Son Dakika Haberler

KAFASI GÜZEL. Burak Özbakır

KAFASI GÜZEL. Burak Özbakır
Okunma : 96 views Yorum Yap



Burak Özbakır

Dibe vuruşları vardır insanların. Dibe vurmalıdır insan. Dibini görmeyen, bilmem nesinin bilmem nesini görsün misali, dibe vurmamışlar da bizden değildir zaten.

Hikayesi olur dibe vuran insanların. Anlatılır da gururla. O yüzden, gariban hikayeleri değildir, dibe vurma hikayeleri. Alemi yoktur, arabesk parçalarla sağını solunu kesen adamlarla empati kurmanın.

Dibe vurabilmeniz için, öncelikle, güvenli limanlarınızı terkedebilecek, nedenleriniz olmalıdır. Hayat size batmalıdır. Hayat sizi rahatsız etmelidir. En mükemmel şartlarla, en mükemmel şekillerde, en mükemmel yerlerde yaşayabiliyorsanız dahi, ki hayat size, siz kabul etmeseniz dahi, en mükemmeli sunmaktadır, yaşanan adaletsizliklere, zulümlere isyanınız olmalıdır. Sesiniz çıkmalıdır. Yüreğinizde bir kor ateş yanmalıdır, kendinizi ve potansiyelinizi ortaya koyabilmek, var olanı daha güzelleştirebilmek, çevrenize, sevdiklerinize, geleceğe daha güzel, daha adil bir dünya bırakabilmek adına.

Mangal gibi yürek sahibi olmak için beklememeyi gerektirir, dibe vurabilmek. İnsan denen varlık, şu hayatta yaşamayı göze alarak bile, o yüreğe sahip olduğunu kanıtlar zatenher gün. Dibe vurmak, işte bunun adını koyabilmektir. İnsan hiçbir şey değildir. Çok şey de değildir. İnsan, bu hayatta, sadece birşeydir ve birşey olabilmek, asıl itibariyle, çok şeyler içerir. Ne sıfatlarla sıfatlandırılmıştır halbuki insan, neler yüklenmiştir omuzlarına? Sadece bir sene arayla doğmuş iki kardeş düşünün misal. O bir senenin vebalini çeker, ağabey denen, sanki kendi suçuymuş gibi, bir ömür boyu ve o sorumluluğu yaşamakla yükümlendirilir, ailesi tarafından.

Bunun gibi binlerce şey olduğu söylenir insana ve taşıması istenir ömür boyu. Özgürlüğü bu şekilde alınır ellerinden. İzin verilmez özünde o özünde olduğu birşeyi keşfetmesine. İnsandır, altı üstü. Düşebilen, kalkabilen, saçmalayabilen, harikalar yaratabilen insandır. İstemeye görsün, melekten daha hayırlı olabilendir. Gözü dönmeye görsün, şeytana pabucu ters giydirebilendir.

Bu yüzden, kızmamak gerekir, sarhoş olanlara. Bu yüzden, yadırgamamak lazım, gerçekten namaz kılanları. Desteklemek gerekir, gerçekten özünde ne olduğunu bulabilmek için çaba gösterenleri.

Dibe vurmak haykırmaktır. Dibe vurmak dik olmaktır. Dibe vurmak kendini ortaya koyup, ” evet, ben dik bir adamım, bulabilirsem bir gün ne bok olduğumu, anlayacağım törpülenmesi gereken taraflarımı ” diyebilmektir. Kimdir ki törpülenmeye ihtiyaç duymayan? Kimdir ki empati kurma kurabilme mirasıyla bu dünyada yer bulan? Nedir ulan matrix?

Alnına vuran güneşin gözünü kamaştırmasıyla uyanmak zorunda kalan kafası güzel, direniyordu göz çapaklarını silmeye. İstemiyordu uyanmak. Sabah seherinin ayazını yemesine rağmen, kalkmamıştı uzandığı sedirden ve zordu güneşle uğraşmak, başedebilmek.

Çok kötü hissediyordu. Midesi yanıyordu ve biliyordu, bir süre, birşey yiyemezdi. Midesi kaldırmazdı, biliyordu. Sıkı bir kahve lazımdı. Matarasına uzandı. Açtı. Akşamdan hazırlamıştı matarayı ve soğumuştur içindeki kahve diyerek dikledi. Tecrübeliydi bu konuda. Sahilde sabahlamaya karar verdiği ya da bu gece beni sahilde yatırır dediği gecelerde, kahve matarasını eksik etmezdi. Nasıl ki, sahilde sabahlanan gecelerin sonunda göz çapaklarını silmek, ne içtik ulan, ne saçmaladım be gibi suçluluk hislerinin startını veriyorsa, diklenen kahvelerde, içtiysem ben içtim be, saçmaladıysam ben saçmaladım be, ölmedik lan yine gibi, gizlenen, çok ta dile getirilmeyen, gururlanmaların startını verirdi. Tecrübeliydi bu konuda, bilirdi.

Sabahleyin, özellikle güneşin doğuşu şerefine içilen kahve, iç hesaplaşmalarında başlangıcı olurdu hep. Acemi hesaplaşmalara benzemezdi, bu hesaplaşmalar. Derdi hayatla olanlar, hesaplaşmalarında, dünyaya estetik katacak sonuçlar çıkaramazlardı. Dertleri, her ne ise artık, somutlaştırmak zorunda kalırlardı. Dertleri bir kadın olurdu misal. Parasızlık olurdu. Çaresizlik olurdu, hastalık olurdu. Dertleri hayat olduğundan, onlar için hayat ne ise, dertleri hayatın onlara sundukları olurdu. Belki de bu yüzden, dertlerini çözebilerek, hayatı yenebileceklerini düşünürlerdi.  Bu düşünceler o kadar büyük tehlike yaratırdı ki, hem kendileri, hem de çevreleri için, hırslarıyla, kızgınlıklarıyla, zarar vermemeleri düşünülemezdi.

Kafası güzelin derdi ise, kendisiyle olurdu hep. Zaman zaman onun da, birçok kez, birşeyleri somutlaştırdığı olurdu ama sonuç itibariyle, küfür edecek olsa dahi, küfürleri kendine olurdu. Yapabileceklerinin sınırı olmadığını bilir, başaramadıkları için kendiyle dertleşirdi. Çıkışı olmayan yollarda kaybolmanın, bunun için yalvarsa dahi imkansız olduğunu bilirdi. ” Allah, insanın rızkını kesse, canını alır ” diye biten cümlelerinde, düşmeden, düşmeye cesaret etmeden bir adım öteye gidilemeyeceğine kanaat getirirdi.

” Sabah, yine sabah. Sabah, yine dün gecenin sabahı… ” diye mırıldanarak kahvaltılık birşeyler aramaya başlamadan kafası güzel, hiçbir şey yapamasa da, denize atlayıp ayılabileceğini düşünerek ve buna şükrederek, nezdinde kendini biraz daha keşfedebilmiş olmanın, kendine yakışmadığını düşündüğü gecenin sabahına ermenin huzuruyla, ufukta kayboldu.