Son Dakika Haberler

ÇENGELKÖY’ÜN ZERZEVATI, KUZGUNCUK’UN HAŞARATI

ÇENGELKÖY’ÜN ZERZEVATI, KUZGUNCUK’UN HAŞARATI
Okunma : 205 views Yorum Yap

davutTanzimat Fermanı ve Cumhuriyet’in kuruluş yılları arasında, İstanbul’da doğup büyümüş, takım elbiseli, kravatı boynunda, bastonu elinde, eşiyle kolkola; Osmanbey’de, Bağdat caddesinde yürüyüşe çıkmayı alışkanlık edinmiş insanlara İstanbul beyefendisi denilirmiş. Adab-ı muaşeretten nasiplenmiş, sahip olduğu yüksek kültür düzeyi; yapmacıksız hal ve tavırlarıyla, giyim kuşam tarzıyla, konuşmasıyla heryerde kendini belli eder, insanların beğenilerine mazhar olurlarmış. İstanbullu olma bilincine sahip bu kimseler, kelimeleri özenle seçer, İstanbul Türkçesi konuşur, kötü bir söz söyleyip başkalarını kırmaktan korkarlarmış. Küfür, argo nedir bilmez, kibarlıklarıyla hayranlık uyandırır ve her daim sinek kaydı traşlı görünmeye özen gösterirlermiş.

    “Bir gün Şirketi Hayriye Müdürü …. Bey, Boğaziçinde işleyen bir vapurun kaptanına sık sık gecikmesinin sebebini sorar! Aldığı cevap;

_’Muhterem Müdür Beyefendi, malûmaliniz Çengelköy’ün zerzevatı, Kuzguncuk’un haşeratı, Beylerbeyi’nin teşrifatı bir türlü bitmiyor ki, vaktinde gelebilelim. Vapur Beylerbeyi’ne uğrayınca daha iskelede herkes birbirine:

_’Efendim reca ederim zatıaliniz buyurun lütfen! demeye başlıyor.

_’Estağfirullah efendim, ne demek, önden zatıaliniz buyurunuz!

_’Hakipayinize iltifat buyuruyorsunuz, ne haddime efendim, bendenize zatıâlinizden önce binmek yakışır mı?’

_’İşte böyle bu şekilde gecikiyoruz, muhterem beyefendi.”       

      Eski İstanbul insanının günlük yaşamından aktarılan bu söyleşi konuyu kısaca özetliyor aslında. Yüz yıllarca senenin birikimiyle oluşan, istanbul’a istanbul olma özelliğini veren büyülü gizem; gün batımında ortaya çıkan gölgelerin, boğaz manzaralı İstanbul siluetinin arkasından bizlere el sallıyor. Hayatı severek yaşama isteği, doğaya, insana değer verme ve diğer bir çok güzel ortak alışkanlık; çağımızın tek gerçeği hızlı değişime ayak uydurarak günümüz İstanbul insanı için teferruattan öte, fantaziden başka birşey ifade etmiyor. İstanbul’da yaşayan bir çok insanın hatırlamadığı, deyim yerindeyse bi haber olduğu, unutulmuş, bahsi açıldığında kaf dağının ardını anlatan masallara dönmüş bir konudur; Kendini koruyabilerek bu günlere ulaşabilen bir kaç İstanbullu, kendi iç dünyalarına çekilerek, yelkenlerini zaman rüzgarıyla doldurup maziye doğru çizilen rotasında,hızla kaçınılmaz sona giden geminin  en son yolcularını oluşturuyorlar..

     Nezakette kadınların, erkeklerin önünde geldiği o günlerde; güzellikten önce nezaket, nezafet,letafet ve kabiliyet aranırmış. Bir de doğru ve düzgün konuşma! Bu yüzden İstanbullu hanımlar son derece ölçülü, yerli yerinde konuşmaya dikkat eder, şimdikiler gibi bağırıp çığırmazlarmış! Öte yandan İstanbul, bey ve hanfendileri imkânları nispetinde şık giyinirler; başlara fes takılsa ya da hanımlar türbanla örtse bile, saçlar mutlaka özenle taralı olurmuş. Bilgili ve görgülü olmak bir zaruret hasıl edermiş. Nezaket kurallarına, çok (söylemeyi sevdikleri o kelime ile söylersek, “ihtimam”)özen  gösterirlermiş. Karşılarında kim olursa olsun asla küçümsemez, her yaştan, her sınıftan insana saygılı davranırlarmış. Dayılı, amcalı, babalı değil, efendimli olurmuş konuşmalar. Kibiri, böbürlenmeyi sevmez, bu yüzdende söze “BEN” diye söze başlamaz, “Bendeniz” demeyi tercih ederlermiş; “Bendeniz, köleniz, cariyeniz, hâki payınız vs. Son derece mütevazi, kültürlü ve bir o kadar da görgülü insanlarmış.

     Eşlerinden saygıyla söz ederler, Bizim hanfendi, ya da cariyeniz hanımefendi şeklinde ifadeler kullanırlar, Anne ve babalarından “Bizim moruk”,”ihtiyar”, hatta “Anne, baba” diye söz etmez “Hanım annem, Efendi babam, Bey babacığım” diyerek hitap ederlermiş! Bağırarak konuşmaz, asla ıslık çalmaz, seslerinin tonunu muhataplarının duyacağı şekilde ayarlayarak konuşurlarmış. İstanbul insanı konuşma dili, terbiyesi ve nezaketi ile ünlüymüş. İnsanlar terbiye ve nezaketleriyle değer kazanırmış. İstanbul’un meşhur külhanbeyleri ve tulumbacıları (itfaiyeci) dahi terbiye ve nezaketi elden bırakmazlarmış. İstanbullu olmanın kendine has özelliklerinin başında, İstanbul terbiyesi ve kültürü en önemli olanmış.

      İstanbul’a yolu düşen yabancı gezgin ve gözlemcilerin gözünde, İstanbul, insanına ait övgü dolu tespit ve sözleriyle; günümüzde batılı ve yabancı insanların, hakkımızdaki düşünceleri ile karşılaştırdığımızda  ortaya çıkan tablo; O eski kültürlü ve güzel insanların artık aramızda olmadığının belgesidir.

     Meşhur Fransız gezgin Dr.A.Brayer şunları söylüyor:

 “Türk halkının üstü başı çok temizdir. Hâl ve tavırlarında büyük bir asalet, yüzlerinde tatlı bir sükûnet ve nezaket vardır! Konuştukları dil hoş ve ahenklidir. Sohbet edenlerin ifadeleri veciz, telaffuzları tertemizdir! Tebessümlerine incelik, el hareketlerine zarafet ve sadelik hâkimdir.

      Dr.A.Brayer, hayranlıkla devam ediyor;

 “Yabancıları en çok hayrette bırakan şey, birkaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umumiyetle sözünü kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene dek sabreder. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle savunurlar. Söylenen sözlerde herhangi bir fenalık, koğuculuk, iftirâ gibi kötülükler ve edebe aykırı lâubâlilikler yoktur.”

     Sözü Avrupa’da eşine rastlanmayan bir konuya getiriyor;

 “Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riayet, hayal edilemeyecek bir nezâket içindedir. Diyebilirim ki Osmanlı ve İstanbulluların ahlâkî hususiyetleri, insanı âdeta, büyüler. Yürüyüşlerinin serbestlik ve ihtişamı, misafir kabullerindeki güler yüzlülükleri ve nihayet selâmlığa girip çıkarken riayet ettikleri kurallarının zarâfeti karşısında hayran olmamak elde değildir.”

     Tanınmış yazar Edmondo de Amicis ise İstanbul halkını şöyle anlatıyor:

 “Tetkîk ve tespitlerime göre, İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nazik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrinin en ıssız sokaklarında dahi bir yabancı için hiç bir hakâret ve zarara uğrama tehlikesi yoktur. Hatta namaz vakitlerinde bile camileri gezmek kabildir! Bu ziyaretlerde bir yabancı, kiliselerimizi dolaşan bir Türk’ten daha çok hürmet ve riayet görebileceğinden emîn olabilir. Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla meraklı bir bakışa bile hiç bir zaman tesadüf edilmez. Kahkaha sesleri gayet nadirdir. Sokakta kavga eden ayak takımı da enderdir. Kapılardan ve pencerelerden hiçbir zaman kadın sesi aksetmez.”

      Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, şu hükmü veriyor:

 “Haksızlık, mürabahacılık(tefecilik), inhisarcılık(tekelcilik) ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür. Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.”

      Şimdikinin aksine, eski İstanbul sokakları genel olarak sakin ve her yer güven içindeydi. İnsanlar günün her saatinde istediği yere hiçbir endişe duymadan gidebilirdi.

      İngiliz sefiri Sir James Porter 1740’ların İstanbul’unu şöyle tasvir ediyor:

 “Gerek İstanbul’da, gerekse İmparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiç bir tereddüde imkân bırakmayacak şekilde isbat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır.”

     “Çevreyi kirletmek ise bir Avrupalı alışkanlığıydı. İstanbullu, yerlere çöp atmaz, ortamı kirletmezdi (Burası bayağı ilginç)hatta,’AĞAÇLAR ZİKREDER DÜŞÜNCESİYLE, AĞAÇLARI YEŞERTMEYE ÇALIŞIRLARDI’… Kurak günlerde ücretli adam tutup sokaktaki ulu çınarları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yaparlardı.”

     İstanbul insanı asla yere tükürmezdi. Kimi batılı gözlemci, sırf yere tükürmedikleri için Türk insanını eleştirir;

 “Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bu yüzden saçlarında sakallarında bir hararet oluşurak, zamanla saçlarının, sakallarının, hatta kaşlarının dökülmesine sebep olur.” (Count de Marsigli 1691).

      İstanbul insanının üstün bir ahlâk anlayışı vardı. Türkiye Seyahat nâmesiyle meşhur Du Loir 1650’lerde şunları yazıyor;

 “Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir!”

      Elisee Recus 1880’lerdeki durumumuzu anlatıyor:

 “Türklerde ki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır. Türk ve Rum’ların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o ev bir Türk evidir.”

     İstanbul insanı güzel konuşur, derdini kestirmeden anlatırdı. Sözü gereksiz yere uzatmaz, zamanın deyişiyle “israf-ı kelam” (kelime israfı) etmezdi. Ayrıca konuşanın sözü asla kesilmezdi. İfadeleri gâyet zarîf ve düzgündü. Sohbet edenlerin aralarındaki uyumu ve sevgiyi gören Charles Mc.Farlane, şu kelimeleri yazmaktan kendini alamaz:

 “Bu halkın konuşması, bütün diğer halklara örnek olabilecek kadar güzel ve mükemmel!”

      İnsanların çoğunluğunun cahil, kültürlü ve okur yazar insan bulabilmenin neredeyse imkansız olduğu Osmanlı dönemi; kendi yaşam standardını oluşturarak batılıların beğenisini kazanır. Dönemin Osmanlı insanı hakında günümüze kadar ulaşan methiyeler dizerler, insanın gururunu okşayan, onur veren güzel sözler söylerler. Okur yazar insan nüfusu yüzde seksenleri aşan Türkiye Cumhuriyet’i, günümüzde çok ağır eleştiri ve hakaretere uğruyorsa eskisi gibi kaliteli yurttaşlara sahip olmamasındandır. Olayın en büyük suçlusu sistem bizi şöyle eğitmedi böyle eğitti mantığıyla kendini kandıran bizleriz. Ve bu mantık bizi bir yerlere getirmeyeceği de yeteri kadar açık. Unutmadan insanın en büyük öğretmeni yine kendisidir, en büyük derside yaşadıklarından çıkarır.

 

DAVUT ALTINBAŞAK