Son Dakika Haberler

Ya Öyle Değilse! “Aklın Almadığı Sorumluluk”

Ya Öyle Değilse! “Aklın Almadığı Sorumluluk”
Okunma : 3.597 views Yorum Yap

Doğrudur sanrısına kaptırıp yanlış yolda uzun soluklu yürümek o yolun doğru olmasını sağlamaz; olsa olsa “akılsız başın cezasını ayaklar çeker” atasözündeki ayakların çekeceği cezanın miktarını belirler. Sadece bununla kalsa neyse de, bir de o yolun takipçileri varsa işte o zaman “yandı gülüm keten helva”… Türümüz, önce el yordamı, devamında ürettiği aletleri ve icat ettiği matematiği kullanıp bunları kültür mirası yoluyla yeni nesillere aktararak doğal yasaları keşfetti. O yasaların alaşağı edilemeyecek gücünü gördü, sonra bu doğal yasaların oluşma şartlarının farkına vardı, kendinde şartlarla oynama yetisini keşfedince de yaşam kalım savaşı boyunca onlarla oynayarak hayatını kolaylaştırmayı becerdi. Doğa bütününün bir parçası olan insan, evcilleştirme devrimiyle birlikte yerleşik düzene geçmesiyle başlayan doğadan özerk toplumsal yapısını oluşturdu. Asla doğadan bağımsız olmayan ve olamayacak olan insanın geliştirdiği bu özerk yapı ve ondan kopuk olmayan bireysel öngörülerimizle şimdi geleceğe evriliyoruz.

13 Yaşındayken “Eski Mısır Şiiri” adlı kitapta okumuştum, Mısırlıların İ.Ö. 4241 yılında 365 günlük takvimi icat ettiklerini yazıyordu. Otuzar günden oluşan on iki ayları varmış ve adları Sel, Ekinlerin çıkışı, Hasat diye dörder aydan oluşan üç de mevsimleri varmış… En çok da ayların toplamı olan 360 güne yılsonunda ilave ettikleri beş güne şaşırmıştım. İçimden geçirdiğim şey; o kadar yıl önce dünyanın güneşin etrafında döndüğünü ve bu dönüşünü 365 günde tamamladığını bilen bir toplum olmasına rağmen, orta çağda Avrupa’nın göbeğinde nasıl oluyordu da dünyanın dönmeden sabit durduğu söylenebiliyordu? Durumun hiç de benim anladığım gibi olmadığını yıllar sonra ancak öğrenebildim. Onların oluşturdukları takvimlerinin aslında güneşin çevresinde dönerken izlediği yörüngeyi 365 günde tamamlamasıyla ilintisi yoktu. Mısırlıların takvimlerini ilişkilendirdikleri şey, güneşin doğuşundan hemen önce gökyüzünde gördükleri parlak Sirius yıldızıydı. O ilave beş gün de 360 günden sonra onun gökyüzünde belirmesi için beklenen beş gündü. Sirius, Nil nehrinin her yıl taşmasından önce gökte varlığını gösteren yıldızdı. Zaten Mısırlılar yıl sözcüğünü tarımla ilişkilendiren bir toplumdu; hiyerogliflerinde yıl sözcüğü tomurcuklanan bitki şeklinde yazılıyordu. Hayatları üzerinde Sirius yıldızının yarattığı etkinin düzeyi, Keops piramidinin kraliçe odasında açılan bir kanalın yalnızca bu yıldızı görmek üzere inşasından bellidir. Anlatmaya çalıştığım, bir yazının okunmasının onun doğru anlaşıldığı anlamına gelmeyebileceğidir. Bir bilginin çekiciliği değil, o bilginin doğrulanabilir olması önemlidir.

Akıllı Kim?

Atın adı Hans, diğer namı Akıllı Hans. Sahibi, bir Alman lisesinde matematik öğretmenliği yapan Wilhelm von Osten. Atına toplamayı, çıkarmayı, çarpmayı, bölmeyi, kesirli sayılarla işlem yapmayı öğrettiği, hatta atının kimi problemleri çözüp sonucu söylediği iddiasında… Bu boş bir iddia değil, gerçekten de at, doğru sayısal sonuca varıncaya kadar toynağını yere vurarak ve doğru sonuca ulaştığında vurma eylemini keserek izleyenlere dudak ısırtıyor. Atın namı yurt içinde ve yurt dışında hızla yayılıyor. Öyle ya olacak şey değil; ata, “eğer ayın sekizinci günü salıya isabet ederse, bir sonraki Cuma ayın kaçıncı günü olur?” sorusunu soruyorsun, toynağını o kadar sayıda yere vurarak sonucu biliyor. Hal böyle olunca, bilim insanlarından oluşan bir komisyon kurulmuş, komisyon 1904 yılında Hans’ın gösterilerinde hile yapılmadığı sonucuna varmış ve dosyayı karşılaştırmalı biyolog ve psikolog Oskar Pfungst’a devretmiş.

Pfungst, gerçekleştirdiği incelemelerden sonra atın durumunu şöyle özetlemiş: At matematik bilmiyor ama iyi bir vücut dili okuyucusu. At, soru soranın sorunun yanıtını bilmediği durumlarda ve gözleri örtüldüğünde çuvallıyormuş, ancak soruyu soran yanıtı bildiğinde ve gözleri de açıksa işinin ehliymiş. Atın sahibi, atının vücut dilindeki istemsiz ipuçlarına tepki verdiğinin farkında değilmiş, değilmiş fakat gerçeği de kabullenmeyip bir matematik öğretmeni olarak atıyla birlikte atım matematik biliyor diyerek gösterilerine devam etmiş. Pfungst ise, atın yöntemini kullanıp soruları ayağını yere vurup yanıtlayarak %90 isabet kaydetmiş…

Neden Onları Seyrediyor?

Tümdengelim, tümevarım kavramlarıyla sıkça karşılaşırız, birincisi akılcılıkla, ikincisi deneycilikle ilişkilendirilir. Edindiğimiz birikim, birbirine zıt görünseler de ikisinin aslında tamamlayıcı kavramlar olduğu ve işimize birlikte yaradıkları yönündedir. Bunun öneminin farkına varmış bilardo hocasıyla ilgili bir anımı paylaşmak isterim: Namı hoca olduğuna göre, şüphesiz bilardo bilgisi ve pratiği oldukça yüksekti, bu kanıyla, usta oyuncuların oyununu değil de niye henüz bilardoyu öğrenmekte olan lise öğrencilerinin oyunlarını seyrettiğini sordum. Aklımca, seyrin de bir keyfi olmalı diye düşünmüştüm. Yanıtı, tümdengelimin önemli bir zaafını ortaya koyuyordu; ustalar dedi, bu acemilerin yaptığı atışları asla yapmazlar, ben dahil, bilgimizin yönlendirmesiyle olası en iyi vuruşu yapmaya çalışırız, bu çocuklar daha işin başında oldukları için bizim şartlanmamızdan uzaklar ve atışları daha özgürdür. Bazen öyle ilginç atışlar yapıp sayı alarak topları kolayca yeni sayı alacak şekilde bırakırlar ki, bizim böyle bir atışı yapmamız olası değildir. Evet, belki onlar ne yaptıklarının bilincinde değiller ama ben bilardoyu bilen biri olarak onların böyle atışlarından yeni sayı biçimleri çıkartıyorum. Paradigmalar bazen öylesi düzeyde kısıtlayıcı olurlar ki, oluşturdukları baskı kimi yerde gelişimin önüne set çekebilir.

Akan Bir Zaman Var mı?

“Ben dünüm, bu günüm, yarınım.
Varlığımla doğmayan gün yoktur.
Benim açtığım yoldur şimdiki çağ.”
Ölüler Kitabından

Zaman akıp giden fiziksel bir şey midir? Niye genellikle öyle olduğu kanaatindeyiz ve onu bu şekilde düşünmemek aklımızın alabileceği bir şey değildir? Bazılarımıza göre en gerçek şey zamandır Kimi felsefecilerin “acı gerçektir” dediği yerde, “zamanla acıların unutulacağı” deyişi bizim açımızdan zamanı daha da gerçekçi kılar ve asla acı gerçekse nasıl oluyor da bir başka gerçek onu unutturabiliyor diye sorgulamayız. Aslına bakarsanız zaman kavramı fiziksel bir olgu değildir, dolayısıyla evrende zaman diye bir şey yoktur. Tıpkı evrende matematiğin olmadığı gibi… Türümüzün zaman kavramıyla önce tanışması sonra da içli dışlı olması uzunca bir yaşam kalım sürecinde oluşmuştur. Yani zaman kavramı doğadan özerk geliştirdiğimiz kültürümüzün bir ürünüdür. Yerleşik topluma geçip evcilleştirdiği tohumlarla tarım yapan eski Mısırlılar bir takvim oluşturmak için değil, Nil nehrinin taşarak topraklarını verimli hale getirmesini işaret ediyor diye Sirius yıldızını önemsemişlerdir. Sirius yıldızının belli döngüsünden sonra yeniden görünmesini mimleyip Nil nehrinin taşmasıyla eşleştirmişlerdir. Bu gözlemlerini anlamlandırmaları ise, Nil nehrini taşıranın Sirius yıldızı olduğu şeklindeydi. Avcı toplayıcı insanlar genellikle karanlık çökünce uykuda, gün açtığında uyanık halde olurlardı, uzun geceler, kısa günler, kısa geceler, uzun günler olması bizim bildiğimiz nedenlere dayandırılmıyordu. Kültür olarak adlandırdığımız ve sonraki nesillere aktardığımız birikimimiz olmasaydı şimdi yaşayan bizler de olaylara şimdi baktığımız açıdan bakamayacaktık.

Kum saatinin, su saatinin kullanıldığı dönemler olduğunu biliyoruz. Bunların kullanılmadığı daha önceki dönemlerde yaşayan insanların böyle şeyler kullanması için bir neden yoktu. İnsanın sosyal yaşantısı görece özerkliğine rağmen doğal ortama çok daha fazla bağlıydı. Toplumların görece özerkliği arttıkça asla kopamamasına rağmen giderek arttıkça insan da toplumsal değerler silsilesine daha çok bağımlı hale geldi. Bugünün dünya ülkelerinin arasında ülkelerin doğaya özerklikleri de görece farklıdır. Doğal ortamın elverişliliğine rağmen kimi ülkelerin tarımdan elde ettikleri randıman, doğal ortamı elverişsiz ülkelerin elde ettiği randımanın yanında sönük kalmaktadır. Domates mevsimsel olmaktan çıkmıştır, birçok tarım ürününün yetiştirilmesi doğanın olağanından farklıdır.
Galilio, sarkaçların salınımlarının büyüklüğe bağımsız olarak hep aynı süre zarfında gerçekleştirdiği çıkarımını kendi nabız atışlarını sayarak yapmıştır. Kültür birikimi arttıkça, toplumsal organizasyonlar geliştikçe insanın yaşantısına ister istemez yeni kavramlar, yeni araçlar girmiştir. Sanayi toplumunun vazgeçilmezi olan saat kullanımı tarım toplumu için önem taşımıyordu, tarım toplumunda önemli olan mevsimlerdi, ekim ayı, biçim ayı gibi şeyler yaşam kalım savaşının nabzını tutuyordu.

Zamanı ölçmek için döngüsel hareketi olan şeylere gereksinim vardır. Güneş, ay, yelkovan, akrep hatta hayvanların göçü… Hareketli ve döngüsel olan ancak ivmelenmeyen şeyleri bir tespit edici olarak kullanabiliriz. Dört boyutlu uzay kavramında zaman, soyut boyut olarak yer alır, bilincimizse bu soyut boyutu somut olarak alıp işler… Yüklemi ada çevirerek kullanır. E=mc2 formülündeki c2 ışık hızının karesidir, yani bildirdiği şey yoldur ve kilometre bölü saniye olarak ifade edilir.

İki konuşmacıdan birini diğerinden uzaklaştırdığımızda veya yaklaştırdığımızda aralarında hep eşit uzaklık olacaktır ve bunun böyle olduğunu anlamak kolaydır. Ayrı ayrı ama eşit miktarda konuşmalarını istediğimizde eşit aralıkta konuştuklarına nasıl ikna olacağız? Herhangi bir ölçüm yapmadan bütün dinleyiciler birbirine uzaklıklarının eşit olduğuna ikna oldukları gibi eşit konuşmuş oldukları kanaatine varabilir mi? Kullanılan bir kum saatiyle bu sorunu çözmek olasıdır; yukarıdaki kum aşağı boşalana kadar bir konuşmacı konuşacak, sonra saat ters çevrilerek aynı işlem diğer konuşmacı için tekrar edecek… Şimdi dinleyiciler iki konuşmacıya da eşit davranıldığı kanaatinde birleşmişlerdir.

Gerçekte şimdi ortada olmayan bir şeyi, gelecekte gerçekte ortada olabilecek bir şeyle ilişkilendirerek tasarımla birbirine bağlama yeteneği düşüncenin ürünü olmakla birlikte, onu diğer kişiye aktarmak da anlaşılır ortak bir dile sahip olmakla olasıdır. Zaman belirleme becerisinde etkin olan şey budur. Bu iki faktör de ancak kültürle oluşur. Zaman bilgisi doğuştan gelen ya da dışımızda var olan bir şey değildir. O, sembolik temsillere gereksinim duyan bir kavramdır. Şubat ayından, Mart ayının ikinci pazartesi günü falanca yerde saat 14 de buluşmak için randevu veriyorsunuz, ay bilgisine gereksiniminiz var, hafta bilgisine gereksiniminiz var, saat bilgisine gereksiniminiz var ve bir de tabi ki yer bilgisine… Biri eksik olduğunda bu randevunun gerçekleşmesi olanaksızdır.

Sanayi toplumunun başlangıcından bu yana zaman kavramının o denli baskısı altındayız ki, zaman belleklerimizde nesnelleşti. Tatil gününden sonra pazartesi sabahı kalkıp belirlenmiş saatte işte bulunmanın stresi ve öğrencilik yıllarından başlayarak aynı stresi yaşamış olmamız toplumun gereksinimlerinin bizi nasıl biçimlendirdiğinin anlaşılırlığı açısından önemlidir. Kredi kartlarıyla yapılan harcamaların ödeme zamanı, su, elektrik, doğalgaz, internet, kira ve benzeri giderlerin ödeme zamanıyla o denli kuşatılmışız ki, zamanı dışımızdaki bir varlıkmış gibi üzerimize kurduğu baskıdan dolayı her daim hissediyoruz. Dönüp avcı toplayıcı insanlara bakın, hayatlarında saydığımız kalemlerden hangisi vardı? Bir de gelir sorunumuzdan kaynaklı ödemelerin çok çabuk geliyormuş izlenimi bize zamanın su gibi aktığını söyletiyor. Aslında ortada akan bir şey yok, paranın üzerimize uyguladığı baskıdan dolayı onsuz bir yaşam olabileceğini düşünemediğimiz gibi, düşünsek bile, bu düşüncenin bizi ikna edememesi gibi, zamanın üzerimize uyguladığı baskıdan dolayı onun soyut bir şey olduğunu düşünemiyor veya düşünsek bile buna kendimizi ikna edemiyoruz.

Duygu Nedir?

Duygu denilen şeyin ne olduğunu iyice kavramalıyız çünkü onlar bizim bireyselliğimizin kanıtıdır. Duygularımızın doğuştan geldiği söylenir, temel duygular araştırmacılarının savundukları sav bu şekildedir. Evrim kuramına göre farklı duygular farklı zamanlarda evrimleşmişlerdir. Duygular beynin en alt katmanındaki bölgeden yönetildiğinden ve bu kısım memeli öncesi atalarımızdan miras kaldığından duyguların evrimleşmesi gerek canlının hayatta kalması ve gerekse üremesi konusunda sağladığı avantajın neticesidir. Korku, hayatta kalmayı sağlayıcı faktör olduğundan korkanlar üreyebilmiş, korkmayanlar kolay av olduklarından bu şansı kaybetmiştir. Her ne kadar kimi türlerin dişiyle çiftleşmek için korkusuzca, ölesiye dövüşerek kazananın çiftleşme şansını yakalamasına rağmen böyle bir yargıya varılabilmiştir.

Duyguların doğuştan geldiğini savlayanların bir kısmı 4 temel duygu olduğunu, bazıları da 7 rakamının tılsımına sadık kalarak 7 temel duygu olduğunu söylemektedir. Dört temel duygu; öfke, üzüntü, korku ve mutluluktur. Dikkat edileceği üzere, üçü olumsuz biri ise olumlu duygudur. Sosyolog Janathan H. Tuner, korku ve öfkenin birlikte kıskançlığı, korku ve mutluluğun birlikte dinle de bağlantısı olan huşuyu, üzüntü, korku ve öfkenin bir arada utancı, suçluluk duygusunu oluşturduğunu söylemektedir. Kendileri ana renk olan kırmızı, sarı ve mavinin renk karışımından elde edilememesi ancak kendi aralarındaki karışımdan, örneğin sarı renk ile mavinin karışımından yeşil, kırmızıyla sarının karışımından turuncu, kırmızıyla mavinin karışımından mor rengin elde edilmesi gibi…

İnşa edilmiş duygu teorisi savunucuları ise aynı şekilde düşünmemektedir. Evet, doğuştan gelen hisler vardır ve bunlar; sakinlik, huzursuzluk, heyecan, rahatlık, rahatsızlıktır, ancak bu hisler duygu değildir. Bu hisler hayatımızın her anında bizimledir. Birçok duygu teorisi, duyguların genetik olarak başladığını, öğrenilmediğini ve beyindeki özel devreler tarafından üretildiğini varsayar; öfke devresi, üzüntü devresi, mutluluk devresi ve diğerleri… Yapılandırılmış duygu teorisi bu varsayımı sorgular. Bu duyguların biyolojik olarak bağıntılı olmadığını, bunun yerine bilinçte anda daha temel bileşenlerden ortaya çıkan olaylar olduğunu öne sürer. Tıpkı içimizde bir barometre taşır gibi her daim doğuştan gelen hisleri özetleriz, yapmamız gerekene karar vermek için dış dünyada olanlar ile içimizde olanların arasında bir köprü kurarız. İşte bu köprü öngörüyü oluşturur. Bu yapıların bazıları ise duyguyu oluşturur. Aynı fiziksel algılar farklı tecrübelere yol açar. Beynimiz, duyguları, geçmiş yaşantılara ve içinde bulunduğu durumdan edindiği fizyolojik bilgilere dayanarak oluşturur. Fakat aslında beynimiz, öylesine donanımlıdır ki duygu üretmek için kullandığı bileşenleri değiştirerek yeni duygular üretebilir. Üstelik bileşenleri bugün değiştirirsek, yarın beynimiz daha farklı öngörülerde bulunmayı öğrenir. Lisa Feldman Barret buna “kendi tecrübelerinin mimarı olmak” diyor.

Kararlılık, beynin geleceğe dair daha farklı öngörüde bulunmasını sağlar. (hareketli duygusal zeka) Duygularımızı yapılandırma kontrolümüz altında mıdır? Emek otomatikleşmeyi sağlar mı? Duygusal emek daha çok kontrol, daha çok sorumluluk demektir. “Beynimizin derinliklerindeki efsanevi duygu devresinin insafına sığınmaktansa sorumluluğu alır elimizden geleni yaparız.” Sorumluluğun kabulü daha sağlıklı bir beden, daha adil, daha bilinçli ve daha esnek duygusal bir yaşam demektir. Alt beyin yaşadığını bilir, bu her şeyi bilmek demektir, mutlak bilgidir, üst beyin her an yeni bir şey öğrenir ve bu nedenle gelişmeye açıktır.

Sinir bilimci Josef E. Le Doux’a göre, hayatta kalma devrelerinin aracılık ettiği hayatta kalma fonksiyonları kavramının amacı, organizmaları canlı tutmaktır. (duygular yapmaktan çok) Örneğin, savunma amaçlı hayatta kalma devreleri, tehditleri tespit etmek ve bunlara yanıt vermek için mevcuttur ve tüm organizmalarda mevcut olabilir. Korku bilinçli bir deneyimdir ve diğer herhangi bir bilinçli deneyimle aynı şekilde gerçekleşir; belirli beyin aktivitesi biçimlerine dikkat edilmesini sağlayan kortikal devreler yoluyla… Duygusal ve duygusuz bilinç durumu arasındaki tek fark, duruma katkıda bulunan temel sinir bileşenleridir. Korku ve kaygı biyolojik olarak bağlantılı değildir. Duygusal olmayan bileşenlerin bilişsel işlenmesinin sonucudur. Amigdala bir tetikleyici nedeniyle hormon salgılayabilir, ancak daha sonra bunu bilişsel ve bilinçli süreçlerle detaylandırabiliriz. Joseph E. Le Doux, İster bakteri olsun, ister insan olsun, bir organizmanın tehlikeyi algılamasına ve tepki vermesine izin vermek doğuştan beyinde var, korku ve endişe gibi duygular yaratmak yok diyor.

Rengin fiziği, morötesi ve kızılötesine bir ölçek boyunca nanometre cinsinden ölçülen dalga boylarıyla aslında süreklidir. Bir kişi bir nesneyi mavi olarak deneyimlediğinde bu dalga boyunu kategorize etmek için renk kavramlarını (bilinçsizce) kullanıyor demektir. Benzer şekilde duygular genellikle ayrı ve farklı olarak düşünülür. İç algı tarafından üretilen duygulanım süreklidir. Yapılandırılmış duygu teorisi, belirli bir anda, beynin tıpkı ayrı renkleri algıladığı gibi, bir duygu örneği oluşturmak için iç algısal tahminler ve kişinin kültüründeki duygu kavramları yoluyla şimdiki anı tahmin ettiğini ve kategorize ettiğini öne sürer. Bu süreç, “duyguya sahip olma” deneyimini somutlaştırır. Her uyandığımızda, beynimiz eylemlerimize rehberlik etmek ve duygularımıza anlam vermek için kavramlar olarak organize edilmiş geçmiş deneyimleri kullanır. İlgili kavramlar duygu kavramları olduğunda, beynimiz duygu örnekleri inşa eder.

Bireyin Özerkliği Olası mı?

Türümüz, çok çok önceleri yeryüzünde yaşarken yeryüzünde yaşayanlar arasında homo floresiensis, homo neandertal, denisova insanı, homo sapiens idaltu gibi türler de vardı. İ.Ö. on iki bin yılına kadar yaşıyor olanı varsa da o tarihten bu yana yaşam kalım savaşında hayatta kalmış tek homo cinsiyiz. Tohumu evcilleştirdik, hayvanı evcilleştirdik, kendimizi evcilleştirdik, direnenleri köle yapıp onları da evcilleştirdik. Yerleşik toplumu inşa ettik ve böylece doğadan özerk yapımızı kurduk. Önceleri o kadar da özerk değildik, bizimki gevşek bir özerklikti, çoğu şeyimizle hala doğaya bağlıydık. Anlamadığımız, üstesinden gelemediğimiz çok şey vardı ancak gerçek olmasa da hayatı anlamlı kılmak konusunda yetenekliydik. En etkin yapımız ise, kültürümüzü yeni kuşaklara aktarabiliyor olmamızdı.

Toplumlar tarihinde piştik, toplumlarımızın görece özerkliği gittikçe artıyordu, bağrından çıktığımız doğanın canına okumak pahasına artıyordu. Kimi ülkeler doğaya daha fazla bağlıyken, kimi mümkünü olsa o bağı tümden koparıp atacak gibiydi; çevreyi talan ettik, biz var olmasak var olabilecek türleri biz yok ettik, fosil yakıtlarla, çeşitli gaz salınımlarıyla doğada telafisi mümkün olmayan tahribatlar yarattık, lakin türümüz hayatta…

İnsan, doğal yasaların oluşma şartlarını deşifre ederek o şartlarla oynamaya başladı, süreç onu doğadan özerk toplumu oluşturmaya taşıdı. Toplum kendi yasalarını koydu, tıpkı doğal yasaların acımasızlığı kadar acımasız yasalar koydu. Doğanın acımasız yasalarından bunların oluşma şartlarıyla oynayarak kurtulan insan, çölde klimayla serinleyip, kutupta klimayla ısındı, mevsimlik meyve-sebzeyi istediği zaman yetiştirebilir oldu. Özerk toplumların yasaları o toplumlar içinde görece özerk sınıflar, yöneticiler yarattı. İşi, görece özerkliği en güçlü olan diktatörlüklere, bürokrasinin sınıf özelliğine büründüğü yönetim şekillerine kadar taşıdı. Bu özerklikler elbette toplumun doğaya özerkliği gibi değildi, bir türün kendi içinde görece özerklikti ve gücünü yönetiyor olmaktan alıyordu.

Bireyin, topluma özerkliğini dayatacağı bir geleceğe doğru gidiyoruz, toplumun doğaya dayattığı özerkliğin yıkıcı düzeyinde bireyin topluma dayattığı özerklik acımasız olmazsa sorun yok. Ya olursa? Netice itibarıyla özerklik meselesi yasaların oluşma şartlarıyla oynayabilmekten geçiyor. Yasaların oluşma koşullarıyla oynayabilenler kimlerdir?

Eğer şartlanmış olduğumuz ayak bağlarımızdan kurtulamazsak, böyle gelmiş böyle gider anlayışına sadık kalırsak, bu sadakat sadık olmayanlar tarafından istismara açıktır. Toplum dediğimiz şeyin başlangıcı da böyle bir istismarın neticesi değil midir? Doğaya özerk bu yapı doğayı, onun bir parçası olmanın ölçüsünde esir almamış mıdır? Toplumun esir alındığı özerkliğin oluşmasına seyirci mi kalmalıyız? Eğer bu durdurulamaz bir süreçse bizim bu süreç tarafından esir alınmamızı önleyecek olan şey nedir? Öngörülerimizi oluşturmanın tam zamanıdır.

İrfan Kaban