Son Dakika Haberler

Kim bu kahrolası liberaller? Oya BARDAR

Kim bu kahrolası liberaller? Oya BARDAR
Okunma : 224 views Yorum Yap

Liberal veya liberallik, bizdeki bazı çevrelerin, cehalet veya kötü niyetle kullandıkları anlamda bir küfür veya aşağılama değildir. Birine, “bırak o liberali” dediğinizde, aslında “bırak o özgürlükçüyü” demiş olursunuz
Kendini solda konumlandıran, sol adına konuştuğunu iddia eden, genel olarak ulusalcılar diye adlandırılan, kendi düşünce ve doğrularının dışındaki her düşünceyi ve kişiyi ihanetle itham edip şu veya bu şekilde itibarsızlaştırmayı âdet ve meslek edinmiş bir çevre var. Saldırı silahlarından biri, sövgü niyetine kullandıkları “liberal” sözcüğü veya kavramı.

Ne zaman farklı sınıfsal, siyasal, ideolojik çevrelerin dirsek temasında bulunmaları, demokrasi paydasında bir araya gelmeleri söz konusu olsa, iktidar blokundan gelen “hain”, “terörist”, “illet ittifakı” salvolarına, ulusalcı sol fanatiklerin “hain liberaller” çığlıkları eşlik ediyor.

Son olarak; T24 yazarlarının CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı İmamoğlu ve diğer parti yetkilileriyle bir yemekte buluşup kendilerine sorular yöneltmeleri, sohbet etmeleri, bu çevrelerin feveranına neden oldu. Bunlara göre T24 Kılıçdaroğlu’nun birlikte görünmemesi, muhatap almaması gereken liberal hainlerin yuvalandıkları yerlerden biri. Ulusalcı çevreden bir yazarın 2014 sonunda yayımlanmış “Liberal İhanet” adlı kitabında, T24 şöyle tanıtılıyor: “…uzun süre Cemaatin ve polis istihbaratının operasyon araçlarından biri olarak kullanılan T24 adlı internet sitesi…” Kitapta ipliği pazara çıkarılmaya çalışılan “liberal hainler”e gelince, birkaç ad öne çıkıyor: Murat Belge ile Hasan Cemal başı çekiyorlar, Ümit Kıvanç’tan Ufuk Uras’a bir dizi isim ardından geliyor. Perinçek­-Aydınlık gazetesi çevresinin, odatv’nin, bir kısım Sözcü ve Cumhuriyet yazarının hedeflerinde yine onlar ve benzer kişiler var.

Bu çevrelerin baş düşman belledikleri Murat Belge’nin, sofrada Kılıçdaroğlu’nun yanında oturması, Hasan Cemal’in, Aydın Engin’in o masada yer alması, eleştirel kafalı, özgürlükçü, demokrat bir dizi yazarın varlığı bu çevreyi fena halde huzursuz etmişe benziyor. Demirtaş’ın Devran kitabının okuma tiyatrosuna birlikte katılan kadınların yarattığı tedirginliğin, CHP’lilerin T24 yazarlarıyla bir akşam yemeğinde buluşmaları sonrasında hem iktidar medyası kalemşörlerinde hem de “ulusalcı” olarak nitelenen çevrelerde öfkeye dönüştüğü anlaşılıyor.

Neden?
Nedeni açık ve basit: Farklı ideolojik-siyasal kesimlerden, farklı inançlardan, kimliklerden, düşüncelerden gelenlerin demokrasi, hak, adalet, özgürlük paydasında buluşmalarından rahatsız oluyorlar. İktidar blokundaki rahatsızlığı anlamak mümkün; ama kendilerini solda konumlandıranları, tek adam rejimine, faşizan gidişata, ülkenin içine sürüklendiği bunalımın mimarlarına karşı olduklarını iddia edenleri anlamak mümkün değil. En azından ben anlayamıyorum. Faşizme, diktatörlüğe, toplumun cepheleştirilmesine, sosyal dokunun çürümesine, cumhuriyetin temel değerlerinin aşındırılmasına karşı olanların birbirlerini yok etmeye çalışmaları yerine en azından demokrasi paydasında buluşmaları, bu yıkıcı ve son derece tehlikeli dönemi aşmak için demokrasi bloğunun parçası, bileşeni olmaları gerekmez mi?

Kılıçdaroğlu’nun bir süredir gerçekleştirmeye çalıştığı (bence geç kalmış ve hâlâ yeterince cesur olmayan) toplumun farklı kesimleriyle konuşma, buluşma çabasından neden rahatsızlar? İlk aklıma gelen, aralarından bazılarının benim bilemeyeceğim odaklar veya siyasetler adına misyon sahibi olmaları. Aralarından bazıları belki böyledir ama kimilerini de tanıyorum, böyle bir şeyi onlara kondurmak istemiyorum. Belki benim naifliğim ama daha çok: sol’u, hatta sosyalizmi devletçi, izolasyonist, militarist, tekçi bir kalkınma modeli olarak kavradıklarını, ulus devletin Türk unsuru üzerine inşa edilmeye çalışıldığı 1920’lerin 30’ların asker-sivil Kemalist kadro egemenliğinin özlemini çektiklerini, kendilerini bu kadronun elitist parçaları, o iktidarın parçaları olarak gördüklerini, yaşanmakta olan toplumsal değişimin kendi kalıpçılıklarını sarsması karşısında reaksiyoner konumlara savrulduklarını, iktidar kaybı karşısındaki çaresizliklerinin öfkesiyle saldırganlaştıklarını düşünüyorum.

Kendileri gibi düşünmeyen demokrat, barışçı, hak ve hukuktan yana olanları zaman zaman ihbara varan suçlamalarla yıpratmaya, itibarsızlaştırmaya çalışırken ne yapmak, neye varmak istiyorlar? Ulusalcılar olarak da adlandırılan, bence kendi aralarında önemli farklılıklar barındıran ama ortak düşmanlarda ve düşmanlıklarda buluşan bu dar çevre, haklarında yazılar yazmaya değer mi?

Evet, değer; çünkü…

Çünkü’sü yarına kalsın.

Liberaller, sol-liberaller, neo-liberaller
Köşe yazıları ders verme yeri değildir, biliyorum. Ancak, “liberal”in -cehaletten ya da kötü niyetten- hakaret olarak kullanıldığı, kavramların böylesine tahrif edildiği sapla samanın birbirine karıştığı bir ortamda, liberalizm nedir, liberal kimdir, 17. yüzyılın ekonomik ağırlıklı “Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” liberalizminden 19. yüzyıl modern liberallerinin sosyal liberalizmine neden, nasıl geçildiği; 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, kriz halindeki uluslararası sermaye ve globalleşen kapitalizmin (emperyalizmin) klasik ve de sosyal liberalizmin inkârı anlamına gelen, ahlâki çöküşü ve binlerce yılda inşa edilmiş insanî değerlerin yok edilmesini birlikte getiren neo-liberalizme nasıl varıldığını bilmek, düşünmek, anlamak gerekiyor.

Sözcük kökeni itibariyle “özgürlükçülük” anlamına gelen liberalizm Aydınlanma filozoflarını derinden etkilemiş; mutlakçılığa, dinî ve siyasî despotizme, bireyin hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasına karşı bir düşünce olarak Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne (1776), ardından 1789 Fransız devriminin, “Yaşama, mülkiyet, baskıya direnme, ifade ve din özgürlüğü bireyin/insanın tartışılmaz haklarıdır”anlayışına ilham vermiştir.

Ekonomik temelli klasik liberalizme karşı modern liberaller, bireyin bütün baskılardan münezzeh olması ile sınırlı negatif özgürlük anlayışının yetersizliğinden hareketle, bireyin özgürlüğünü kullanabilme olanaklarına da sahip olması, toplumsal refah ve zenginliklerden pay alabilmesi gerektiğini savunarak devletin bu yöndeki düzenleyici fonksiyonuna işaret etmişlerdir ki, 20. yüzyılın sosyal demokrasi anlayışı bu temel üzerinde kurulmuştur.

Özetle, liberal veya liberallik, bizdeki bazı çevrelerin, cehalet veya kötü niyetle kullandıkları anlamda bir küfür veya aşağılama değildir. Birine, “bırak o liberali” dediğinizde, aslında “bırak o özgürlükçüyü” demiş olursunuz.

20. yüzyılın ikinci yarısının ürünü neo-liberalizme gelince, liberalizmin özgürlükçülük anlamından kopuşu ve kapitalizmin en vahşi, en ahlaksız, insanî değerleri yok eden işleyiş biçimini ifade eder.

Ben liberal miyim?

İznini almadığım, konuşmaya, cevap vermeye değmez diyeceğini bildiğim için bazı çevrelerin fütursuzca “dönek neo-liberal” diye adlandırmaya utanıp sıkılmadığı Murat Belge üzerinden değil de kendimle ilgili konuşayım.

Ben “liberal”liğe çoktan razıyım! Yazının başında söz ettiğim çevrelerden gelen “gerzek bunak”, “meczup dönek”, “şöhret budalası”, yetmedi adımın ilk harfinden türetilen “dönek O…pu” gibi iltifatlar yanında hafif kalıyor. Sosyal medyada yokum, ne Twitter hesabım, ne Facebook’um ne de akıllı telefonum var. Yine de google’a girince ya da bazı internet sitelerini izleyince (AK trollerden ya da yalak-yandaş medyadan değil kendilerini solda konumlandıranlardan söz ediyorum) hakkımda benzer değerlendirmelere rastlıyorum. Bu mecralarda hedef alınanların ortak özellikleri: hak ve özgürlükler konusunda çifte standart kullanmamak; diktatörlüğün, vesayetin, baskının, hak ihlallerinin kimden gelirse gelsin ve kime yönelirse yönelsin karşısında olmak, Müslüman muhafazakârlarla demokrasi ortak paydasında buluşmaya çalışmak, Kürt halkının eşit vatandaşlık haklarını savunmak, devletin derinliklerine yuvalanmış çeteleri ve onları yönlendiren (“devlet aklı” denilen) mekanizmanın savaşçı, militarist, şoven Türk milliyetçiliği çizgisini eleştirmek…