Son Dakika Haberler

SELANİKTE SABAH EZANI. Dr. Ahmet Bekaroğlu

SELANİKTE SABAH EZANI. Dr. Ahmet Bekaroğlu
Okunma : 105 views Yorum Yap

DEĞİŞİM Dr. Ahmet BEKAROĞLU
Başlık okununca, ‘bu da nereden çıktı?’ denebilir. Ya da yine bir Rumeli’li olan Yahya Kemal’in çok sevdiğim, ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’ başlıklı eşsiz şiirinden; ‘esinlenme mi var?’ diye de düşünülebilir. Yazının başlığını ilk önce, ‘Karmaşık Duygular’ şeklinde atmıştım Ancak aşağıda anlatacağım hatıralardan biri aklıma geliverdi ve değişikliğe giderek bunda karar kıldım.
imageSarıyer Belediyemizin Lozan mübadillerimizi mübadelenin doksanıncı yılında getirdiği Yunanistan gezisine bendeniz de katıldım. Gözlemlerimi, ‘Sarıyertimes’ ta paylaşacağımı daha önce Facebook’ta duyurmuştum. Geciktim ve bu duyurumdan sonra aradan nerede ise bir ay gibi bir zaman geçti. Elbette ki bu tehirin nedenleri var. Birincisi; biraz yoğun olmamdı. İkincisi ve en önemli olanı da; zaten İbrahim Balcı Beyefendi’nin eşsiz anlatımı ile aynı sitede, ‘Yunanistan Gezi Notları’ yayımının seri halinde –dört bölümde- bitişini beklememdi. Bu gezi sırasında elbette bizim de bir çok izlenimimiz oldu. Şunu peşinen söylemek isterim. Anılarımızı anlatırken; bu konuda çok uzman olan İbrahim Balcı Bey gibi ustalık; bendenizden beklenmemeli. Bu kayıtlardan oluşan mukaddimeden sonra şimdi konuya girebiliriz.
İpsala Gümrük Kapısından hududu geçtiğimizde aklımıza takılan hemencecik şu düşünce oldu. Bu büyük milletin Orta Asya’dan başlayarak nasıl dünyaya yayıldığını hiç uzaklara gitmeden yaklaşık beş yüz sene bizim olan topraklarda gördük. Hemencecik de Kanuni Sultan Süleyman’ın hemen hemen hepimizin ezberinde olan,
‘Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’
dizelerinde sağlıklı bir bedene sahip olmakla eş değer tuttuğu, bir devletin bireyi ve bir bayrağa sahip olmanın; Yüce Yaratıcının bize verdiği en önemli nimet olduğunu daha iyi anladık. Bu imkanı veren -güler yüzünü de ilave ederek- sayın Şükrü Genç’e, teşekkür etmemek vefasızlık olur. Elbette öğretmenler kadrosuna bendenizi aldığı için değerli tarih öğretmeni Beyhan Aksop hanımefendiye de teşekkür ediyorum. Atatürk’ün doğduğu ev ile annesinin köyü Langaza başta olmak üzere bu gezideki mübadillerimizin köyleri Karacaova ve Fuştan köyünün bağlı olduğu Edessa Şehri, Kavala, Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç’ı Suat Uysallar ve İbrahim Balcı bey ile beraber ziyaret etmek hep hayalimdi. Çünkü; onların buradaki duygularını çok merak ediyordum. Şükür bunu yaşadım. Bu sebeple sayın Suat Uysallar ve bana göre şiirsel bazda anlatılmış kendi türünde tek olan; ‘-Bir Milletin Uyanışı- MUSTAFA KEMAL DESTANI’ isimli şaheser kitabın müellifi İbrahim Balcı bey ile beraber olmak ise; benim gelecekte anlatacağım en büyük hatıram oldu. Ayrıca Suat Uysallar ve İbrahim Balcı Beyle beraber Edessa şehrindeki görkemli şelale önünde çektirdiğimiz fotoğrafı; ‘Rumeli Kavağı Nostalji’ ye alan ve ‘Muhteşem Üçlü’ ifadesi ile sitayişli cümleler kuran deneyimli gazeteci İrfan Terzi Bey’e de teşekkür ediyorum. Gerek yoktu ama; laf aramızda hoşuma da gitmedi değil.
Bu ziyaretin merkezine oturan Fuştan; Bahçeköy ve Gümüşdere köylerindeki vatandaşlarımızın dedelerinin geldikleri köy. Mübadillerin torunlarının duygularına tanık olduk burada. Fuştan Köyü; Edesse Şehrine bağlı. Burada bizim için düzenlenen ‘hoş geldiniz’ anlamındaki sabah toplantısına bölgedeki papaz efendi de belli ki davet edilmiş. Biz; dışarıda gezinip fotoğraf çekerken doğrusu biraz gecikmiş ve içeriden Beyhan Hanımın çoktan ikazını almıştık. Toplantının yapılacağı alana girerken buraya çok yakın olan kiliseden papaz efendinin çıkarak geldiğini gördük. Mustafa Yetiş bey kendisine yaklaşarak tanıştı ve bendenizi de tanıştırdı. . Mübadelede Bursa’dan giden rumların çocuklarından olduğunu söyledi bize. Yabancı dil bilmediği için zayıf derecede diyebileceğimiz seviyede konuştuğu Türkçesi ile anlaştık. Papaz efendi, programa davetli olduğu ve Türkiye’den geldiğimizi bildiği halde, ‘nereden geldiğimizi?’ sordu. Mustafa Yetiş Bey, ‘İstanbul’ deyince papaz, ‘Kostantinopolis’ -yani Kostatntin’in memleketi- dedi. Ben de, ‘hayır, İstanbul’ dedim. Papaz, ısrar edince, benim heyecanım arttı. Tartışma uzamaması için Mustafa Bey, aramıza girdi ve ‘tamam, anladık, senin dediğin olsun. Gücün varsa gelir alırsın’ cevabını verdi ve bana da, ‘daha geniş olmam’ konusunda öğütte bulundu. Buradan da ‘Yunanlılar’ın İstanbul hayallerinin bitmediği’ ne yerinde tanık olduk. Toplantı salonuna girerken papaz efendiye -elini öperek- kendi cemaatinin saygı gösterdiğini de gördük. ‘Bu ortamı nasıl oluşturdu?. Helal olsun, doğrusu tebrik etmek gerekir’ de dedik.
Seyahat boyunca biz ibadete değil gezmeye gidiyoruz mantığı ile ilahiyatçılığımı ne kadar gizlemeye çalışsam da; istem dışı da olsa bu pek mümkün olmadı. Yunanlılar’ın dışarıya ezan okunmasına izin vermemelerine, Osmanlı’dan kalan camilerinin açılmasını engellemelerine de çok kızardım. Biz ise şimdiye kadar öyle davranmadık kendilerine. Evet, Osmanlı onların bazı kiliselerini camiye çevirdiDiğerlerini de ibadetlerini rahatlıkla yapabilecekleri derecede açık bıraktık. Ancak oların camilerimizi kiliseye çevirdiklerini, bazılarını yıktıklarını ve mübadillerimizin dedelerinin mezarlığını da harap ettiklerini gördük. . Bunlar; tarihi gerçekler ve bunları değil değiştirmek, inkar etmek de mümkün değil. Selanikte konakladığımız otelde birden aklıma geliverdi, pek de beceremem, sesim de müsait değil ama, madem uzman kimse yok, kendim sabah ezanı okuyayım diye düşündüm. Ama; bana göre bir daha bu dünyanın göremeyeceği İlm-i Kıraat’ın en büyüğü merhum Hafız İsmail Biçer hocamızın -özel dostluğum da oldu- ezan okuyuşunun telefonumda kayıtlı olduğu aklıma geldi. Ondan dinledik ezanı Mustafa Yetiş Beyle beraber bir pazar sabahı Selanik’te.
Yunanistan köylerinin kiliseleri öyle ihtişamlı ki; sanki bize, ‘gördükleriniz; Hıristiyanların köyleridir’ der gibiydi. Ancak; bizde olduğunun aksine bir mahallede –iki üç tane değil- sadece bir tane kilise vardı. Sıralı dağlar yatağında kurulu köyler ve muhteşem topraklara sahip ovalara imrenmedik değil. ‘Vardar Ovası’; gibi. Bir de çiçeklerle dolu balkonlu ve en çok dört beş kat yükseklikteki binalardan oluşan Selanik, hele Kavala Şehri. Çok beğendik doğrusu. Yani anlayacağınız; gözleri rahatsız eden gökdelenler ve gelişigüzel yapılaşma yok. Ancak bunların yanında şu da gözden kaçmadı. İşyerlerinde yabancı dilde –örneğin ingilizce- yazılmış tabela sayısı; bir elin parmakların geçmez. Bu da bize; yunanlıların dillerini muhafaza etmede ve kültür yozlaşmasına izin vermemedeki tutumlarını anlatır gibi idi. Bunun için kutluyorum kendilerini.
Bu gezi sayesinde yeni ve çok sadık dostlar da edindik. Muhteşem bir fizikçi aynı zamanda da bu sitenin yazarlarından olan arkadaşım Mustafa Yetiş, hem yolculuk sırasında hem de otelde oda arkadaşım oldu. Çok şey paylaştık kendisi ile. Coşkun İnce gibi; değerli bir roman yazarı öğretmen arkadaşımızı tanımış oldum. Vehbi Koç Vakfı Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi Müdürü Maksut Balmuk, Mehmet Şam Ticaret ve Anadolu Ticaret Meslek Lisesi Müdürü İbrahim Koç ve diğer öğretmen arkadaşlar. Ayrıca bazı öğrenciler. Hepsi ile seyahat etmiş olmak; çok ve çok güzeldi.
Sıkıntılar da oldu elbette. Tuvalet ve temizlik sorunu gibi. Öyle ki; ihtiyaç giderme sıkıntısından yeme ve içmeye korkmadık değil. Turizm şirketinden de bir iki konuda şikayetim oldu ancak burada belediyenin hiç kusuru yok ve belediyemiz bu konuda son derece masumdur. Bana göre burada sadece turizm şirketinin kurnazlığı var –turizm şirketinin bu satırları okumasını çok isterdim-. Turizm Şirketi Gümülcine, İskeçe ve Dedeağaç’a; ‘zaman kalmadı, zaten kafilede genelin görüşü de bu yerlere uğramayalım yönünde’ diyerek girmek istemedi. Bu yerlerde soydaşlarımızın köylerinin en azından birinin bir camisinde namaz kılmak, kahvehanelerinin birinde çay içip onlarla sohbet etmek; hep hayalimdi. Ama olmadı. Sadece uzaktan seyretmekle yetindik buraları. Ayrıca rehberimizin, Kavala’da ‘kaleye’ çıkılmıyor, sakın denemeyin’ konuşmasının doğru olmadığını da; kaleye çıktıktan sonra öğrendik. Bu da can sıkan durumlardan bir diğeri idi.
Bütün bunlara rağmen yine de; iyi ki gittik ve bu hatıralara sahip olduk diyebiliyoruz rahatlıkla. Yaklaşık beş asır sahip olduğumuz o topraklarda, her ne kadar izi kalmasın diye uğraşılsa da; adeta eski dost olarak, konuşur gibi olduk o topraklarla. Ecdadın fedakarlıkları geldi aklımıza. Başka bayrak altında kimliğini korumanın zorluğunu anlayarak alkışladık soydaşlarımızı. Bu duygular içerisinde Mehmet Akif’in,
‘Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz,
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz’
mısraları ile başlayıp devam eden şiiri aklımıza geldi. Sarıyer’e dönünce de ilk işim bu şiiri yeniden okumak oldu.