Son Dakika Haberler

Yunanistan Gezi Notları-4-Sarıyer’e Dönüyoruz. İbrahim Balcı

Yunanistan Gezi Notları-4-Sarıyer’e Dönüyoruz. İbrahim Balcı
Okunma : 92 views Yorum Yap

yunanistan_sariyerSaat 11.30’u gösterirken Sarıyer’e gideceğiz. Buradaki adı Hrisavgi, yani Sarıyer. Ama Burasının bir adı da Langada Köyü. Doğru ifade etmek istersek şöyle diyebiliriz:  Langada köyünün Hrisavgi mahallesi.  Yahu köyün ismi Sarıyer olurda ilgi çekmez mi. Araştırıp durduk ve Mustafa Kemal’in bu köyde dünyaya geldiğini öğrendik. İyi ki yazmış kitabında Falih Rıfkı Atay, yoksa nereden öğrenebilecektik böyle olduğunu. Bu bölgenin önemi Mustafa Kemal’den ileri geliyor. Yani küçük Mustafa Kemal bu köyde dayısının tarlasında kargaları kovalıyordu. Israrla baktık havaya ve tarlalara bir tek karga görmedik. Demek isterim ki Yunan ordusunu ülkemizden kovduğu gibi çocuk yaşta da tarlalarına zarar veren kargaları tarladan kovmuş… O nedenle kargalar Langada’ya uğramaz olmuş (!)
Kavala yolundayız. Geldiğimiz yollardan geçiyoruz. Tekrar Büyük ve Küçük Volvi göllerini görüyoruz. Gündüz gözü ile tarlaları, ağılları seyrediyoruz. 14.35 de Kavala’ya girdik. Kavala deyince hemen aklımıza Kavalalı Mehmet Ali Paşa geldi. Düştük kayıtların peşine bir de ne görelim dev gibi bir asker ve politikacı. Osmanlı ordusunda iken Mısır Seferine Ordu ile gönderildi. Başarılı olunca kumandan yapıldı. Mısır Valisi Hüsrev Paşa’ya karşı düzenlenen ayaklanmadan yararlandı ve Mısır valisi oldu. Mısır’a yenilikler getirdi. Orduyu güçlendirdi. Osmanlı Sultanından habersiz işler yapınca dikkat çekti. Mısır’da Memluk egemenliğine son verdi. Arnavutluk isyanına katıldı. Yunanistan’da Mora’da başlayan isyanı bastırmak için görevlendirildi. Sudan’ı feth etti. Başarılar peşi sıra gelince Suriye Valiliğini istedi ama isteği reddedildi. Bunun üzerine Filistin’e saldırdı Akka’yı işgal etti. Osmanlı üzerine ordu gönderdi.  Şam ve Adana’yı aldı, Konya’da Osmanlı ordusunu yendi ve Kütahya’ya kadar ilerledi. Durumu iyi görmeyen Osmanlı Devleti antlaşma yapma yolunu seçti ve kendisine Mısır ile Suriye valiliği, oğlu İbrahim Paşa’ya da Cidde ve Adana valilikleri verildi.  Sonunda Mısır resmen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya bırakıldı ve Mısır Hidivi oldu. Yaşlılığında Padişaha bağlılığını bildirdi ama birleşme olmadı. İşte tanıdığımız Kavalalı Mehmet Ali Paşa bu. Böyle bir isme elbette ki şapka çıkarılır. Nitekim Kavalalı olması ile Kavalalılar haklı olarak övünüyorlar. Kente büyük ve çok önemli eserler bırakarak tarihi adını yazdırdı.  Kavala tertemiz bir şehir! Tepeden bakışta sanki Nalbantçeşmeden, Duatepeden, Havantepe’den boğazı seyreder gibi seyrediliyor. Caddeleri, sokakları tertemiz! Belediye önünde toplanıyoruz. Bizim otobüs tabii, diğerleri şehir içine dağılıyorlar. Belediye Başkanlık binası dış görünümü itibariyle harika! Ön meydanı bakımlı ve tertemiz! Burada bir görevli karşılıyor bizi arka avluya açılan kapıdan binaya giriyoruz. İlk görünüm hayal kırıklığı. Dıştan nefis görünen binanın içi berbat, bakımsız! Dökülmüyorsa da “Bana bakın, onarıma ihtiyacım var” der gibi… Toplantı odasına alınıyoruz. Belediye Meclisi toplantı salonu! U şeklinde uzun bir masa ve 25 30 kadar sandalye ve herkesin önünde bir mikrofon. Uçta başkanlık… Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç, Kavala Belediye Başkan vekili, onun yanında da Kültür İşlerine bakan Belediye Başkan yardımcısı! Şükrü Beyin yanında bir de 30-35 yaşlarında bir delikanlı. Tercüman olarak bulunuyor. Arka tarafta iki görevli! Başkan yardımcısı konuştu. Tercümanın ifadesinden anladığımıza göre mükemmel bir konuşma yaptı. İki ülkenin kardeşliğinden, örf ve adetlerinin birbirine benzemesinden, aynı coğrafya da hemen hemen aynı kültürü paylaşmaktan, barıştan ve dostluktan bahsettikten sonra tek sorunumuz mali sıkıntı. Kriz bizi kasıp kavurdu. Siz atlattınız biz hala kıvranıyoruz atlatamadık ama atlatacağız. Zorluklarla boğuşuyoruz. Sizi bile yeterince ağırlayamıyoruz. Yüz bin nüfusumuz var, bir o kadar da sorunumuz var” dedi. İkinci olarak Kültür İşleri Başkan Yardımcısı konuştu. O da iki ülke arasında kültürel münasebetlerin çoğaltılması gerekliliğinden bahsettikten sonra Sarıyer Bel. Bşk. Şükrü Genç konuştu. Olayları kısa fakat öz cümlelerle izaha çalıştı. Her bakımdan iki ülke insanının birbirine benzediğini, aynı coğrafyada aynı kültürü paylaştıklarını, malı sıkıntılarının atlatılmasından memnunluk duyacaklarını ifadeyle, “Politikacılar, hükümetler ne yaparsa yapsınlar biz yerel yöneticiler birbirimize yardımcı olmalıyız. Biz Sarıyer olarak sizin ağabeyiniz sayılırız. Bizim nüfusumuz 400 bin. Sizden çok daha kalabalığız. Bizim de sorunlarımız var. Bunları halledeceğiz. Biz Kavala ile kardeş şehir olmak istiyoruz teklifimizi değerlendirin” dedikten sonra “Kardeş olduğunuz başka bir şehir var mı?” diye sordu. “Tekirdağ vardı ama henüz bir karar alınamadı” yanıtı verildi. Şükrü Bey “Siz bizim önerimizi değerlendirin” deyince Kavala Belediyesi Başkan Vekili “Partinin üst kademesinde görev yapanlar yerel yönetimleri rahat bırakmıyorlar ki, istediklerimiz yapabilelim” diyerek sıkıntısını ortaya koydu. Konuşmalardan sonra hediyeler teati edildi. Toplantı odasından birlikte çıktık. Yanıma gelen tercümana “Çok iyi Türkçe konuşuyorsun” dedim. “Ben Uludağ Üniversitesi Spor Akademisinde beş yıl okudum, Türkçeyi öğrendim” dedi.
Belediyeden ayrıldıktan sonra Güzel Midilli Lokantasında topluca yemek yenildi. Yemekten sonra Belediye Başkanımız Şükrü Genç ve Yardımcısı Hüseyin Coşkun, Mübadillerin Başkanı Hüseyin Sönmez Kavala Mübadilleri Derneğini ziyarete gittiler. Bu arada arkadaşlar şehre dağıldı. Kavala Kalesi, Kavalalı Mehmet Ali Paşa İmarethanesi, Su Kemerleri, Kilise ziyaret edildi. Biz bir grup, yani toplantıda bulunanlar buraları sadece uzaktan görebildik. Limanı dolaştık, balıkçıları gördük. Burada da gırgır takımları, trol çeken tekneleri, oltacılara ait küçük kayıkları gördük.  Tekneleri gördük de içlerinde insan görmedik. Sanki terk edilmiş halleri vardı!
Ben, Suat, Cihat ve Yusuf rıhtım üzerinde sohbet ederken, 70 yaşlarında bir adam üzerimize doğru geldi ve bir metre yakınımızda durdu. Dikkatlice bizi süzdü. Önce bana, sonra Suat’a, sonrada Cihat ve Yusuf’a baktıktan sonra “Merhaba” dedi. Biz de “Merhaba” dedik. “Siz Türksünüz” dedi. “Evet” dedim ve ekledim; “Yahu ne kadar güzel Türkçe konuşuyorsun”. “Yahu Biz Gölcüklüyüz. Anam babam oradan mübadil olarak geldiler. Bizim evde anam-babam ölene kadar hep Türkçe konuşuldu” dedikten sonra belki hırsından ve belki de imkânsızlığından olacak, önce eli ile takımlarını tuttu ve şöyle devam etti konuşmasına “Siz buraya takımları sevindirmek için geliyorsunuz. Yahu öyle gelmeyin, dedeleriniz, neneleriniz altınları nereye gömdüler, yerlerini öğrenin gelin onları arayın bulun. Bizimkiler buraya gelirken çok altın gömmüşler, öyle söylemişlerdi ama gidemedik, kaybolup gittiler”… Adam o kadar içten konuyordu ki kahkahalarla güldük ve Toka yaparak ayrıldık.
Artık dönüş başlıyor, yola çıkıyoruz. Otobüste oturuyoruz. İzzet Büyükyılmaz elinde broşürlerle geldi ve “Yahu hayret be bir kadın, bir kız resmen misyoner olarak çalışıyorlar” dedi. İndim arabadan ve kadının otobüs durağı bankına serdiği kitapçıklardan birer tane aldım. Türkçe teşekkür ettiler. Biraz baktım Yehova Şahitleri ile ilgili kitapçıklar. Yani Hıristiyan öğretileri! Misyoner olarak çalışıyorlar, mani olan yok. Zaten ortada hiç kimse de yoktu. Bizi görünce sokağa çıktılar anlaşılan.
Ayrıldık Kavala’dan… İyi ve güzel bir şehir! Biz hep önemli yerleri, merkezleri gezip durduk, sahil boyunda dolaştık. İzmit’e benziyor ama daha moderni… Sahil boyu gazino, meyhane ve balık lokantaları.
Yunanistan’ı terk edeceğiz. Bir şeyler almadan olur mu? En önemli şey dünyaca ünlü Kavala Kurabiyesi, 17.40 da imal edilen yerin yakınında bulunan merkeze gittik. Alış verişimizi yaptık ve yine yola koyulduk.
Tahsin Salihoğlu “Bizim eve uğrayabilir misiniz?” diye sormuştu. Ben de “Uğrarız” demiştim. Bel. Bşk. Şükrü Beyle de beraber iken Tahsin Salihoğlu bu isteğini tekrarlamıştı. Şükrü Bey uğrarız deyince nasıl gidileceğini bir kâğıda yazarak bana verdi. Bahçeköy’de otobüse bindiğimizden rehbere söylemiştik, Suat her müsait zamanda isteğimizi Mario’ya tekrarladı. Şükrü Beye hatırlattı. Ama ümidimiz yoktu. Vakit geçti, karanlık her yanı basmıştı. Üstelik Şükrü Bey kendi özel arabası ile gidiyordu, bizden ayrı ama bizi takip ediyordu. Bir süre gittikten sonra Rehber Mario ayağa kalkarak “Balabanlı köyüne gidiyoruz, 10-15 dakika kalacağız, fotoğraf çekilecek ve hemen yola koyulacağız” deyince müthiş sevindik. Yola saptıktan beş dakika sonra “İşte burası Balabanlı köyü” dedi ve arabadan indik. Tam cami önündeyiz. Hemen birkaç kare fotoğraf çektim. Bu arada araba ile bir adam geldi. Onu Tahsin Beyin evini sorduk. Anlamadı, İmamın oğluymuş deyince “İşte bu ev onun ama o evi satın aldık ve onardık ev benim” dedi. “Görmek isterim, kapıyı açar mısın” dedim. Nazlandı, belki de çekindi, “Geliyorum” dedi ve gitti. Üç beş dakika sonra geldi ve kapıyı açtı, içeri bahçeye girip fotoğraf çektim. Şükrü Başkan “Abi gel, bak kim geldi” diye seslendi. Döndüm bir adam. “Tahsin Salihoğlu’nun evini arıyoruz, kendisini tanır mısınız?” dediğim de “Yahu o benim en iyi arkadaşım! Onu unutabilir miyiz? Bize, camiye çok yardım etti, ama gelmiyor” dedi. Adam bize çok yakınlık gösterdi, fotoğraf çektirdik toplu halde.  Sormadan edemedim. Delikanlıya sordum “Adın ne?”, “Hüseyin Hakkı Mümin” dedi ve ekledi, “Bu da amcam”.” Çok iyi” deyip, amcasına döndüm ismini sordum büyük bir iştahla, yeğeninin aksine gülerek ve korkusuzca “Bana Hacıoğlu Ramadan Yusuf derler” dedi.  Eeee isimleri de öğrendik ya, az şey değil, Rum elinde hiç tanımadıkları kişilere adını sanını söylemek!
Artık dönüşe geçebiliriz. Yapacak tek şey yola revan olmak ve bir an önce gümrük kapısına ulaşmak. Saat 20.25 de Yunan Gümrük kapısına vardık. Pasaportlar verildi. Biraz sonra bir polis gelerek arama yaptı. Sonra da bagajdan iki üç valiz çıkardılar. Ben arabanın içinde ayakta idim, yanımda Emine Kaban vardı o da ayaktaydı. Şoför işaret ederek dışarı çıkın dedi. Ben yürüdüm arkamdan, bizim arkamızdaki koltukta oturan delikanlı geldi. Ön kapıdan inerken sol elimle trabzonu tuttum, sağ elimle de diğer trabzonu tutarken ne olduğunu anlayamadım adeta uçarak kafa üstü beton üzerine düşerken, arkadan bir el kolumdan öyle bir yakaladı ki adeta havada kaldım. Yavaş yavaş beni yere doğru bırakırken dışarıda olan Nasuh gelerek kalkmama yardımcı oldu. Müthiş bir kaza atlattım. Biraz sol el parmaklarım zedelendi, başka bir şey yok, yani ucuz atlattık olayı… Eeee olacak olan buydu işte! Ders verilecekse böyle verilir… Delikanlı “Yahu not alıp duruyor” dedikçe ben kızıyordum ama beni, o badireden kurtaran da bu delikanlı oldu. Adını sordum “Metin Adıgüzel” dedi. “Hakkını helal et” dedim… “Kendine iyi bak” diyerek ayrıldı bizden… Sarıyer’deyiz Acıbadem Hastanesi önünden indik otobüsten, gelen minibüsle evlere bırakıldık. Hacı Mehmet Bayraktar’a inceliği için elbette ki bir çay borcumuz olacak, sağ olsun, beni yalnız bırakmadı.
Rehberimiz Mario’nun anlattıklarına göre 2236 cami 3370 de çeşitli tarihi eserlerle Yunanistan’da 5600 tarihi eser mevcut. Bütün Balkanlarda Osmanlıya ait tarihi eser sayısı 10 binin üzerindeymiş… Olabilir, zira sayım yapmadık… Rehber de okuduklarını, öğrendiklerini söylüyor. Saygı duyarız.
Yunanistan’da iki sahil kentinde birkaç saat geçirdik. Selanik’te de Kavala’da da bir tane olsun martı görmedik. Geçtiğimiz köylerde de Karga’ya rastlamadık. Hayvanlar bizim geleceğimizi duymuş olmasınlar. Kaçış nedenleri bu alabilir mi acaba?
Yunanistan gezisi 4 otobüsle yapıldı. Yani en azından 140 – 150 kişilik bir grup. Tüm katılımcıları saymak zor ama örneğin bizim otobüste; Belediye Başkanı Şükrü Genç, Meclis Başkanı Hüseyin Çoşkun, Kültür Müdürü Filiz Coşkun, Belediye Meclis Üyeleri Hacı Mehmet Bayraktar ve eşi Hülya Hanım, Nasuh Aşantuğrul ve ağabeyi Cihat Aşantuğrul, Zabıta Müdürü Semra Kartal, İzzettin Büyükyılmaz ve eşi, Çiğdem Zeybek ve kızı, Nüvit Bey ve eşi, Personel Müdürü Feridun Topçu, Halkla İlişkiler Müdiresi Saadet Göne Ergenç, Suat Uysallar, Emine Kaban,  Bahçeköy Lozan Mübadilleri Derneği Başkanı Hüseyin Sönmez, Gazeteci Levent Pehlivanoğlu, Ali Çetin ve diğeleri…
Liselilerin yer aldığı diğer kafilede Dr. Ahmet Bekaroğlu, Beyhan Aksop ve eşi Fatih Aksop, Mustafa Yetiş, Sarıyer Vehbi Koç Vakfı Müdürü Maksut Balmuk, Çoşkun İnce, Şemsettin Karabulut, İbrahim Gül, İlksen Arıcan, Ayşe Özbalık, Mercan Bilgen, Uğur Kalender, T. Oğuz İnce, Çiğdem Hanım ve öğrenciler…
Yazıyı sonuçlandırmadan bir konuya değinmek gerekir. Her ne kadar aynı coğrafya paylaşılsa, kültür olarak iki ülke arasında benzeşme varsa da yine de büyük kültür farklılıkları var. Örneğin Yunanistan da tuvalet kültürü yok… Bu müthiş bir olay… Eğlenceyi çok seviyorlar, fırsatları olsa her günü eğlenerek, içerek, yatarak geçirecekler. Cumartesi ve Pazar günleri herkes evine kapanıyor, dışarıda bir Allahın kulunu görmek zor… Görünse bile tamamen tesadüf.  Otel ve lokantalar hariç bütün işyerleri kapalı. Sokaklar bomboş, merak ettim balıkçı teknelerinde bile adam yok ama hemen her semtte bir futbol sahası ve ayrıca pek çok halı saha var…
Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. Görülebilecek yerleri gördük ve sağ salim döndük…
Yazan : İbrahim Balcı