Son Dakika Haberler

EMPERYALİZM SARMALI. İbrahim Balcı

EMPERYALİZM SARMALI. İbrahim Balcı
Okunma : 10 views Yorum Yap

ibalciTürkiye 2002 seçiminden sonra hem iktidar ve hem de kan değişikliğine uğradı. İktidar nasıl iktidar olduğuna önce şaşırdı sonra da ellerini çırparak devlet yönetimine adım attı. İktidar oy fazlalığına güvenerek Cumhuriyetin mihenk taşları ile oynamaya başladı. Önceki iktidar devirmek için her cuma günü yapılan cuma mitingleri birden bire ortadan kalktı. Müthiş bir birliktelik varmış gibi görüntü verilmeye çalışıldı ve devam ettirildi. Ne var ki tek başına iktidar olma, kötü bir başlangıcı da beraberinde getirdi. İktidarın başı “Ben iktidarım, ben de tek başına çoğunluk var, istediğimi yaparım“ anlayışına sahip olunca ipler önce esnemeye, şimdi de kopmaya başladı. Bakalım nereye kadar devam edecek…
 
Ülke kaos içine girmiş durumda… İktidara gerekli olan para idi, özelleştirme ile Cumhuriyet’in bütün değerleri satılarak elde edilen paralar hoyratça kullanılarak iktidarın kendi zengini yaratıldı. İslami sermaye, Anadolu Aslanları derken, yandaşlar belirmeye, çıkar için her kuralsızlığa, her büyük yolsuzluğa göz yumuldu, itiraz edilmedi. İktidar olunurken, ilk seçimlerde PKK ye verilen sözlerin yerine getirilmesi, bilhassa PKK sözcüleri tarafından istenmeye başlandı. PKK ‘lı milletvekili ve belediye başkanları kendilerini o kadar güçlü konumda gördüler ki İktidarı ve hatta muhalefeti ile birlikte tüm meclisi yok farz ettiler, hükümeti iplemediler bile! Hükümetin zaman zaman cılız çıkışları, yermeleri, önlemler seri şekilde alınacak söylemleri, sudan sözlerden öteye gitmedi. Kürt açılımı ile Kürtlere şirin görünmekle sorunların çözüleceği zannedildi ama aksi olduğu görüldü. Köy isimlerinin, semt isimlerinin değiştirilmesi için bilhassa Cumhurbaşkanı tarafından başlatılan kampanya bütün şiddeti ile devam etti, ettirilmeye devam ediliyor. Bunu Kürtçe kursların başlatılması takip etti. Diyarbakır Belediye Başkanının bir konuşmasında özet olarak “bu ağacın dalları nerenize batıyor” demesine yanıt verilemediği gibi, cezai müeyyide uygulanamaması Hükümetin acizliğini ortaya koyarken, diğer belediye başkanlarının PKK lılara kucak açması, PKK ölülerinin resmi cenaze araçları ile mezarlıklara, hastanelere taşınması rezilliği ortaya çıktı.  Sözcülerinin meclis kürsüsünden Cumhuriyetin kurucularına saldırması, Diyarbakır ve Ders im isyanlarının sorgulanmasının istenmesi bile iktidarı harekete geçiremedi. Hatta iktidar da aynı doğrultuda konuşmalar yapma yanlığına kapıldı. Buna bir de CHP’li bazı milletvekilleri eklenince Meclisin suyu çıktı…
 
Cumhuriyetin kurucularının insafsızca sorgulanmaya çalışılması, ağır sözlerle eleştirilmeleri buna iktidarın da ortak olması alışılmışın dışında olaylar olarak belirdi.  “Cumhuriyet döneminin artık sonu geldi. Kesinlikle laik sistemi değiştirmek istiyoruz.” (The Guardan Gazetesi 1995) diyen Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olmuştur. “ Atatürk’e saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok (1994)”, “Hem laik, hem Müslüman olunmaz”, “Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye! Yahu bu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek…” , “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir lafı koskoca bir yalan! Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır” diyen Recep Tayyip Erdoğan daTürkiye Cumhuriyeti Başbakanı olmuştur. Pervasızca aynı konuşmaları devam ettirmiştir, ettirmektedir.  Nitekim tek parti olarak iktidar olmasının güvencesi ile “Türk değil ümmet olmak esastır (2007)” diyebilmekte ve nihayet, PKK’lı ve ayrılıkçı Kürtlere şirin gözükmek için “Türk milliyetçiliğini ayaklar altına aldık. Geliyoruz” diyerek, Türk’ü ve Türkçülüğü inkâr eder hale gelmiştir.  Başbakan böyle konuşursa elbette ki Kürtlerin ve PKK lıların meclisteki uzantıları da şöyle diyecektir: “Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akıtılması gerekir!” (Leyla Zana) ve “Kürt halkının talepleri kabul edilinceye kadar Başbakan Erdoğan şunu iyi bilsin Kürdistan’daki kirli savaş bitmeyecek!” (Emine Ayna) diyerek tehditlerin sıralayacak ve devam ettireceklerdir!
 
Mecliste BDP lilerin pervasız konuşmaları tahammül sınırlarını aşarken, hükümetin 40 bin kişinin katili Apo’ya, çeşitli siyasi nedenlerle mahkûm olmuş büyük devlet adamı saygınlığı ve duyarlığı göstermiş olması kabul edilir gibi değildir.” Yalnız duramam” demiş, yanına beş mahkûm gönderilmiş,”yerim dar” demiş, kendisine milyonlar harcanarak yeni bir yer temin edilmiş, “burası da yeterli değil” demiş yeni bir yer yapılması çalışmaları başlamıştır. Yetinmemiş “bu mahkûmları istemiyorum” demiş, bu kez yanına PKK üst kadrosundan olup da mahkûm olan birini göndermek kararını almışlar…
 
  Dış İşleri Bakanlığı sanki tüm dünya devletleri ile savaş halinde. Bir tane iyi münasebetlerimiz olan komşu devlet yok. İran, Irak, Suriye, Mısır, İsrail, Libya, Tunu hemen hepsi ile sanki savaşa girmiş gibiyiz… Üst kısımda hiçbir zaman güvenilmeyen Rusya, Balkanlarda Yunanistan ve Bulgaristan! Kıbrıs başka bir sorun… Dış İşlerinin görevi devletin politikasını geliştirmek mi yoksa komşu ülkelerin iç işlerine karışmak mı? ABD komşumuz amenna ama Türkiye onun emir eri değil ki? Obama almış eline sihirli değneği Türkiye ile istediği gibi oynuyor… Yahu biraz şahsiyetli olmak gerek ama nerde. Kime”van münit” denilmişti? İsrail’e! Eeee ne oldu? Her şey sözde kaldı… Maşallah ilişkiler iyi… İstek ABD geldikten sonra yine aş pişer masaya konur…
 
Irak kan golüne döndü. Saddam kanlı katildi, diktatördü! Türkiye’ye zararı vardı. ABD istedi, karşısına geçtik… Koskoca devlet ABD nin bir buçuk milyon insanı öldürdükten sonra çökertildi de ne oldu… Kürtler ayrı bir devlet, Araplar ayrı bir devlet görünümünde, ezilenler Türkmenler oldu… PKK yuvalanmaları yine burada!. Hepsi de Türkiye’ye karşı baş belası… ABD Petrolu konrolü altına aldı, Türkiye’ye de sınırda kaos bıraktı. Vuran vurana kıran kırana!
 
Dünya meselelerini bir yana bırakırsak bir önemli durumla karşı karşıya kalırız. Şöyle ki: Ben ve Sen, Biz ve siz! Biz ve ötekiler… Ya da Biz ve diğerleri… Yani iktidar ile muhalefet…
 
Takdir edilemeyen veya kabul edilemeyen şudur. İktidar her şey değildir ve istediğini yapamaz. Yaparsa keyfi hareket olur, bunun adına diktatörlük denir. Çoğunluk da mutlak hâkimiyet değildir ve her zaman çoğunluk haklı da değildir. İktidarın öncelikle bunu bilmesi gerekir ama maalesef bilseler bile umursamıyorlar, muhalefeti veya kendinden olmayanları adam yerine koymuyorlar. Böylece koşar adım diktaya gidiyorlar, diktatör oluyorlar.
 
Kamuoyu ve halkın nabzı diye bir şey vardır. Bunlara karşı “Ben yaptım, oldu” diyemezsiniz, denilemez. Denildiği anda, meşru çizgiden uzaklaşmış, hatta çıkmış olursunuz. Bir Anayasa ve bir yasa ile çok büyük haklar kazan ve bunları kullanarak iktidara gel, sonrada bu Anayasa ve diğer yasaları yok say… Buna düpedüz kendi çıkarını düşünmek denir. İktidar bunu yapıyor…
 
İktidar kendi yandaşlarının, fikirdaşlarının ve kendilerine yakın cemaatlerin, derneklerin her türlü gösterisine, protestosuna iyi niyetle yaklaşıyor, gülerek bakıyor, kendinden olmayanların da anasını ağlatıyor. İşte Gezi protestosu…  Gezi olayları iktidarın ne denli demokrat olduğunu gözler önüne serdi. Valisiyle, Belediye Başkanlarıyla, Polis Müdürleri ve polisleriyle faşist bir yönetimin temsilcileri olduklarını gösterdiler. Vahşice insanların üzerine sıkılan biber gazları, insanı çileden çıkaran tazyikli su, imansızca vurulan coplar, acımasızla vurulan tekmeler… Hayatını kaybeden beş fidan, gözünü kaybeden 11 genç insan, kafasına satır vurulan bir delikanlı ve on bine yakın yaralı…  Valilerin, emniyet müdürlerinin tutarsız beyanları, yalan çıkan söylemleri, polisin suçunu ve suç delillerini ortadan kaybedecek söylemleri… Hiç biri yakışmıyor!
 
Başbakanın sözleri ise çok yanlış, hatta telafisi imkânı olmayacak kadar büyük bir yanlış. “Her yer Taksim her yer direniş” diye bağıran binlere hitaben, başbakan “Biz yüzde elliyi zor tutuyoruz” diyerek meydan okuması. Bu söylemden sonra yüzde ellinin bir kısmının sokağa çıkmaları, olay yaratmaları….  İşte hal böyle…
 
Hala Gezi eylemleri devam ediyor. İstanbul’da forma dönüştü ise de diğer kentlerde devam ediyor. Hatay, Eskişehir, İzmir, Antalya ve Ankara’da devam ediyor…. Siz Gezi Parkını ortadan kaldırıp alanı imara açarsan, Atatürk Orman Çiftliğini yok edersen, bunlar gibi pek çok manevi değeri olan yerleri yok sayarsan tepki göreceksiniz! Bu böyledir.
 
Türkiye’yi şeyhler, dervişler, seyitler, şıhlar yönetemez. Türkiye bir aşiret değil! Bir geniş topluluktur. Halkı kendini yönetmeyi öğrenmiştir, bunu kullanacaktır. Onun karşısına manevi saldırılarla çıkmak ahlaka uygun değildir.  Kimse Allah ile korkutulamaz, herkesin dini-imanı kendisinedir. Bunu Allaha’a karşı aracısız yerine getirdiği sürece gereği gibi inancını yaşamış demektir… Ama maalesef ki cemaatler Türkiye’yi sarmalın içine almış, sağından solundan kemirip duruyor…. Nurcular, Süleymancılar, Menzilciler, İskenderpaşa, İsmailağa cemaatleri, Kadiriler, Nakşiler vesaire… Cemaatler Türk siyasetinin içine girmiş, kurt gibi Türkiye’yi kemirmektedir.  Son otuz yılın en güçlü cemaati Gülen cemaati… İktisaden Türkiye’yi ablukaya almış, istediğini yapmaktadır. Lideri ABD’ye gitmiş, Türkiye’de’ davalarından aklanmasına rağmen yurda dönmemektedir. Dönmek isterse ABD bırakmaz… Ama bunu da söyleyemezler, çünkü istediklerini yaptırmaktadırlar.
 
Ordu maalesef, eski özelliğini kaybetmiştir. Çeşitli olaylar yaratılarak budanmış ve yüzlerce general, amiral ve daha alt rütbeli subay tutuklanarak binlerce yıl cezalarla canlı canlı mezara gömülmüşlerdir. İtirazları sonuç verir mi? Bunu bilmeye imkân yok. Zira özel yetkili mahkemeler hükümetten de güçlü görünüyor…  Demokrat Parti iktidarı dönemindeki Tahkikat komisyonuna benzemektedirler. Dileriz akıbetleri onlar gibi olmaz…
 
İktidar, yıllardan beri düşüncelerini gerçekleştirmek için hazırlanmaktadır. Öncelikle köşe başlarını tutmuş, orduyu pasifize etmiş, kendi memurunu, zenginini, işçisini, sendikasını, polisini hazırlamış yaratmış, kendi idare adamlarını iş başına getirmiş ve ondan sonra da yavaş yavaş Cumhuriyet’in temel taşlarını tek tek oynatmaya başlamıştır. Temel taşları oynayıp bozuldukça Türkiye’nin laik düzeni de bozulmaktadır.
 
Anayasa çalışmaları devam etmektedir. Sayın Başbakan R.T. Erdoğan Başkanlık sisteminden yana olup, bunun anayasaya konulmasını ısrarla istemektedir. Hatta bunun konulması uğruna Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesini bile konu edilebileceğini ileri sürmektedir. Eğer bu başarılırsa Türkiye’nin temeline kar suyu kaçmış demektir.
 
Türkiye şu anda, çoklarınca kabul edilmezse de büyük bir kaosun içindedir. Güney, Güney doğu hatta doğusu ateş içindedir. ABD karşı tavır almış, İngiltere, Fransa desteğini çekmiş, Almanya mesafelidir.  Diş İşlerinde tam bir başarısızlık vardır. Hangi tarafa el atsa orada yangın başlamıştır. Nerede ise Türkiye’nin dostu kalmamıştır. Sayın Başbakan açıklamasına karşın gideceğini ilan ettiği yerlere de gidememiştir, bu ortamı bulamamıştır. Gerek siyasi, gerekse iktisadı sıkıntılar nedeni ile zor durumda olan Türkiye’de işler tersine dönebilir.  Çözüm, çözüm derken çözümsüzlüğün içinde boğulabilir. Böylesi bir durumda Alternatif kim olabilir ya da kim olacaktır.
 
Acaba böyle bir durumda buna kim karar verecektir: Türk seçmeni mi yoksa Sam Amca mı?
 
Suriye’ye karşı olası bir harekette ABD devletleri uçakları İncirlikten kalkarak müdahale edecek olursa ülke öylesine bir pisliğin içine girer ki buradan çıkması ancak parçalanmakla mümkün olur. Belki de ABD bunu istemektedir. Aksi olursa yani ABD uçaklarına İncirlikten kalkış izni verilmezse o zaman belki de ABD nin hedefi Türkiye olacaktır.
 
Görüldüğü gibi Türkiye öyle bir emperyalizm sarmalında ki neler olacağını bekleyeceğiz ve göreceğiz