Son Dakika Haberler

Din, Bilim ve Davranış Normu -1- Mustafa Yetiş

Din, Bilim ve Davranış Normu -1- Mustafa Yetiş
Okunma : 99 views Yorum Yap

mustafayetis

Bilim ve din çatışır mı? Bu sorunun yanıtı, ‘bilimi’, ‘dini’ ve ‘çatışmayı’ nasıl tanımladığınıza bağlı olarak değişecektir. Bu tartışmayı salt bize özgü bir anomali olarak görmemeliyiz.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Kuran’ın yorumlanmasına katkı yapmak üzere bilim adamlarına çağrıda bulunarak, gerçekte bir çatışma olmadığını göstermeye kalksa da, bütün dinlerle bilimler arasında çatışma veya sürtüşme vardır.

Mesele Darwin’den ibaret de değil. Bilimsel çalışmaların önem kazandığı toplumlar başta olmak üzere, bütün toplumlarda gözlenen bir olgudur bu.

Çatışma, yöntemdeki ve dünyayı algılayıştaki farklı yaklaşımlarla başlar. ‘Dinin işlevi nedir’ sorusuna verilecek yanıt da son derece önemlidir.

Dinin iki önemli işlevi vardır. Birincisi, ölüm muamması, insanın evrendeki yeri ve konumuna ilişkin aydınlanma ihtiyacıdır. Bilimdeki gelişmeler ne olursa olsun, dinin bu birinci işlevi önemini her zaman koruyacaktır. Bilim ve beşeriyet ne kadar gelişirse gelişsin, ‘Nereden geldim, nereye gidiyorum?’ sorusu hep sorulacak ve hiçbir zaman da bu soruya bilimsel bir yanıt verilemeyecektir.

Ama dinin bu dünyaya ilişkin ikinci bir işlevi vardır ki, asıl saldırıya maruz kalan da odur:Çevreyi denetlemek!

Evet, dinin var oluş nedenleri arasında doğaya ve yaşam koşullarına karşı insanın verdiği mücadele de yer almaktadır. Teknolojinin fazla gelişmediği dönemlerde pek çok işi Allah’a havale ederdik: Hastaların şifa bulması, düşmanın püskürtülmesi, yağmurun yağması.. ve daha yüzlerce sorundan kurtulmak için yapılacak şeyler belliydi: Dua okunur, büyü ve sihir yapılır, din adamlarının ve kutsal güçlerin desteğini sağlamak için kurbanlar kesilir, geleneksel törenler düzenlenirdi. Dünya büyülü bir yerdi.

Birinci işlevle ikinci işlev arasındaki ilişkiyi sağlayan mekanizmayı da ‘ahlak düzeni’ olarak niteleyebiliriz. Ahlak, büyük ölçüde, gücün ve iktidarın nasıl kullanılacağıyla ilgilidir.Din adamları (ki eskiden çoğu kez aynı zamanda dinin her iki işlevini de yerine getirirlerdi) binlerce yıl toplumsal davranış kalıplarının (ahlakın) en etkin belirleyicisi oldular.

Ama bu tablo hızla değişiyor. Gün geçmiyor ki dinin getirdiği kuralları zorlayan, yeni kurallara gereksinme olduğunu gösteren bilimsel teknolojik gelişmeler olmasın.

Modernist bir yaklaşımla, ‘Bilim geldi, dinler sona erdi’ demiyorum. Fakat, bilim ve teknolojideki gelişmeler dinlerin işlevlerinde kısıtlamaya neden olmaktadır.

Hızla değişen bir dünyada, değişmeyen kurallarla yaşamaya çalışmak, sorunları çözmediği gibi, yeni sorunların da doğmasına neden olur.

Laplace’in Göksel Mekanik (Traite de   Mecanique Celeste) adlı yapıtını okuyan Napoleon, kitapta Tanrı’dan hiç söz   edilmediğini söyleyince; ünlü astronom, “Benim öyle bir hipoteze   gereksinmem olmadı,” diye karşılık verir.
Tanrı’ya inancın yersel   buyurganlara büyük güç sağladığı görüşünü taşıyan Napoleon’un bu yanıta   tepkisinin ne olduğunu bilmiyoruz. Ancak ünlü komutanla dönemin ünlü bilim   adamı arasında geçen bu konuşma teoloji ile bilim arasındaki ilişkiyi yalın   bir biçimde ortaya koymaktad

Din kapsamı geniş bir etkinliktir; dökeninde pisikolojik bir olaydır: Kişinin yüce bir varlığınanlayış, sevgi ve koruyucu gücüne sığınarak yalnızlık, korku ve yetersizlik gibi duygulardan kurtulma, yaşamına anlam bulma gereksinimlerini karşılamaya; ona erinç ve doygunluk sağlamaya yönelik inanç ve tapınma biçimlerinde oluşur. Bu yönüyle din, insan doğasına özgü kimi köklü “ruhsal” gereksinimleri yansıtmaktadır. Bir başka yönüyle din, kişilerin davranış biçimleriyle toplumsal ilişkileri düzenleyici kuralları içeren kurumsal bir dizgedir; belli bir ahlak geleneğini temsil eder.

Din değindiğimiz psikolojik ve sosyal işlevlerinde bilim-dışı bir etkinliktir; bilimle ters düşmesi diye bir sorunu yoktur. Ne var ki, dinin bilimle kesişen, ikisi arasında sürekli çatışmaya yol açan bir üçüncü yanı vardır. “Teoloji” diye bilinen bu etkinlik metafiziksel türden bir öğretiyi; evreni anlamaya, olup bitenleri açıklamaya yönelik kendine özgü bir “bilimsellik” savını içerir. Teolojide, Tanrı kavramını oluşturan koruyucu, sevecen, bağışlayan, vb. antropomorfik öğelerin yarı sıra, yaratan, düzenleyen ve bilen öğeleri büyük ağırlık taşır. Teolog evrene ilişkin tüm bilgilerin (hiç değilse, Tanrı’nın insan için yeterli gördüğü bilgilerin) kutsal kitapta verildiği savındadır. Onun gözünde “bilim” kutsal kitabı anlamak, yorumlamak, Tanrı’nın insan için öngördüğü öğretileri yaymak etkinlikleriyle sınırlıdır.

Oysa Laplace’in yanıtında dile getirilen bilim amacı, yöntemi ve sonuçları bakımından bu anlayışla bağdaşmaz bir etkinliktir. Bilim olgusal dünyayı, “dünya ötesi” bir nedene, Tanrı’ya giderek değil, olgusal nesne ve ilşkilere yönelik hipotezler oluşturarak açıklama yoluna gider. Deyiş yerindeyse, bilim bir bitmeyen “sınama-yanılma-yanılgıyı ayıklama” sürecidir: Yanılma, yanlıslanma olasılığına açıktır. Tanrı’yı üstü örtük de olsa dışlayan, sonuçları kutsal kitapların içerdiği mutlak doğrularla çelişen bilimin din için bir tehlike oluşturduğu teologların gözünden hiçbir zaman kaçmamıştır. Nitekim ilk çağlardan günümüze dek teologların sanat, ethik ve felsefede yeniye açılma girişimleri gibi, bilimi de sınırlama, sindirme, dahası yok etme yolunda ellerindeki tüm olanakları kullanmaktan geri kalmadıklarını görüyoruz. Bilim tarihi, özellikle bilimlerin başlangıç dönemlerinde yer alan teolojik baskıların çarpıcı örnekleriyle doludur

 

Burada amacımız, teolojinin “bilimsellik” savını irdeleyerek din ile bilim ilişkisindeki temel soruna -açıklık getirmektir. Ancak daha önce örgütsel dinin bilime karşı tarih boyunca sürdürdüğü baskı, yıldırma ve yok etme girişimlerine kısaca değinmeyi yararlı görmekteyiz.

Bilimin gelişmesi kimi kültürel koşulların, bu arada özellikle doğayı anlama ve denetim altına almaya yönelik belli bir düşünce ortamının oluşmasına bağlı kalmıştır. Bu ortamın oluşmasına başlıca engelin geçmişte olduğu gibi bugün de teolojiden geldiği kolayca yadsınamaz. Modern bilim teolojiye karşın bir gelişmedir. Teoloji dinsel metafiziktir; evreni Tanrı kavramına dayanarak anlamlı kılma, açıklama girişimidir. Teolojik açıklamayı bir tek fırça vuruşuyla resim yapmaya benzetebiliriz. Tanrı kavramı öylesine geniş ve yüklü tutulmuştur ki, açıklama kapsamı dışında kalan hiçbir olgu gösterilemez. Bilimin ortaya çıkışı, her şeyi açıklayan bir kavramın aslında hiçbir şeyi açıklamadığı gerçeğinin sezinlemesini beklemiştir. Teoloji ileri sürüldüğü gibi evrensel doğruları içeren bir bilim olsaydı, ona ters düşen yeni bir bilimin etkinlik kazanmasına olanak olabilir miydi?

Bir başka nokta da şu: Bilim ile din arasındaki çatışmanın başlangıçtan beri tek yönlü bir tepkiden, teolojinin “doğrulan” tekelinde tutma, insan düşüncesi üzerinde kurduğu egemenliği koruma kaygısından kaynaklandığını görüyoruz. Bilimle dinin tarih boyunca karşılıklı etkileşim içinde olduğunu vurgulayan seçkin bilim tarihçisi Sarton, din ile teolojiyi birbirinden ayırarak şöyle demektedir: