Son Dakika Haberler

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK- 15 (Garipçe). İbrahim BALCI

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK- 15  (Garipçe). İbrahim BALCI
Okunma : 185 views Yorum Yap

Yine düştük yollara! Gideceğiz, göreceğiz, eski günleri yaşayacak, notlar alarak yazacağız.  Bu kez yolumuz Garipçe Köyü olacak. Şu Sarıyer’in deniz sahili balıkçı köylerinden biri! Karadeniz’e açılan son kapının, yani Rumelifener’in hemen yanındaki küçük koyda kurulan köy!

Köyün adı Garipçe! Ne demek diye araştırmak istedik ama fazla da yormadık kendimizi. Zaten ismi üzerinde bir köy dedik. Neymiş adı Garipçe! O halde gariplikten geliyordur ismi dedik. İlk düşüncemiz böyle idi ve asla yanılmayacağımızı düşünüyorduk. Ama öyle olmadı. Meğer köyün ismi garipliğinden değil, yakınlığından yaratılmış! Ne tuhaf değil mi? Efendim! Yörenin en hareketli köyü Rumelifener’i olduğundan ve Garipçe olarak isimlendirilen küçük yerleşim bölgesi de Rumelifeneri’ne yakın olduğundan, Osmanlıcı da “yakın”, “yakında olan” “yer ve zamana yakın”” ve “soyca yakın” anlamlarını veren “Karip” isim olarak bu yerleşim bölgesine verilmiş ve köyün ismi Garipçe olmuş, “Karib”den “Garipçe”’ye dönüşmüş!  Varsın olsun değiştirecek gücümüz yok ki! Ama unutmayalım ki, bu küçük yerleşim bölgesi yıllar önce gerçekten çok garip bir yerdi.  Erkekleri balıkçı, hanımları bahçecilik yaparak günü gün ederlerdi, başka bir çalışma alanları da yoktu! Bu nedenle de “Garip” olarak nitelendiriliyor ve adı böylece Garipliği nedeniyle “Garipçe” ye dönüştürülüyordu. Hangi amaçla olursa olsun, tarafımızdan ”kabuldür” der ve olayın içine dalarız. Ama şunu da ekleriz, bu da görevimiz; büyük tarihçi Homeros’a göre Garipçe köyünün adı antik çağda Kharybdis’dir. Hangi anlama geliyor? Bilemedim!

Efsaneye göre lanetlenmiş kral Phineas’ın yaşadığı bu köye antik çağda sahilinin taşlık,   kayalık olması, yüksek kayalıklarında kartal ve akbabaların yuva yapmaları nedeni ile Gyropolis yani “Akbabalar Şehri” denildi.  Aman Allah’ım nerelere daldık, bırakalım efsaneleri de işimize bakalım, daha iyi değil mi?

Belediye otobüsünden iner inmez öğle ezanı okundu. “Alâ” dedik ve abdest alıp daldık cami içine. Öğlenin sünnetini eda ettikten sonra baktık cami de topu topu beş altı kişiyiz. Yeter de artar bile. Eda ettik bu kutsal görevi!

Çarşı içinde dolaşıyoruz, yazın kavurucu sıcağına rağmen köy meydanı hayli kalabalık. Onbeş yirmi özel araba sıralanmış! Yan yana iki balık lokantası. Birincisi on beş yirmi yıllık bir maziye sahip. Bu lokantayı Kıvırcık Ali açmış, birkaç yıl sonra ortağı Aydın ve Recep Serter ile anlaşamadığından ayrılmışlar. Boş durmamış olacak hemen yanındaki Ahmet Efendiye ait binanın alt katını, yine ortak olarak Kaşıbeyaz ismi ile balık lokantası yaparak işletmeye açmış. Bu iki balık lokantası denizle iç içe… Ön masada oturanlar elini uzatsa, ayağını sarkıtsa eli ayağı denize değer! Bu lokantanın tam arkasında 1910 yılında yapıldığı anlaşılan Hacı’nın Suyu Çeşmesi var. Bu çeşmeye Hacı’nın Suyu Çeşmesi denildiği gibi, çeşmeyi yaptırması nedeniyle Hacı Süleyman Efendi Çeşmesi de denilmektedir. Bu tarihi eser çeşmeden sonra diğer çeşmelere uğrayabiliriz. Meselâ Soğuksu Çeşmesi, yolun altında kalmış. Hemen hemen bir veya bir buçuk metre kadar yolun altında. Su akarı kayalıklar arasından ve hayli alttan oluyor. Suyu soğuk olduğu için “Soğuksu” adını almış. Bu çeşme birkaç kez onarım görmüş. İrili ufaklı bir iki çeşme daha var ama onlar üften-püften tadat etmeye değmez, geçelim. Ama Garipçe sınırları içinde olan Büyükliman Plajındaki çeşmeye uğramadan da yapmayalım. Malum Büyükliman sadece Garipçe’nin değil, Sarıyer ilçesinin en önemli plajıdır. Her yaz binlerce insan bu plajdan yararlanır. Doğallığı ile dikkat çeker. Plaj da tesis olmadığı için sıkıntı çekilirse de kumu, denizi ve havasının mükemmelliği ile vazgeçilemezlerdendir. Bu Plajın içinde ve denizle kucak kucağa bir çeşme vardır. Çeşmeler kitabımızı yazarken üzerinde hayli çalıştık ve önemli bulgulara ulaştık. Efendim Osmanlılar zamanında devrin önemli Kaptan-ı Deryası Cezayirli Gazi Hasan Paşa mükemmel bir liman görünümünde olan Büyükliman’da bir tersane yaptırtmış. Osmanlı donanması burada inşa edilmiş onarılmış. Tersane yapılırken çeşme yapılması unutulmamış. Bunu çeşmenin kitabesinden anlıyoruz. Kitabeyi zorla okuttuk yanlışı doğrusu ile şöyle “Hasan Paşa Kaptan Gazi Çeşmesi, 1784).

Neyse daldık çeşmelere gidiyoruz. Oysa Garipçe’de çok daha önemli tarihi eserler var. Hem de çok enteresan bir o kadar da orijinal, bir benzeri var ama o da Türkiye’de ve Garipçe’nin tam karşısındaki Poyraz Köy’de! Garipçe kalesi, Garipçe Köyün burun başındaki kayalıklarda kayaların içi oyularak yapılmış, muhteşem bir kaledir. Kale deniyor ama, pekalâ korgan da denilebilir. Kale denmesinin nedeni, her halde koy tarafındaki yüksekliğin duvar örülmesi ve denize bakan taraflarda küçük küçük burçların bulunmasından olmalıdır. Kale Sultan/Padişah III. Mustafa (1557-1574) tarafından Macar asıllı Fransız Mimar Baron François de Tott’a yaptırılmış! Kale değil adeta bir yer altı oteli ya da sarayı. Arenası, lobisi, odaları, toplanma alanları ile gerçekten muhteşem. Birkaç ay evvel Araştırmacı-Yazar Mustafa Aydemir kendi imkânları ile kaleyi temizlettirdi ise de yine de bakımsızlıktan ve ziyaretçilerin hoyrat davranışları nedeniyle hayli pislenmiş.  Bu kalenin içinde bulunan çok büyük bir çakılı top 1960’lı yıllarda sökülerek müzeye götürüldü ama kaidesi yerinde. Kalenin üst kısmı büyük bir arena (alan), elimizde bulunan 1856 tarihli bir gravüre göre kale harika görünümde. Üst kısmında eğitim alanı, bir cami, birkaç bina, asker kışlası ve bayrak direği görülüyor.  Çok yaşlılar camii hatırlıyorlar. Ama halen camii hatırlayanlardan sağ kalan yok. Duyduk ve duyduğumuzu kayda geçtik.

Garipçe Köy’ün bir diğer önemli tarihi eseri Garipçe Köy’e girerken sağ taraftaki tepenin üzerindeki Gözetleme Kulesi’dir. Adı üzerine gözetleme kulesi. Boğaza girip çıkan düşman gemilerinin gözetlendiği bir kule! Ne zaman ve hangi tarihte, kimler tarafından yaptırılmış bilinmiyor. Buranın uzun süre köyün harman yeri olarak kullanıldığı biliniyor.

Tarihi eserleri saymaya başlamışken devam edelim. Köydeki en önemli tarihi eserlerden biri şüphe yok ki Topçuoğlu Yalısıdır. Topçuoğlu ailesi bu yalıyı kimden ne zaman aldı veya yalıyı kimler ne zaman yaptırdı bilmiyoruz. Öğrenemedik de ama yalı başlı başına bir sanat eseri. Yapımı ile ilgili bir söylem ise kalede görevli bir paşa tarafından 150-160 yıl önce inşa edildiğidir. Yıllardan beri bu köye gelip gidenlerin imrenerek izlediği, hatta fırsat buldukça içini gezdikleri bir yalı! Garipçe’ye göre çok önemli ve görkemli bir yalı. Çünkü Garipçe çok küçük bir yerleşim bölgesi! Böyle bir yalı buranın önemini arttırır. Yalıdan bahsetmişken, Topçuoğlu ailesinden Yusuf Topçu’dan bahsetmemek yanlış olur. Elbette ki balıkçı bir ailenin bireyi idi. Ama iyi tahsil görmüş kendisini balıkçılık mesleğinin dışına atmış, sosyal aktiviteleri ile de kendisini sevdirmiş, kabul ettirmiş bir kişiydi. Müthiş Galatasaray taraftarı ve Sarıyer sevdalısıydı. Sarıyer Spor Kulübünde yönetim kurulu üyesi olarak da görev yapmıştı. Genç yaşta, adeta “Ben yokum” diyerek son yolculuğa çıktı ama Garipçe Köy’de Galatasaray sevgisini de aşıladı. Yalıyı bitirirken hatırlatmakta yarar var. Topçu ailesi yalıyı Kanburoğlu ailesine (Saim-Naim-Mehmet Kanburoğlu) sattı. Yalı yine satılık, bakalım kim alacak?

Bu yalının arkasındaki ev de tarihi eserlerden biri. İyi bakılıyor, alt katı kafeterya, köye renk katıyor. Burada daha çok genç üniversiteliler geliyor. Topçuoğlu yalının yamaç tarafından da iki yalı vardı ama şimdi yerlerinde yel esiyor, arsa ve mağaza halindeler.Caddenin solunda denize bakan cephe de iki yalı daha var. Ne var ki bu iki yalının diğer yalılar gibi zerafeti yok. İkişer katlı, alt katları mağaza olan büyük ahşap binalar. Biri Çınar ailesine ait! Köy içine girişte soldaki ilk bina… Tek katlı kısmı kısmen süslemeli, ön tarafı sade. Bu binanın mirasçılarını saymaya kalksak sayfalar yetmez gibime geliyor. Neyse bize düşmez der yandaki binaya geçeriz. Bu bina da Emir Reis (Çoşkun) ailesine ait,  Emir Reis öleli çok oldu. Sanki sözleşmiş gibi Emir Reis ölünce iki katlı bina da yıkıldı gitti. Oysa bina ne kalabalık aileyi ağırlamıştı. Uzun yıllar alt katı mağaza olarak kullanıldı. Üst katı da kahve olarak işletildi. Pomak İbrahim Reis, delikanlılığında bu kahveyi işleterek aileye maddi katkı sağlıyor, kaytardığında Ağabeyi Ali Reis’in paparasını yiyordu. Bu bina per perişan adeta yer ile yeksan. Her ne kadar yeniden inşası için bütün çalışmalar ve hazırlıklar yapılmış, izinlerin büyük bölümü alınmışsa da “Anıtlar Kurulu”nda takıldığını öğrendik. Ama işe Ayşe Ünlü el attığına göre, sorun yok Ayşe Hanım çok yaman bir mimar, halleder işi, Bir de köye girişinde ve Soğuk Suyun karşısında taştan iki katlı bir bina var. Harap ama taştan duvar kısımları iyi, sadece bakımsız. Bu bina da Canko’ların binası. Orijinal bir Karadeniz yapısı! Kışın soğuğu, yazın sıcağı geçirmez. Gel gör ki yıllarca önce evde on kişilik aile bir arada rahatça otururken şimdi ev terk edilmiş. Paylaşılmaya başlansa, mirasçılara bir kantar taş bile düşmez! Başka evler, binalar yok mu? Var tabii ki ama göze batan bunlar. Yeni binalar dikkate alınırsa iki bina nasıl yapıldı? Onu sorgulamanın anlamı yok. Biri;  Garipçe Köy’den yetişen Operatör Dr. Mehmet Bayraktar’ın denize nazır evi! Diğeri de limana bakan tiyatro ve sinema oyuncusu Erdal Özyağcılar’ın batı yamaçtaki villası! Bu villa satılmış, kim aldı bilgimiz dışında, sormadık, aslında merak da etmedik ya!

Efendim hemen hatırlatalım Garipçe önemli bir balıkçı köyüdür. Hemen hemen halkın yüzde doksan dokuzu balıkçıdır. Ama büyük balıkçı ama küçük balıkçı! Yani küçük ağ balıkçısı, oltacısı! Köy bu özelliğini asırlardan beri korumaktadır. Ne var ki köy bir arpa boyu ileri gitmemektedir. Nedeni ise yetkililerin bu köye yasak, yani men kurallarını acımasızca uygulamalarıdır, yani köy SİT alanı içinde! Hangisi değil ki? Köy nüfusu dört yüz elli beş yüz arasıdır dediğimizde güldüler bize. Biraz daha az dediler. Şaşırdım. Şaşırmaya da gerek yok zira yeni ev yapılamadığı için ailelerden yetişen gençler evlenme hazırlığı yaptığında köyden taşınmak zorunda kalıyorlar. Böyle olunca köyün nüfusu da artmıyor. Israrla köyü terk etmeyeler de var! O kadar da olacak!

Ellili, altmışlı hatta yetmişli yıllara kadar ahşap teknelerle balıkçılık yapanlar şimdi saç teknelerle aynı işi yapıyorlar. Küçük bir taka, beş çifti iki alamana ve 30 tayfa ile iş gören balıkçı reisleri artık yok. Hatta tayfaların yattığı mağazalar bile tarihe karıştı. Mağazaların hepsi eski balıkçı takımlarının istiflendiği, saklandığı depo olarak kullanılıyor. Böyle olunca dünün anlı şanlı reisleri de kaybolup gittiler. Gideceklerdi tabii, çivi çakacak değillerdi ya dünyaya! Namlı Reislerden Ameşin Şakir (Bayrakçı) , Ameşin Mahmut (Bayrakçı), Hacı Yusuf’un Mahmut ve Mehmet, Abbas’ın İsmail (Çınar), Habib Reis (Hendem), Cemil Reis (Çelikkıran),Hasbi Reis’in Şakir (Bayraktar) neredeler? Hepsi de “Mevla bizi bekler” deyip gerçek dünyalarına yolcu oldular. Eski Reislerden Hacı Ali Reis (Bayraktar), Topcu Nazım, Hasbi Reis’in Recep Reis (Bayraktar), Osman Serter ve Burhan Çelikkıran gibi daha birkaç kişi yaşamak için direnmeye devam ediyor! Hele şu Ameşin Fehmi ve epey sonra Ameşin Hilmi, Kanburoğlu Naim Reis, Muhtar Adnan Reis’in (Şengül) ölümleri yok mu unutulacak gibi değil! Garipçe çok kayıp verdi. Kanburoğlu Saim Reis’ten sonra yakın zamanda Kanburoğlu Kazım Reis’de hakka yolcu edildi! Kala kala Kanburoğlu Mehmet Reis kaldı! Mehmet Reis’in gitmeye niyeti yok, benim gibi dünyaya çivi çakacak gibi! Hatırlatmak gerek bin bir türlü patırtı atlatmasın hatta bir tarafı felçli olmasına ve felç nedeni ile konuşamamasına rağmen, tüm olayları anında takip eden Amir’in Ali Reis’i de unutmayalım. Cebinde akrep vardır, on çay içer, bir çay ısmarlamamak için yalandan darılır gider! Ameş’in Yaşar Reis balıkçılığı terk edip deniz turizmine döndü, sağlığı yerinde!

Hani mesleği devam ettiren reisleri de yabana atamayız. Ziya Sertel, İsmail Sertel, Emir’in Pomak İbrahim (Çoşkun), Şaban Reis (Çoşkun), Habib Reis’in Enver (Hendem), Enver Reis’in çocukları Yavuz Reis ile Habib Reis, Dursun Şengül ve Şaban Şengül Reisler ve ismini hatırlayamadıklarımız ya da kayıt düşmeyi ihmal ettiğimiz daha genç reisleri de hesaba katmak gerekir. Zira bu reisler balıkçılıkta teknolojiyi çok iyi kullanan genç beyinlerdir.

Biraz da günümüzdeki Garipçe’den bahsedelim, bakalım neler olmuş, neler oluyor. Efendim, Garipçe bakir bir yer. Yani tenine el değmemiş taze bir kız gibi, duvağını çıkarmamış gelin gibi! Kayalar, taşlar… Batı tarafında Çalıburnundan başlayan bir yükseklik R. Fener yoluna kadar gider. Tepe boydan boya çam ağaçları ve yapraklı ağaçlarla kaplı. Tepenin yamaçları yoğun yeşil örtü ve yemiş ağaçları ile kaplı! Büyükliman Plajının üst kısmında askeri eğitim birliği ve deniz sahilinde, yani Büyükliman’ın hemen batısında Mavramoloz kalıntıları var. Kalıntılar en azından iki bin yıllık. Burada araştırma yapılsa Garipçe Köy’den büyük bir eski dönem yerleşim bölgesi meydana çıkar. İlk görünüşte bir ibadethanesi ve bir de hamamı var gibi görünüyor. Ama bu eski yerleşim bölgesi önünde iki adet beton bina yerleştirilmiş üç beş yıl önce! Böyle olunca alanı da berbat etmişler!  Çalıburnu’nu denizden Garipçe’ye doğru geçerken, dalgaların öptüğü kayalıkların altında çok derinlere ve kayalıkların içerisine doğru giden deniz mağarası var. Dalga gidip geldikçe hoş ama zaman zaman ürkütücü bir ses çıkarır. Bu yüzden olacak buraya “Ağlayan Kayalar” da denilir.

Çok bakir bir yer olduğunu ısrarla söylediğimiz Garipçe, son on onbeş yılın en çok ilgi çeken yerlerinden biri. Bilhassa tatil günleri Garipçe Köyü binlerce yerli turisti ağırlar. Kafeteryalar dolup dolup taşar. Meydanda mini bir pazar kurulur ve günlük kahvaltılık satılır. Tabii ki balık yemek isteyenler için de günlük taze balıklar müşterilerine bekler. Hele yemek sonrası ev baklavası isteyenlerin damak tadı yerindeyse, her ay bir iki kez buraya gelmeleri kaçınılmaz olur.

Garipçe’ye geliş kolay, ayrılış da kolay ama vasıtaya yer bulmak zor. Yeteri kadar oto parkı yok! Meydan, ana cadde ve sokak araları tıklım tıklım oluyor. Hatta mezarlıklara kadar uzuyor araba kuyruğu!

Garipçe mezarlığı hayli büyük bir mezarlık! Köy halkı buradan mezar yeri almamış adeta her aile kendisine apartman yaptırmak için arsa almış. Buradan köyden olmayanların da mezar yeri aldığı görülüyor! Olur, neden olmasın! Geçmişi oralıdır, oraya sevdalıdır, uzun yıllar orada ikamet etmiştir vesaire! Ama bendeniz maalesef bir mezarlık yeri alamadım. Bana nasip olmadı. Ne kadar istedimse, “Yok” dediler. Ne yapalım her halde ölmemi istemediler. Ben de inadına yaşıyorum, yaşamaya devam edeceğim! Mezarlık denize nazır! Satın alınan parseller dışında yer olmadığından, yeni mezarlık alındı ama o da tükendi.

Garipçe deresinin üzeri kapatılarak cadde kazanıldı. Çok yağmurlu havalarda cadde sular içinde kalsa da önemli değil! Köydeki tek cami 1941 yılında yapılmış, küçük ama zarif bir cami, pırıl pırıl. Câmi 1974 ve 2003 yıllarında onarım gördü. Köyde on yıl öncesine kadar ilköğretim okulu vardı. Köy nüfusunun azalması nedeniyle kapatıldı. Öğrenciler R. Feneri ilköğretim okuluna gidiyorlar. Köyde iki dernek var. Biri Güzelleştirme Derneği diğeri Sınırlı Sorumlu Garipçe Su Ürünleri Kooperatifi!

Garipçe Köy’de; Mehmet Bayraktar, Mehmet Yıldız, Cemil Çelikkıran, İbrahim Topçu, Mahmut Çınar, Yusuf Topçu, Adnan Şengül, Recep Koçali, Hasan Hendem, İsmail Altay muhtar olarak görev yaptılar. Son Muhtar ise halen görevini devam ettiren Feridun Berber!

Köyde bir cadde ve iki sokak bulunuyor.

Garipçe Köy’ü burada tamamlıyoruz ve vakit geldi diyerek ayrılıyoruz köyden. Yolumuz her halde Rumeli Fener Köyü olacak! Ama sıcakta hasta olmak var ya, hayli etkiledi beni belki bir iki gün gecikme ile dolaşırız, Karadeniz Boğazının son durak köyü olan Rumeli Fener’de deriz ve eşe dosta eyvallah diyerek yola revan oluruz.

YAZININ DEVAMI