Son Dakika Haberler

Masumiyet Müzesi

Masumiyet Müzesi
Okunma : 158 views Yorum Yap

İnternetin en çok okunan Türkçe edebiyat ve eleştiri sitesi Sabit Fikir, haziran sayısında edebiyata kültür-sanat penceresinden bakmayı sürdürüyor. Dergi, bu ay edebiyat dünyasının heyecanla takip ettiği Masumiyet Müzesi’ni sanat eleştirmeni Evrim Altuğ’un kaleminden aktarıyor. “Masumiyetin Üç Katı” isimli kapak çalışması, Altuğ’un roman-müze ilişkisi ve müzeye ilişkin notlarının yanı sıra Jale Parla’nın Sabit Fikir’e özel izniyle, Masumiyet Sempozyumu’ndaki sözlerinden oluşan alıntılarını da içeriyor.

“İnandığın gerçektir” üst başlığıyla açılan kapak çalışması, zıtlıkların kanlı bıçaklı olduğu sayılı coğrafyalardan biri olan Türkiye’de, masumiyeti lezzetli bir acıyla sorgulatıyor. Evrim Altuğ’un her yönüyle ele aldığı çalışma, geçmişte “siyah bandın” simgelediği “kadın” kavramına ilişkin anektodları da satır aralarında barındırıyor.

Kapağını Dünya Atay’ın çizdiği çalışmada, Masumiyet Müzesi Sempozyumu’ndan izlenimler ve Prof. Dr. Jale Parla’nın etkinlikte yaptığı çarpıcı sunuma ilişkin notlar yer alıyor.

Ilk kez TV eleştirisi: Sabit Fikir artık beyaz cama da dokunuyor!

Sabit Fikir haziran sayısında sadece edebiyata dokunmuyor. Sanatın her alanında varlığını hissettiriyor. Bu sayıdan itibaren Sabit Fikir’de her ay “gerçekçi” TV eleştirileri okurlarla buluşacak. İlkini Ayşe Çavdar’ın yazdığı TV eleştirilerinde konu, Galip Tekin’in çizdiği öykülerden televizyona aktarılan “Acayip Hikayeler”.

Bu senenin merakla beklenen isimlerinden olan Morrissey’i Merve Erol’dan ve aykırı işlerin aranılan ismi Berkun Oya’nın kendi el yazısıyla yazdığı notlarla önerdiği kitabını “Keşfet” bölümünden okumak mümkün.

Sabit Fikir haziran sayısının gözden kaçırılmaması gereken konuları bunlarla sınırlı kalmıyor. Romain Gary’nin “Onca Yoksulluk Varken” romanının Tiyatro Kare uyarlamasını Yaşam Kaya, Kutluğ Ataman’ın 18. İstanbul Tiyatro Festivali için hayata geçirdiği Sılsel: Türkiye’ye Yazılmış Mektuplar Projesi’ni Elif Ekinci yazdı. Nuri Bilge Ceylan’ın 25 yıllık yol arkadaşı Mehmet Eryılmaz’ın “Söyleşiler” kitabı ise Özgün Uçar’ın penceresinden Sabit Fikirli’lerle buluşuyor. Öte yandan Hasan Cömert’in Karin Karakaşlı ile yaptığı söyleşi “vicdan” kavramını baştan sorgulatıyor.

Kararsız Okur’un konuğu Orhan Pamuk

Aysu Önen Kararsız Okur’da bu ay Orhan Pamuk’u konuk ediyor. Sedat Girgin’in resimlediği yazıda, “Orhan Bey ve kitapları” ile edebiyatın derinine iniliyor. Sabit Fikir’in kitap eleştirilerinde bu ay,”1Q84”le Murakami, “Öteki Dünya” adlı romanıyla Savinien Cyrano de Bergerac, “Özgürlük”le Jonathan Franzen; Christopher Isherwood’un “Hoşça Kal Berlin”i; İrem Karabaş’ın “Tanrı Mandalina Ağacına Tırmanınca” adlı öykü kitabı, Enderunlu Fazıl’ın “Zenanname”si, Barış Müstecaplıoğlu’nun “Şamanlar Diyarı” adlı romanı var.

Her ay olduğu gibi 30.000 adet basılan Sabit Fikir’de bu ay A. Ömer TürkeşYenal Bilgici, Selçuk Uygur Ayşe Düzkan, Hayati Romanküçük İskender ve Aysu Önen gibi pek çok ismin eleştiri yazıları okunabiliyor.

Oylum Yılmaz‘ın Şahane Bir Kitap, Elif Tanrıyar‘ın Kelebek Etkisi, Ceyhan Usanmaz‘ın Gölgede Kalanlar, Sibel Oral‘ın Okuma Listeniz ve Mert Tanaydın‘ın Dünyadan adlı köşeleri de Sabit Fikir’in haziran sayısına hayat veriyor!

Idefix ve Prefix’le ücretsiz

Kapak illüstrasyonunu Dünya Atay’ın yaptığı dergide, edebiyat ve yayıncılık dünyasından haberler ile düşünce özgürlüğü ihlâlleri de yer alıyor.

Yayın yönetmenliğini Elif Bereketli‘nin yaptığı Sabit Fikir’in matbu haline Idefix ve Prefix siparişleriyle; dijital versiyonlarına ise Turkcell Dergilik’ten, Idefix Kitaplık uygulamasından ve www.sabitfikir.com adresinden ulaşmak mümkün.

Evrim Altuğ’un hazırladığı “Masumiyetin Üç Katı” dosyasından bir bölüm:

Masumiyetin üç katı

Yazar Orhan Pamuk’un son romanıyla aynı adı taşıyan ve 10 yılı aşan hayalini görünür kılan ‘Masumiyet Müzesi’, İstanbul Çukurcuma’daki 1897 tarihli eski bir Rum yapısı olan tarihi, üç katlı ‘Bruckner Apartımanı’nda (romandaki namı diğer, Merhamet Apt.) kültür ve sanat dünyasının ilgisine sunuldu. Bilindiği gibi, Pamuk bugüne dek altmış dile çevrilen romanında, Kemal’in sevgilisi Füsun’un eşyalarını nasıl topladığını ve onları müzeye hangi mantıkla yerleştirdiğini anlatıyor idi.

Modernitenin post-modernite ile kanlı bıçaklı olduğu sayılı coğrafyalardan biri olan Türkiye’de, yazarın bu romanı ortaya koyduğu süreçte maruz kaldığı türlü maddi manevi krize rağmen, Masumiyet Müzesi’nin yine de ‘bir umutla’ açılmış olması, mevzubahis her iki taraf kavramın da masumiyetini sorgulamamızın önünü, lezzetli bir acıyla açıyor desek, yanlış olmaz sanırız.

Tabii, masumiyet, anlam bağlamında bugün özellikle ağır kapitalizmin getirdiği sosyal yabancılaşma ve devletin yarattığı ürküntünün bireyde gebe bıraktığı siyasetsizleştirme ve kişiliksizleştirme, hatta bireyi mallaştırma krizi üzerinden, tekil katmanda çoktan beri yitirilmiş bir şey olduğu için, bu mevhumun müzesinin (hatta kinayeli bir gönderme ile metaa / ‘türbesi’nin de denebilir) açılıp, temsil ettiği değer ve şeylere melankoli ile inananların mekana akın etmesine, zaten şaşırmamak gerekiyor.

Bir defa, başlıbaşına Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Pamuk’un kendisi bile, bugünkü Türkiye için çok şey ifade ve vaat ediyor. İstanbul’a olan hayranlığını her fırsatta yazarak (İstanbul kitabı – İletişim Yay.) ve görüş vererek ifade eden Pamuk, (inandığı değerler sınırında) ülkesinde İnsan Hakları ve evrensel demokratik değerlere ters düşebilecek her vukuatın mağduru olagelmiş köken ve bunlara mensup bilumum bireyin ödünsüz savunucusu olarak, ‘aydın’ tavrını, bugün kelimenin tam manasıyla canı pahasına sürdürüyor.

Pamuk’un, kalp kırmızıya boyalı Masumiyet Müzesi, adeta nazlı, dokunsanız şangır şangır size boşalacak çıtkırıldım bir kilit sandığını çağrıştırıyor. Pamuk, bu sandığın içinde, okurlarının sadık zekası refakatinde birçok farklı kapıya açılası pek çok antropolojik anahtar saklıyor. Bu sandığın kılıfı da, kendisi, yani yazarın romanı. Böyle dememizin bir başka nedeni daha var. Bu nazik yapının, aslında son derece sağlam bir altyapısı da mevcut aslında: Müze, bir deprem bölgesi olan İstanbul’da kurulması nedeniyle, mimar ekibinin itinası sonucu raylı sistemler üzerine sağlamca inşa edilmiş. Olası bir ziyana karşı, müzede sergilenen her objenin sigortasını sağlayacak düzeyde ciddi bir bilgi bankası bulunuyor. Yine, Pamuk’un, müzedeki belli başlı nesnelerin tıpkı yapımlarını, meraklıların koleksiyonuna katacağı yönünde iddialar bulunuyor.

Pamuk, tümüyle kurgusal (hadi önerelim, metafizik?) bir malzeme üzerine ‘materyalize’ ettiği, romanın sarı kanaryası Limon’u dahi unutmadığı, ‘Vim’li, tarihi cikletli, Ankara Ekspres’li Masumiyet Müzesi’nin kapılarını açarken, bilim-kurgu filmlerinden olma bir ‘zaman ve mekan tüneli’, hatta yine kitaptaki Kozmonot köpek Layka’dan ödünç bir gözle benzetelim, spiral, sarmal, galaktik, uhrevi bir duygu hortumu inşa etmiş oluyor.

Bu tünelin yarattığı hissi cereyan ve heyecan ise, ilk elde, geçmiş, bugün ve gelecek arasında türbülansa giren okurun yaşadığı ‘euphoria’ ve beraberinde gelen duygusal farkındalık olarak bizlere geri dönüyor.

Müzeyi, duruş ve zamanlaması açısından daha içeriden, içeride anlamak için, romanı, dahası Kemal’in fikirlerini okumak ise, en pratik yöntem elbette. Kaldı ki, müze içinde tasarlanan ve birden fazla dile sahip roman örnekleri ve oturma birimleri, bunun en sevimli delili.

Bu gereksinime örnek vermek gerekirse, 578. sayfada, Kemal’e göre,

“…Batı’daki müze modasını gören bizim kültürsüz, güvensiz zenginlerimiz, korkarım onları taklitle, lokantalı modern sanat müzeleri açmaya heves ediyorlar. Oysa resim sanatında milletçe bir bilgimiz, zevkimiz ve hiçbir yeteneğimiz yoktur. Türk milleti kendi müzelerinde Batı resminin kötü taklitlerini değil, kendi hayatını seyretmeli. Bizim müzelerimiz, zenginlerimizin kendilerini Batılı hissetme hayallerini değil, bizim hayatımızı göstermeli…”

Romanda yer alan kroki ve armağan edilen tek girişlik sembolik bilet, ışığa dönen pervaneler gibi biçare tutkulu Pamuk okurları için, romanın temsil edip özlettiği şeylerin üstlendiği tüm değerleri daha da hakikileştirmeye yarıyor.

Romanı için, eserin ‘muse’u / ilham perisi Füsun’a aşık Kemal üzerinden birçok müze ve ‘çöp ev’e dair gözlemde bulunduğu (yine romandan) anlaşılan Pamuk’un bu tavrındaki asıl romantiklik, sanırız bu tecrübenin ‘ilk ve son’ olma haliyle kendini gösteriyor.

Pamuk, romana teğellenen sembolik ‘tek bilet’le, yaşam için çok basit ve derin bir metaforu elimize bırakıyor: “Yaşam, ilk ve son kez yaşanacak kadar masum, biricik, bireysel ve unutulmaz bir tecrübedir.” Naçizane en çok takıldığım nokta, bu biletin niçin ‘çok girişli’ olmadığı ya, bu başka bir dertleşme konusu diyebilirim. Müzeye çoklu giriş çıkış demişken, yazar, müzenin ‘iç organları’nı oluşturan ve aynı zamanda romanın seksen üç bölümünü ortaya koyan eşya / hatıra yerleştirme kutularından kimilerini, şimdilik kırmızı perdecikler arkasında saklamayı tercih etmiş. Bu, müzeyi ilerleyen zamanlarda yeniden ziyaret ve merak etmemiz için sevimli afrodizyak kırmızısı birer vesile olarak dikkat çekiyor.