Son Dakika Haberler

Ne var Ne Yok?

Ne var Ne Yok?
Okunma : 443 views Yorum Yap

Ne olsun be yuvarlanıp gidiyoruz işte… Yok yok başka bir şey daha var! Kendimi pek şanslı sanmazdım ama şöyle bir düşününce bayağı da ballı sayılırmışım: İnsanlarda bir çiftleşme sırasında 150-200 milyon sperm salındığını, yalnızca bir tek spermin gidip yumurtayı döllediğini düşününce, piyangoda büyük ikramiye bana vurmuş gibi geliyor… Şans bu kadar mı? Bu, şanslar denizinde yüzüp-yüzüp işin kuyruğuna gelinen kısmı: Samanyolu galaksisinin merkezinden hayli uzak, kuytu bir köşesindeki sonradan bizim güneş dediğimiz sarı cüce sınıfından bir yıldızın üçüncü gezegeni dünyada dört milyar yıla yakın bir tarih öncesinde yaşam başlayacak da… Oradan evrimleşerek sıra memelilere gelecek de… Türümüzün ataları ormanlardan savanlara çıkacak da… En yaşlı dedemiz bir bakteriden başlayıp evrimleşerek süreç bildiğimiz insana varacak… Ölme eşeğim ölme yonca biter de yersin… Ölmedi, inat etti diretti, devam edip insana kadar geldi. Beni gidi beni…

Peki, ben şanslıyım da geriye kalan birkaç milyar insanın şansı benden aşağı mı?

Bu bizim türümüz olan homo sapiens tayfasını şahsen üçe ayırıyorum: Homo sapiens salakus, homo sapiens asalakus, homo sapiens sapiense mahsus. Salak, bildiğimiz salak. Asalak, o da bildiğimiz parazit gibi bir şey, tufeyli, otlakçı. Homo sapiens sapiense mahsusa gelince insanın gelişimini açıklayabilmek için bir zorunluluk olarak olması gerekiyor. Latife etmiyorum hayat tecrübem bunları bana kafama vura vura öğretti. Bu işin tahsilini yapmaya gerek yok, hayat mektebinde seve seve okunmasa da el mecbur öteki şekliyle okunuyor.

İnsanın kabaca iki alanda savaşımı vardır diye düşünüyorum. Bunlardan biri doğa alanında, doğayla olan savaşımı, ikincisi toplum alanında insanla olan savaşımı. Kafayı takıp (kimilerine göre bozup) insanın bu alanlardaki mücadelesini anlamaya çalıştım. Anlamaya çalışmak, tembellik hakkımı kullanmamı gerektirdi. Çalışmak ve tembelliği bir arada kullanmamı paradoks olarak görmeyin; konum saptayacaksanız hızdan, hız ölçecekseniz konumdan umudunuzu kesmek durumunda kalıyorsunuz. Neyse, ben tembel tembel insan alanları üzerinde çalışırken toplumsal doğamızın bildiğimiz doğadan daha acımasız olduğunu keşfettim. Gerçi biyosferin vicdanı yoktu ama toplumla kıyaslandığında vicdanlı sayılırdı. O vakit bir şeye tanık oldum: Bilinç devrimi evlatlarını yiyordu. Türümüzün gelişmişlik düzeyini göz önüne aldığınızda, karşınıza dehşetle irkileceğiniz gerçek oldu olacak bir tehlike beliriyordu: İnsanlık direnci bu hızla yok olursa bizim bu sosyal organizma bilgi sistemlerine o denli bağlı hale gelecek ki, bundan sıyrılamayacağız ve sosyalliğimizi bitkisel hayatta sürdürmek durumunda kalacağız. Doğayla olan savaşımız, insanla olan savaşımız derken kendimizi bilgi sistemlerine karşı savaşın içinde bulacağız…

Doğaya karşı sürdürdüğümüz mücadelemizde geldiğimiz aşama nedir? Bilgi ağlarımız var, robot teknolojimiz var, nano teknolojimiz var, genetik mühendisliğimiz var, termonükleer teknolojimiz var, biyoteknolojimiz var, türler yarattık, türleri yok ettik, doğayı kirletmeyi becerirken yaşamımızı taşıyacağımız yeni gezegenlerin keşif hayallerini kuruyoruz. İnsanla olan mücadelemizde ne aşamadayız? Hakim sınıfların özel çıkarlarını insanların genel çıkarları olarak algılatan illüzyonlar keşfettik, çıkarımları istediğimiz gibi olsun diye insanların bilinçlerini dumura uğrattık. Dünyanın patronları olanca hevesleriyle demokratik özgürlüğün yerine despot rüşvetçi yönetimlerin geçirilmesini yeğlediler. Demokratik özgürlüğün öngörülemez olmasından korkup rüşvetçi despotlukla uğraşmayı tercih ettiler. Despot liderlerin birbirleriyle telefon muhabbeti başladı, ahbaplıklar geliştirdiler, bürokratların bir araya gelerek oluşturdukları ve nihayet liderlerin imza ettikleri klasik diplomasinin yerini önce liderlerin telefonla anlaşıp oluşturdukları sonra bürokrasinin gereğini yaptığı hal aldı.

Şimdilerde bundan çark ediliyor gibi, demokratik özgürlüğün yerine despot rüşvetçilerle uğraşmayı tercih ediş duvara tosladı gibi… Liderlerin telefonlarla ahbaplık düzeyine indirgeyerek kurdukları devletlerarası ilişkiler düzeyinden ipin ucunun kaçmasına ramak kala geri basış boşuna değildir. Dünyayı dizginlenemez biçimde savaş alanına sürükleyebilecek bir süreç bürokrasinin yeniden etki alanına sokulmasıyla durdurulmak istenmektedir. Dünyanın patronları da biliyorlar ki, elde bulunan silahların tahrip gücü gezegeni ortadan kaldırmaya yeterlidir.

Fakirin zengin olduğunu gördüğü rüyası bile zenginin günlük yaşamı düzeyine yaklaşamaz… Ben, kocasının eve getirdiği muzdan, muzun ne olduğunu bilmediğinden yemek yapmış kadın bilirim; doğal olarak muz eridiğinden kocasıyla papazlık olmuştu. Ben, bir subay bilirim, “Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” Diyen. Peki, o zaman ne yapmak lazım? O subay hükümete muhtıra vermeyi seçmişti. Ne güzel değil mi? Sosyal uyanış tu kaka bir şey, sosyal uyanış beka sorunu oluşturuyor.

Din, nasyonalizm, mutlaklaştırılmış düşünce sistemleri karşıt olanları belirlemeye yarar, bunların birbirlerine karşıt hale dönüştürdüğü insanları şimdilerde bilgisayar bir araya getiriyor, bu muazzam bir gelişme, insanlık adına umut verici… Genç nesil, bilgisayarının başında, tabletinin başında ya da cep telefonuyla sınırları suyolu yapmış, kuzey yarıküre güney yarıküre dolaşıp duruyor. Sosyal uyanış hat safhada… Kapitalist dünyanın sürdürülebilirliği için kullandığı ilaçların bir yan etkisi olarak ortaya çıkan bu ürün alerjiye karşı ilaçların iştahı açma yan etkisine benziyor. Bilinçlenme konusunda artan bir iştah söz konusu…

Buyurgan hükümetlerin, buyurgan iktidar bloklarının dünyanın yemişini yiyenler açısından güvenilirliği denenmiş ve buna olan güven sarsılmıştır. Kutupsuz bir dünyada nereyi gösterdiği belli olmayan pusulayı kullanarak yön saptamanın olanağı yoktur. Şimdi en büyük tehlike gemiyi kıyılara bindirme olasılığıdır. Hepimiz aynı gemideyiz! Kaptanlar da öyle, kaptanlar da öyle…

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir! Bu deyiş bize cumhuriyeti tanımlıyor. Bu tanım içinde yurttaş olarak, vatandaş olarak bireyin yeri nedir? Birey olarak, düşünsel egemenliğimiz yoksa kendimizi ifade edebilme olanağından yoksunsak ne olacak? Örneğin bir kadın kendine tercihi sorulduğunda, beyim bilir diyorsa, erkek tarafı kız tarafının evine gidip aile büyüğünden(!) kızlarını oğullarına istiyorsa düşünsel egemenlik kimdedir? Kafayı buna mı taktın demeyin! Birisi çıkıp ben istedim papazı aldım diyorsa ne olacak?

İnsan, mini minnacık evrende de, devasa boyuttaki evrende de bunca ilerlemişken niye hala en büyük becerisi dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu cahil bırakabilmek olmuştur? Siyasilerin elinde biçimlendirilmiş o muhteşem yeteneğin sırrı nedir? Kutsal kitapların, nasyonalizmin, mutlak düşüncenin ayırdığı insanları nasıl oluyor da bilgisayar bir araya toplamayı becerebiliyor? Teknolojik gücün gelişimi sosyal gelişimi gölgesinde bırakıp bodurlaştırmadan bir çıkar yol bulmak gerekiyor. O kadar belirgin haldeki bilim, eğitim, ekonomi alanlarında daha fazla hazırlanan devletlerin ön plana çıkışı, oralardaki yaşantının dünyanın diğer bölgelerinde yaşayanlar için de çekim merkezi haline gelişi, buna kayıtsız kalmak olası değil.

Konu şanstan açılmışken şanslılık oranımız nedir? Düşünsel egemenliğimiz var mı ki, rekabet edebilelim? Sonuç olarak dünya, düşünsel egemenliği olmayan bireylerin rekabet edemeyecekleri için yaşama şanslarını yitirecekleri günlere doğru dönüyor.

İrfan Kaban