Son Dakika Haberler

AMİGDALA MI? NEO KORTEKS Mİ?

AMİGDALA MI? NEO KORTEKS Mİ?
Okunma : 5.910 views Yorum Yap

Amigdala mı? Neo Korteks mi? Bir keresinde ben de kendime o bıkkınlık ifadesi soruyu sordum: Geçmişe dönmek ister miydin? Ve anımsadığım bir bilgim nedeniyle aceleyle yanıtladım: Bu, büyük zaman kaybı olurdu, onun için önüne bak!

Anımsadığım bilgi mi? Kaynağında Fransız aydınlanmasının öne çıkmış iki adı vardı: J.J. Rousseu ve Voltaire… J.J. Rousseu’nun “Eşitsizliğin Kaynağına Dair Söylev” adlı eserini okuyan Voltaire, eserde eşitsizliğin kaynağı olarak, uygarlığın, edebiyatın ve bilimlerin gösterildiğini ve vahşi yaşama dönmenin salık verildiğini fark edince ona şöyle yazmış: “İnsan türüne karşı olan yeni kitabını aldım, teşekkür ederim. Bizim hayvanlığa dönmemiz için hiçbir zaman bu denli zekaya başvurulmamıştır. Eseriniz okunduğu zaman, insanda dört ayakla yürüme özlemi başlıyor. Fakat 60 yıl var ki, ben böyle yürüme alışkanlığımı yitirdim; bu alışkanlığı yeniden kazanma umudumu da yitirmiş bulunuyorum.”

BAŞLIĞIN YAŞANTIMIZDAKİ YERİ

Canlıları motive eden dinamiklerin başında korku ve umut, ödül ve ceza gelir dediğimizde yanılmış olur muyuz? Aslanın yaklaşmakta olduğunu fark eden geyiğin duyduğu korku onu kaçarak kurtulma umuduna yöneltmez mi? Aslanı geyiğin peşinden koşturan, enerji kaybına rağmen koşturan, geyiğin etiyle ödüllenme umudu değil midir? Yoksa söz konusu olan geyik muhabbeti midir? Sirkteki hayvanları düşünün, onları istenilen kalıba sokmak için ödül ve ceza yönteminin kullanıldığını hemen hepimiz biliriz. Tarım toplumunda pişirilmiş şekliyle insanları da istenilen kalıba sokmak için ceza olarak cehennem ve ödül olarak cennetin sunulduğu seçimlerle karşılaşırız. Korku ve umut bir arada motive edici unsurlardır. Korku, endişe, öfke gibi duygular şimdilerde insanların işine yaramayan stres körükleyiciler olarak görünseler de upuzun avcı toplayıcı dönemlerin hayatta kalabilmek için vazgeçilmezleriydiler. O kadar vazgeçilmezdiler ki, genetik kodlarımıza işlenmişlerdi. Fakat iş insana gelince, beyninde gelişmiş bir korteks sorunu vardı. Savaş ve kaç basit seçeneklerinden birini seçmek dışında da davranabilmesini olası kılan bir şeydi bu… Beyaz ve siyahtan farklı olarak seçebileceği bir de gri alan vardı.

Amigdala, beynimizin duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasındaki birincil role sahip bölgesidir ve limbik sistemin bir parçasıdır. Dost-düşman ayırımı, iyi-kötü ayırımı, faydalı- faydasız ayırımı, tehlikeli- tehlikesiz ayırımı, savaş-kaç ayırımı gibi iki seçenekli dünya burada kuruludur. Kortekse gelince işler değişir, Kortekste her şeyin gri tonları vardır, “korteks felsefe” yapabilmemizin maddi nedenidir. Dikkat odaklanması buradadır, düşünceleri düzenleme ve problemleri çözme yetisi buradadır, farklı durumlara göre farklı davranışların uyarlanması buradadır, planlama ve strateji oluşturma burada olur, duyu kontrolü ve haz erteleme burada gerçekleşir, uygunsuz davranışların bastırılması ve uygun davranışların gösterilmesi burada sağlanır, eş zamanlı ve çoklu bilgiler burada işlenir. Vahşi doğada avcı toplayıcı olarak yaşarken felsefe yapmak hiç işimize gelmezdi, zaten o dönemlerde yaşayan atalarımız da iri yırtıcılarla karşılaştıklarında savaşıp ya da kaçacakları yerde bu işin gri alanı da var diyerek felsefe yapmaya kalkışmadılar. İçlerinde böyle davrananlar olmuşsa da büyük olasılıkla av olmaktan kurtulamadılar.

Zamanı çağlara ayırıp anlamlaştırmak türümüzün sıkça başvurduğu yöntem; İlkçağ, ortaçağ, yeniçağ falan… İçinde bulunduğumuz zaman dilimine kimileri iletişim çağı diyor. Bu nitelendirme biz nesil insanlarda ister istemez yoğun olarak kullandığımız sözlü iletişim dönemlerini anımsatıyor. O zamanlar ne de candandı, samimiydi ve dolu doluydu diyoruz. Peki, öyle olsun. Öyle olsun da, yine de bilmekte fayda var; yüz yüze sözlü iletişimde iletişimin aslan payı neredeyse havadaki azot oranı kadarıyla (%70) vücut dilinindir, hemen hemen havadaki oksijen oranıyla kafa kafaya (%20) ses tonlamalarınındır, geriye kalan %10 ise sözle verilen mesajları kapsar. Siz, kimi aile içi iletişimlerin küsmekle sonuçlanmasının nedeninin ne olduğunu sanıyorsunuz? Ben konuşuyorken yüzüme bak diyen ebeveynler neyin rahatsızlığını duyarlardı?

Bebeklerin iletişim yöntemlerinden önde geleni ağlamaktır, sonra gülmektir, somurturlar ve kızarlar. Bunlar vücut dili dediğimiz şeylerdendir. Kullandıkları bu dil oldukça verimlidir. Genellikle anneleri sorunlarını ve rahat olduklarını anlayarak ona göre davranır. İlerleyen zamanda harfi çağrıştıran türden tek sesli bir şeyler söylerler, bu sesleri sürekli tekrar ederler, sürekli tekrar etmelerine rağmen çıkardıkları bu sesleri her seferinde farklı tonlamayla söylerler, bunun böyle olması farklı şeyler anlatma çabalarının ürünüdür. (8 aylıkken alfabeyi söküp 1,5 yaşında gazete okuyan William James Sidis hariç) Sonra öğrenirler ana dilini; kelimeleri, kelimeleri birleştirip anlamlı sözcükler oluşturmayı falan filan… Tıpkı, henüz konuşmayı beceremediğimiz dönemlerde, insanlık tarihinin ilk dönemlerinde atalarımızın davrandığı biçimde davranır şimdiki bebekler bile… Dil, hatta diller öğrendikten sonra bile, vücut dili ve tonlama karşı karşıya kurulan iletişimde baş aktör olmaya devam eder. Dil, genetik kodumuza işlenmemiş olmasına rağmen ilk ikisi işlenmiştir ve çevreden kazanılmazlar.

Yaşam kalım savaşı canlılar açısından bakıldığında basit olanı yapmaktan geçer; savaş ya da kaç, %50,%50… Zeka gelişip de insan düzeyine varınca bu siyah beyaz arasında seçim yapmanın yanına gri bir sayfa eklenir; bu bilinçli karar verme sayfasıdır ki, neo korteksle bağlantılıdır. Böyle bir şey memelilerden diğer hayvanların, örneğin bir geyiğin aslanın varlığının farkına vardığında işine yarar mı? Yarama düzeyi aslana av olmasını sağlamaktan öte geçemez. Peki, insanın işine yarar mı? Tohumu, hayvanı evcilleştirmemiz, toplumlar kurmamız, matematik icat etmemiz, binalar yapıp içinde barınmamız, kısaca bugünün yaşam standartlarını yakalamamız ve uzaya açılmamız onun sayesinde olmuştur.

BAŞLIĞIN SANATTAKİ YERİ

Sanat, hissederek paylaşmaktır demiş Tolstoy… Tolstoy’a göre, diğerinin duygusal bir dışavurumuna tanık olan kişi, o kişinin hissettiği duyguların aynını hissedebilir ve sanatın temeli budur.

Stanislavski “Sistem” adını verdiği gerçekçi tiyatro yöntemini kurarken bilimsel verilere başvurmuştur, kaynağında Pavlov’un “Koşullanmış Refleks” kuramı vardır. Onun yönteminde oyuncudan istenen, rolünü, seyircinin kendini oyun kişisinin yerine koyabileceği ve duygularını paylaşabileceği sahicilikte oynamasıdır. Peki, bu nasıl olacak? Olur, hem de hayvan bile bunun üstesinden gelebilir. İstanbul sokaklarında bir zamanlar, kasketli, tefi, değneği, beline dolanmış zinciriyle ayıcılar dolaşırdı. Esmer olurlardı ve ayı oynatırlardı. Ayının tepkisi tefin sesineydi, onunla dolaşık gibiydi, tef sesini duyduğunda geçmişe gidiyor, kızgın saçın üzerine çıkarıldığında yanan ayaklarının acısını duyumsuyordu, duyumsamıyordu da tef sesinin peşinden bu işkencenin geleceğini sanıyordu, yine yanmasınlar diye ayaklarını yukarı kaldırmaya başlıyor, ayıcı onun bu hareketini kocakarıların hamamda oynama taklidi diye pazarlıyordu.

Esin, parlayıp sönen bir şeydir, istikrarsızdır, oysa sürekliliktir önemli olan ve bunun için bilinçaltına gereksinim vardır. Ne var ki, bilinçaltına ulaşabilmek, onu yönlendirmek bilincin yiyeceği halt değildir. Stanislavski bu noktada devreye psiko- fizyolojiyi sokar, yem kullanarak duyguları avlar. Oltalardaki iğneleri parlak renkli naylon ipliklerle gizleyip balıkların avlandığı gibi duyguları avlar. Duygular niye avlanabilir? Balıklar niye oltayla avlanabiliyorsa aynı nedenden; eğilimleri yüzünden…

Stanislavski’nin sisteminin bir benzeri de Lee Strasberg’in “Metot” uygulamasıdır. İkisinde de beklenti basittir; duyguları yönetemiyorsan onları oluşturan koşulları yönet. Uygulamalı bilimde yaptığımız gibi, yasaları yönetemiyorsan onları oluşturan koşullarla oyna. Sistem ve metot arasındaki belirgin fark ise; birincide karakter gibi düşünerek karakteri çıkarmak vardır, ikincide, karakter gibi yapmak ancak onun gibi düşünmeden karakteri çıkarmak vardır. Metot yönteminin oyuncularını hangimiz seyretmedik ki? Marlon Brando, James Dean, Anthony Quinn, Al Pacino, Robert De Niro, Robert Duvall, Paul Newman, Dustin Hoffman… Amaç, bir oyun değil, gerçek yaşam kesiti sunmaktır, seyirciye tiyatroda olduğunu unutturmaktır, gerçek olay seyrediyormuş izlenimi yaratmaktır.

Gerçekçi tiyatro, seyircisinde uyandırmayı amaçladığı estetik yaşantıyı bir yanılsamayla (illüzyonla) sağlamayı seçmiştir. Epik tiyatro anlayışı ise; canlandıran, taklit eden, seyirciyi yanılsamaya sokan gerçekçi tiyatro düşüncesinin karşısına yanılsamacı yönü yok edilmiş, anlatımcı bir tiyatro anlayışını koyar.
Bertolt Brect, görünenin ardındaki gerçeği göstermek ister, seyircinin bundan sonra ne olacak sorusuyla uğraşmasını istemez, onun yerine nasıl ve neden olacak sorularıyla muhatap olmasını ister. Seyirci, sahnede oynanan oyuna kaptırıp onun dümen suyunda seyretmemelidir, olan biteni eleştirisel gözle takip etmelidir. Epik ya da diyalektik tiyatro oyuncusu jest, mimik ve tavırlarıyla metindekinden fazlasını verebilmelidir.

Gerçekçi tiyatroda istenen, duyguyu uyandırmaktır. Epik tiyatroda istenen, seyirciyi yargıda bulunmaya zorlamak, ona beyninin gri alanını kullandırmaktır; duygu seli düşündürmez, tersine düşünmenin önüne set çeker. Seyirci ile oyun arasında bir özdeşleşme gerçekçi tiyatronun arzuladığı şey olmasına rağmen epik tiyatro, seyircinin oyunla özdeşleşmesini ret eder, sırf böyle bir şey olmasın diye yabancılaştırmalar kullanır, çünkü seyircinin eleştirel bilinci aktif olmalıdır, seyirci oyunun akışına kaptırmamalı, gözlemci durumunu korumalıdır. Seyirci ileride ne olacak beklentisine girerek oyunu seyretmemeli, geçmişte ne olmuştu da bu sahnede bu gerçekleşti diye kafa yormalıdır. Bunun üstüne düşünmelidir.
İlerde ne olacak sorusuna kenetlenmek yerine ne oldu da şimdi bu durumdayız diye düşünmek daha isabetli olur kanaatindeyim.

Bakmayın, saçlarımın kısmen dökülüp kalanların da beyazlarla harmanlandığına; bebekliğimde sarı renkteymişler giderek koyulaştılar ve en koyu hallerindeyken taranmaya başkaldırmıştılar…

İrfan Kaban