu kadar uzun yol gidildikten sonra tekrar dönmenin anlamı ne? Herkes böyle düşünüyor, ben de dudak büküyorum. Başkan atlattı bizi diye!

            Saat 11.35 oldu. Türk köylerine hareket başladı. Rehber Mario bilgilendirdi bizi. Rehber konuşuyor, ben de sağı solu kolaçan ediyorum ve notlar alıyorum. Arkamda iki kişi oturuyor. Kimler, neyin nesi bilmiyorum. Ama ben not aldıkça söylenip duruyorlar. “Amma yazdı ha!”, “Yahu ne görüyor ki yazıp duruyor”, “Yazar olacak sanki” gibi bir sürü serzeniş, Belki de bana duyurmak istiyorlar. Oralı olmuyorum ama onlar da gıcık oluyor, bunu hissediyorum.

            Türk köylerine gidiyoruz. Dikkatimizden kaçmadı. Yol kenarlarında küçük küçük kilisecikler. Yani diğer adı ile şapel. Malum, nerede olursa olsun küçük kiliselere şapel derler. Burada, yani Yunanistan da bunu çok açık olarak görüyoruz. Rehberimiz Mario açıklamak yapmak gereği duydu: “Yol kenarlarında gördüğünüz küçük kiliseciklere şapel denir. Yol kenarlarında olmasının nedeni, trafik kazasında ölenler veya yoldan geçerken her hangi bir nedenle ölenler anısına aileleri tarafından hatırlanmaları için yapılır. Aslında bu gelip geçenlere, vasıta kullananlara bir ihtardır. Dikkat edin, kaza yapmayın diye… Ön taraflarında küçük bir kapı vardır. O kapı açılır. Ölenin sevdiği şeyler konur; örneğin çakısı, çakmağı, kalemi, mendili gibi. Sonra minyatür ikonalar… Bunlara dokunulmaz, ama istisnai kaideleri de dikkate alalım, bazıları el uzatabilir… Ölenin ailesi çok zenginse mükemmel şapel koyuyor, yani büyükçe, orta halliler biraz daha küçüğünü, fakirler de en küçüğünü koyarak vefa hislerini ifade ediyorlar”…  

            Seyahatimiz boyunca yollarda o kadar çok şapel gördük ki, tüm yollara “Şapeller yolu 1, 2, 3” gibi isimler verilse yeridir derim… Bir diğer tespitim de ben gereğinden fazla Kilise görmedim. Bir köyde bir kilise yeterli görülmüş her halde… Türkiye her köyde bir cami, hatta pek çok köyde iki üç cami varken burada bir kilise yeterli görülmüş. Tabii şehirler başka…

            Bir başka tespitim mezarlıklar. Pek çok köyde mezarlık görmedim. Mutlak vardır da arka taraflardadır, yoldan görünmüyordur. Gördüğüm mezarlıklar ise muhteşem. Adeta mezarlıklar mermer tarlası… Hepsi muntazam, bakımlı ve göz alıcı mermer mezarlar… Pek çoğunun üzerleri mevsim çiçekleri ile bezeli.

            Karacaova yolundayız. Hızla ilerliyoruz. Karacaova Bölgesinin merkezi Aridaia bir diğer ismi Subotsko. Burası Mübadil Türklerin köylerinin bölgesi! Bu bölgenin kaplıcaları çok meşhur! Değişik yerlerden gelip kaplıcalardan yararlananlar var. Burası da temiz bir yer yer… Belediye binasına doğru yürüyoruz. Belediye Başkanı ve bir parlamenter karşıladı bizi. Parlamenter bahçede herkesle el sıkışarak Türkçe “Merhaba” dedi. Sonra Belediye binası merdivenlerine çıkıldı. Karşılıklı hediyeler verildikten sonra ana giriş önünde Aridaia Belediye Başkanı bir konuşma yaparak “Hoş geldiniz” dedi ve ilave etti “Kriz içindeyiz. Siz bu krizi atlattınız, bizde devam ediyor. Size ikramda bulunamıyoruz. Geçmiş günleri arkada bıraktık, o günleri hatırlamak istemiyoruz. Size dostluğumuzu veriyoruz”. Sonra Sarıyer Belediyesi Meclis Başkanı Hüseyin Coşkun gösterilen ilgiye teşekkür etti ve “Bir din adamının tarihe yazılmış şu sözleri çok önemli. Siyasetçi ve din adamları olmasa hiçbir problem ve savaş olmazdı. Güzellikler ve iyilikler ülkelerimizin ve insanlarımızın olsun” diyerek, sözlerini tamamladı. Sonra da sözü bir başkası aldı. Milletvekiliymiş ve Avrupa Parlamentosunda başkan yardımcılığı yapmış. Hoş bir konuşma yaptı. O da krizden, zorluklardan bahsetti. Bu konuşmalardan sonra Kaymakçalan dağlarını seyrederek yola koyulduk. Fuştan’a gidiyoruz.

 vadina_cinar           Fuştan Köyündeyiz. Bahçeköylü ve Gümüşdereli Mübadillerin göçtükleri köy burası. Yeşillikler içinde ve ağaçlıklar arasında mükemmel bir yer. Ana caddesi var. Hayli uzun bir cadde! Ortasından bir dere akıyor. Bu yıl yağmur az aldığından derenin suyu yok. Varsa da çok az. Ama dere çok mükemmel hale getirilmiş, derinliğine derin, etrafı yukarıdan aşağılara kadar betondan duvar haline getirilmiş. Caddenin sağı solu boydan boya halkın dolaşmasına çok müsait. Dere kenarları sağdan ve soldan aşağıdan yukarıya kadar tamamen devasa çınar ağaçları ile dolu. En azından yüz çınar ağacı var. Ancak yol kenarında bir çınar ağacı var ki sormayın gitsin, Nerden bakılsa 700-800 yaşlarında var. Çevresinin ölçülmesine olanak yok, zira yamru yumru. Sıralanan Çınar ağaçları ile bu devasa Çınar ağacını da fotoğraflayarak arşive attık.  Dört otobüs dağıldık köy içine… Çok büyük bir köy… Sağlı sollu pek çok dükkân, kafeterya, büfe var ama hepsi kapalı! Sadece küçük bir mahalle bakkalı (mini market) açık, nasılsa! Sokaklarda in cin yok… Hemen her evin bahçesi var ve bahçelerinde Trabzon/Batum Hurması var. Yaprakları dökülmüş, yemişleri dallarda alyans gibi parlıyor. Bunları da fotoğrafladık. Suat birden aramızdan kaydı gittik. Hayli sonra karşılaştık, içinde parası ve pasaportu bulunan çantayı kapısı açık olan otobüste unutmuş, onun peşinden gitmiş.  Dr. Ahmet Bekâroğlu ile köy sokaklarında gezindik, eski bir köy evinin fotoğrafını çektik. Tipik bir Karadeniz köy evi ama harap halde… Bulunduğumuz sokakta bir kadın gördük kapı önünde, heyecanla gezinenlere bakıyor. Bizden bir hanımla çat pat konuştular. Yan evdeki bir hanımı da yanına çağırdı… Onlar konuşadursun biz de işimize bakalım. Fuştan’da fazla kalıyoruz. Bir TV ekibi gelip çekim yaptı, bizim mübadillerle  Ara sokaktan çıkan iki delikanlı, tuhaf tuhaf yüzümüze bakıp, geçtiler yanımızdan… Bahçeköylü ve Gümüşdereli mübadillerin çocuklarını bu köyden toplamak hayli zaman aldı. Sanki dedelerinin, nenelerinin çocukluğunu yaşıyorlardı.

            Fuştan’daki tarihi Çınar ağacı herkesin sevgilisi oldu. Yüzlerce kare fotoğraf çekildi. Dr. Ahmet Bekâroğlu, Levent Pehlivanoğlu, yine fotoğraf çeken yakışıklı delikanlı (ismini öğrenemedim) ve Fatih Aksop, öğrenciler, hanımlar yüzlerce kare fotoğraf çektiler… Ağacın ön tarafına beş altı küçük Yunan bayrağını fotoğraf çekenlerden ve çektirenlerden kimse görmedi de Suat gördü! Zaten onun işi eğrileri tespit etmek, yanlışları ise yapanın yüzüne vurmak! Hacı Mehmet Bayraktar da olmasa aç kalacağız. Nereden aklına geldi de ekmek ve peynir aldı! Meğer Hüseyin Coşkun’la anlaşarak yapmışlar bu iyiliği! Otobüs hareket etmeden dağıttı nafakalarımızı az da olsa kemali afiyetle yiyiverdik.

Yarın Selanikteyiz.

Yazan: İbrahim Balcı

YUNANİSTAN GEZİ NOTLARI, SARIYER’DEN FUŞTAN’A.(1) İbrahim Balcı