Son Dakika Haberler

SUAT UYSALLAR KENDİ RENGİNİ YARATAN VE SARIYER İLE ÖZDEŞLEŞTİREN GÜÇLÜ BİR SARIYERLİYDİ.

SUAT UYSALLAR KENDİ RENGİNİ YARATAN VE SARIYER İLE ÖZDEŞLEŞTİREN GÜÇLÜ BİR SARIYERLİYDİ.
Okunma : 86 views Yorum Yap

Şakanın da böylesi, hay yapmaz olaydın. STK larına verilen kahvaltıdan çıkarken bana dönerek “Sen yoluna, ben yoluma” dedi . Dondum kaldım ve “Hayrola” dedim, “Orduevinde Hanımla buluşacağım” dedi. Ayrıldık. Ben Osman Yıldırım’ın arabası ile Sarıyer’e dönerken Suat yaya olarak Orduevine yollandı. Sarıyer S.K. kafeteryasına 12.30 da vardım Daha oturmadan kızı Aysun aradı ve “Amca babamı kaybettik” dedi. “Olamaz” dedim ve kimseye bir şey demedim hemen yola koyuldum. Acıbadem hastanesindeydim ve olay doğruydu. Orduevine gelmiş, hanımını beklerken ani gelen bir kalp krizi ile son nefesini vermişti. Gerisi malum…

Suat Uysalları 1943 yılından beri tanırım ve o günden beri arkadaşız, dostuz daha doğrusu kardeşiz. Öyle bilirler bizi. “Kanka” derler, “İkiz kardeşler” derler… Hepsi doğrudur. Çocukluğumuzdan beri hiç birbirimizden ayrılmadık. Askeri okula gitti ama her hafta mektuplaştık. Asker oldum mektuplar devam etti. Kulüp çalışmalarında hep beraberdik. 1962 de 302 sicil numarası ile kulüpte üye kaydını ben yaptım. Yönetim kurullarında birlikte çalıştık yıllarca. Keza Kulüp Divan kurulunda da…

Asker olduğu zaman bile kulübün Anadolu’da yaptığı lig maçlarını takip etmekten geri kalmadı. Hangi şehre maça gitsek karşımızda bulduk kendini. Ankara’da iken yıllarca kulübümüzün temsilcisi olarak görev yaptı… Askerliği çok hareketli geçti… Hangi yıldı hatırlamıyorum, uçakla Seyhan barajına çakıldıkları haberi geldi. Araştırdık doğruydu ama çakılmamışlar, uçak gövdesi üzerinde kayarak tarlaya inmiş ve orada kalmıştı. Burunları bile kanamamıştı… “Oh…” çektik… Bir ay izinli olarak gelmişti. Yıkılan kulüp lokali önünde oturuyorduk, bir bekçi, bir yüzbaşı ve bir inzibat geldi. Direk Suat’a yöneldiler. Yüzbaşı kulağına bir şey söyledi ve Suat arkasına bakmadan uzaklaştı yanımızdan. Peşinden gittim, subay “Gelme” işareti yaptı döndüm. Birkaç gün sonra Kıbrıs’a çıkarma yapıldı ve Kıbrıs’ı kurtarma, yani Ecevit’in deyimi ile “Barış harekâtı” başladı… Tabii sonu zafer ve Suat Kıbrıs’a ilk uçan havacılardan biriydi ve komandoları Beşparmak Dağlarını aşarak yere indirdiler. Artık Gazi idi… Öldürmeyen Allah öldürmez, uçakları delik deşik olmuş ama benzin deposuna isabet olmadığı için sağlıkla dönmüşlerdi… 1975 de emekli oldu, Sarıyer’de ev aldı ve yerleşik oldu. İşte o tarihten beri her günümüz beraber geçti… Aramızda su sızmazdı, ama kızdırmayı ihmal etmezdik birbirimizi. Beni diline dolamıştı son iki yıldan beri… İki de bir “Balcı ölürse kitapları miras olarak bana kalacak” der dururdu. Her hangi bir cenaze için Sala okunduğunda “Balcı’nın salası” der dalgasını geçerdi. Birkaç kez “Yapma böyle şey, bir insana kırk defa deli dersen deli olur derler” yapma böyle şey dedimse de dinlemedi. “Mirasın benim” demeye devam etti. Ben “Parmak” oynattım… İşte gelinen nokta?

Hala inanamıyorum, hala birlikte yürüyorum. Öyle zannediyorum… Hala “sol cebimdeki para Camiin parasıdır haberin olsun” dediğini duyar gibiyim. . “Aman camiin şu lojman işini bitirelim”, “Aman lojmanın borcunu bitirelim”, “ aman bir jeneratör alalım”, “aman temelden gelen su sızıntısını keselim” isteklerini yineler dururdu. Hepsi de tamamlandı. Lojman tamam, su sızıntısı yok, borcumuz kalmadı ve son olarak da büyük bir jeneratör aldık… Sevinçten uçuyordu… Rahatlamıştı “Oh be hiç ihtiyacımız kalmadı, her şeyimiz tamam, şimdi, her ay bağış yapanlara söyleyeceğim artık yaptıkları bağışın yarısını versinler, Benim işim tamam” dedi. İçine mi doğdu be kardeşim. Neden böyle yaptın? İş biterse ömür de biter bilmiyor muydun? Neden terk ettin bizi… Suat kardeşim sesini duymak bile ne güzeldi. Pimapenci Mehmet, Elektrikçi İzzet, Kasap Uğur, Nalbur Caner, Köfteci Kemal, Ciğerci Cihat-Erdağ, Tuhafiyeciı İbrahim, Eczacı Atalay, İsmet Köseoğlu, Cafer Kılıç seni yine her gün bekler olsalar da görünmeyeceksin ortalarda… İş mi bu! Peki, ne olacak? Unutulacak mısın? Hiç de öyle değil. Aynı yerleri senin adına, kankan, kardeşin, yoldaşın olarak ben gezeceğim… Sonra Kafeterya, günlerimizin geçtiği yer. Yine orada olacak seni çekiştireceğiz, kulaklarını çınlatacağız… Yani unutulduğunu zannetme. Sen unutulmazsın…

Limon gözlü kardeşim! Milli marş dinlerken ağlayan, milli takım yenilirken de yenerken de ağlayan, ATATÜRK ismi geçtiği zaman gözleri buğulanan, YILDIZ uçakları gösteri yaparken gözyaşları sel olan kardeşim! Garip bir ezgi çalarken, gözlerini yuman arkadaşım seni unutmayacağız. Son nefesini verirken neler düşündüğünü bilmemiz imkânı yok. Ama inanıyorum gönül huzuru içindeydin. Bay pas oldun, böbrek ameliyatı oldun ve tek böbrekle yıllarca yaşadın. Yetmedi kanseri yendin inadınla ve moralinde ama bir yenilmezin karşısında ruh teslim ettin. O yenilmezin karşısında galip gelecek olan zaten olamaz ki… Canı o verdi, o alacak. Akıbetimiz de toprak olacaktı, oldu. Arka arkaya telegfonlar geldi bana, ağlayarak “Haber gerçek, Suat’ı kaybettik” dedim. Tahsin Başkan’ın, Faruk’un, Semih’in, İzzet’in konuşmalarından anladım ağladıklarını… Ve diğer dostların, hepsi kahretmişlerdi.

Öldüğünü bildirdiğim de Bel. Bşk. Şükrü Genç “Eyvah” dedi, “Olur mu, nasıl olur” dedi ve sonra da baş sağlığı dileyip “Cenaze ile ilgileneceğini söyledi… Müthiş bir cenaze töreni yapıldı. Cenaze namazı için Taşiskele parkı hazırlandı. Yağmurlu olabilir düşüncesi ile pek çok çadır kuruldu. Katafalt hazırlandı. İkram aracı geldi. Evin önüne de taziye çadırı kuruldu, ikram aracı tahsis edildi… İnsanlar sel halinde geldiler… Gazi arkadaşların milis üniformaları içinde saf tuttular… Alsancağa sarılı tabutun eller üzerinde katafalta konulurken, eğer görseydin, hüngür hüngür ağlardın, inan vallahi ağlardın, billahi ağlardın. Ben seni bilmem mi. Benim içime akıttığım gözyaşlarımı sen belki dışarı atabilirdin! Kim bilir. Yapacağım bir şey vardı. Evden getirdiğim Saten Sarıyer S.K. amblemli bayrağı Faruk Yılmaz’a verdim tabutun üzerine sermelerini söyledim. Birlikte gittik. Bizim Mehmet gerekeni yaptı. Türk bayrağı ve alt kısmında Sarıyer S. K. Bayrağı o kadar yakıştı ki, sorma be Suat… Görsen ağlardın koçum, hem vallahi, hem billahi ağlardın… Binlerce insan vardı. CHP li milletvekilleri, parti meclisi üyeleri, Şükrü Genç, Başkan yardımcıları, meclis üyeleri, gaziler, eski Bel. Başkanlarından Mustafa Sarıgül, dernek yöneticileri, Başta Sarıyer S. K. olmak üzere kulüp yöneticileri. Sarıyer’in değişik semtlerinden gelen duyarlı insanların çokluğu göz kamaştırdı. Cenaze namazını, üç gün evvel camiiye gezdirdiğin yeni Sarıer müftüsü Oğuzhan Hoca kıldırdı. Veciz bir konuşma yaparak helallık aldık. Hep birlikte helallık verdik, iyi insan olduğunu haykırdık. Namaz sonrası cemaatin omuzlarında Sarıyer mezarlığına taşıdılar seni…

Babanın, amcanın, Annenin mezarında toprağa verildin. Cenaze imamı, Dr. Ahmet Bekaroğlu, Hüsnü Şener Hoca, Nec ati Hoca, Muhammet Aydın Hoca, Mehmet Derme Hoca, Fikri hoca ve Erkan hoca Kur’an-ı Kerim okudular… Sonra evine gidildi. Evin önünde aynı hocalar tarafından tekrar Kur’an-ı Kerim okundu, dualar edildi ve aynen senin dediğin gibi “…. Herkes yoluna….” Anlayışı ile terk ettik seni… Tabii o an için terk ettik. Yoksa sen her zaman gönlümüzdesin, her zaman seninleyiz, bıraktığın görevi devam ettirme gayretini göstereceğiz… Sen müsterih olan! Ölümün güzeli olmaz ama senin ki inan ki güzel oldu. Çünkü Yol aldın, dilediğin yere, ordu evi de olsa, asker ocağına geldin oturdun ve iki dakika içinde ağrı sızı çekmeden hayata veda ettin. Allah rahmet eylesin, mekânın cennet, Hz. Peygamber de yoldaşın olsun, baban, annen, amcan ve Mustafa Kemal Atatürk de komşun olsun. Bizlerin de başı sağ olsun…