Son Dakika Haberler

ÖĞRETMEN HULUSİ BEY

ÖĞRETMEN HULUSİ BEY
Okunma : Yorum Yap

Öğrencilerin yanına varamadıkları; velilerin uzağından
geçmeye çalıştığı bir eğitim gönüllüsüydü Hulûsi Bey (Özbilgin).

Hemen her semtte özellikle kullanılan bir deyim vardır. Öz
Bakırköylü, öz Beşiktaşlı, öz Fatihli gibi! Böyle söylenecek olursa
gerçek anlamda öz Sarıyerlilerden biri de Hulûsi Bey’dir.

Sarıyer 14. İlkokulu öğretmenlerinden olan Hulusi Bey
gerçek bir Sarıyerlidir. Hulûsi Bey; M. Rasim ve Azize hanım çiftinin
oğludur. Özbilgin ailesi Sarıyerlilerin deyimi ile eski
Sarıyerlilerdendir.

Hulûsi Beyin babası M. Rasim Özbilgin ulema bir kişidir.
Mükemmel dini eğitim görmüş ve Fatih Camii Başimamı olarak ömrünü
tamamlamıştır. Çok kültürlü, dini bilgisi yeterli olmayan, kendisini
tam anlamıyla din bilginleri ve ulema arasında kabul ettiremeyen bir
hoca efendinin Fatih Camiine başimam olması asla mümkün değildir. Bu
demektir ki öğretmen Hulûsi Bey çok iyi eğitim görmüş bir aileden
gelmektedir. Öğrenmek ve öğreticilik geninde vardır.

Mesleğine müthiş bağlı olduğunu duyduğumuz Hulûsi Bey’i
tanıdım. Aynı okulda öğrenciydim. Ama ilkokulu bitirene kadar Hulûsi
Öğretmenin sınıfında olmadım.

Hulusi Bey zayıf uzun boylu, ciddi ve çok dikkatli bir
insandı. Her zaman tıraşlı ve saçları düzgün olarak arkaya taranmış
olurdu. Devamlı koyu elbise, siyah veya koyu lacivert, zaman zaman da
yine koyu kahverengi takım elbise giyerdi. Beyaz gömlek ve boyunbağını
da asla eksik etmezdi. Lacivert-elbise giydiğinde ceketinin sol üst
küçük cebinde beyaz ipek mendili kullanırdı.

Hulusi Bey, müthiş ciddi ve disiplinliydi. Aşırılıklardan
asla hoşlanmış, yaramazlık yapanları kendi sınıfından olsun, diğer
sınıflardan olsun önce ikaz eder, sonra da kulaklarından çekerek
cezalandırırdı.

Her öğretmenin değişik ceza verme yöntemi vardı. Hulusi
Bey de kendine özgü yöntemi ile hala yaşlılarca hatırlanır. Sarıyer’de
okul anıları anlatıldığı zaman yaşlılar Hulûsi Bey’den bahsetmeden
duramazlar! Zira, Hulûsi Bey’in ceza yöntemi bambaşka idi ve
unutulmasına da imkân yoktu. Öğrenci aynı hatayı birkaç kez
tekrarlarsa; arkadaşlarına takılır onları dersten alıkoyarsa; dersten
kaçarsa, öğretmenlerine karşı gelirse; ona buna kızıp cam çerçeve
kırarsa; okula gelmediği halde velisine okula devam ediyorum diyorsa
ve bunu da öğrenmişse o öğrenci yandı, bitti.

Yanlış yapan öğrenciyi unutmaz, hatasını tekrarında
yakalar ve cezasını verirdi. En büyük cezası neyse onu vermekten geri
durmazdı. En büyük cezası da; üç numara ile tıraşlı saçların
favorilerinden tutup kaldırarak, çocuğun ayaklarını yerden kesmek ve
sonra bırakmak. Bıraktığı anda iki elinin avuç içi ile de yanaklara
dokunmak ama biraz sertçe. Böyle bir cezalandırmada elbette ki öğrenci
çok korkardı. O nedenle okulda Hulûsi Bey korkusu devamlı kaldı. Her
öğrenci de biraz olsun Hulusi Bey korkusu devam edip durdu.

Öğretmenliği mükemmeldi. Öğrencileri hem okutur ve hem de
eğitirdi. Onlarla spor yapar, bahçede voleybol oynamaktan geri
kalmazdı. O nedenle de çok sevilirdi.

Hulûsi Bey’in öğretmenlik yaptığı dönemlerde, yani 1960’lı
yıllara kadar Sarıyer 14. İlkokulunda (ki bilahare isme Pertevniyal
İlkokulu oldu, daha sonra da bu okul binası Sarıyer halk Eğitim
Merkezine Tahsis edildi. Halen Sarıyer belediyesi Kültür merkezi
olarak kullanılıyor.

Hulûsi Bey’in başına gelen en kötü olay, şüphesiz üçüncü
sınıf öğrencisi Şekerci İbrahim’den (Akdoğu) geldi. Bir gün sınıftaki
kara tahtanın silgisi kaybolur. Öğretmen Hulûsi Bey sağa bakar yok,
sola bakar yok. Normal yerinde olsa zaten görecek ama bakar, arar ve
bulamaz! Öğrencilere sorar. Öğrencilerin haberi yoktur! Yanıt
vermezler. Öğrencilerin kendisine muziplik yaptığına kanaat getirir ve
hepsine tek ayak üzerinde ayakta durma cezası verir. Üçüncü sınıf
öğrencileri için çok ağır bir cezadır, çocuklar cezayı güçlükle
tamamlar. Ders zili çalar, öğle paydosudur. Öğrenciler çıkıp giderler.
Biri sinsice geri döner. Bu İbrahim Akdoğu’dur. Hemen tahtaya iki
mısra şiir yazar:

Seveyim hocamızdaki bilgiyi,

Kıçına mı soktu koca silgiyi.

Öğle yemeğinden sonra Hulûsi Bey ders için sınıfa girer. Kara
tahtadaki yazıyı okur. Müthiş sinirlenir ve kararını verir; bu
edepsizliği ancak beşinci sınıf öğrencileri yapar. Toplar beşinci
sınıf öğrencilerini cezalarını verir.

Bu olay öğretmenliği sırasında Hulûsi Beyin sinirlerini
bozan en büyük ve unutulmaz olaydır. Kimin tarafından yapıldığını asla
öğrenememiştir. Çünkü Şekerci İbrahim, Hulusi Bey ölene kadar bu olayı
sadece birkaç kişiye (Biri benim, bir diğeri de İbrahim Pırnal ve
kendi yaşıtlarından da bir iki kişi) duyulmaması kaydı ile
anlatmıştır. Ama bu olay nedeni ile de Şekerci İbrahim utandığını ve
utancı devamlı yaşadığını da söylemekten geri kalmamıştır.

Şekerci İbrahim sonraları; “Bu şiiri yazdıktan sonra şair olacağım
belli oldu” demekten de kendisini Alamadı. Gerçekten dediği gibi
oldu.

Sarıyerlilerin unutamadığı gerçekten büyük bir Sarıyerli
olan Hulusi Bey, Sarıyer 14. İlkokulun hemen karşısındaki Taraftar
Sokaktaki iki katlı ahşap evde oturdu. Bu ev babasının da doğup
büyüdüğü evdi. Ev oturulamayacak duruma gelince, buradan taşınmak
zorunda kaldı. Ama yine de Sarıyer’den kopamadı. Sık sık Sarıyer’e
geldi, balığını, böreğini aldı; arkadaşlarını, dostlarını ve
komşularını ziyaret etti.

Sarıyerlinin Sarıyer’den kopması çok zordur. “Üç lüleli
Mesut Ağa Çeşmesinden su içen bir daha Sarıyer’den ayrılamaz” sözleri
sanki Hulûsi Bey için söylenmiştir. Gerçekten Sarıyer’den kopamadı.
Her ne kadar beş on yıl Sarıyer dışında oturdu ise de 1976 yılında
ölümü ile birlikte yine Sarıyer’e gelip yerleşti. Zira aile
mezarlıkları Sarıyer merkez mezarlığında idi ve annesi ile babasının
yanında toprağa verildi

KAYNAK

1) Simas’tan Sarıyer’e, İ. Balcı

2) Bir Avuç Sarıyer’li, İ. Balcı

3) Şekerci İbrahim, İ. Balcı.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)