Son Dakika Haberler

HAYAL DEĞİL -XV

HAYAL DEĞİL -XV
Okunma : 579 views Yorum Yap

İşe bakar mısınız? Koronavirüs ile boğuşurken, havaların anormal soğuk gitmesini unuttuk
bile… Karakışta bu kadar soğuk görmedik desem yeridir. Yirmi günden
beri anormal bir soğuk! Pus, sis, soğuk ve kuzey rüzgârları.

Doğalgaz’ın ibresini biraz dokunulduğunda aylık 500.- TL. yi gözden
çıkaracaksın, aksi halde soğuğa mahkûmsun… Evden çıkmamaya gayret
ediyoruz ama sokaklar yine de insan dolu. Bazılarında maske var
bazılarında eldiven. İyi de biraz sabır gerekmez mi? Şunun şurasında
on onbeş gün daha sabır göstermekle büyük tehlike belki tümden
atlatılacak. Duyarlı olmak gerekir diye düşünüyorum. Öyle yapmalıyız.
Kendimiz için, çocuklarımız, konu komşumuz için. Gelelim, dizi
yazımıza ve gömülelim anıların içine. Bunu yaparken küçük bir
hatırlatma yapmak isterim. Belki bu kadar anı olur mu? Diye düşünenler
olur. Olur, efendim olur. Sosyal hayatın içinde olan hele spor
kulüplerinde ve derneklerde görev alanlar pek çok olayla karşılaşır ve
bunlar kayda anı olarak geçer. İşte buradan hareket ediyorum.

Av. Fikret Canlı’nın üzerimde çok büyük emeği vardır.
Bilhassa yazın hayatıma damgasını vuranlardan biridir. Her hangi bir
daireye yazı yazılacasa alır beni karşısına, daktilo önümde, “yaz” der
başlarım yazmaya. Cümle bittiğinde ya da cümle içinde ikazları da
şöyle: Satırbaşı, noktalı virgül, iki nokta, aç parantez, devam et
yazmaya. Nokta koy, paragraf başı yap”. Söylediklerini yapmakla da
imla ve metin yazmada hayli bilgi sahibi oldum. Hala aynı heyecanı
yaşarım ve saygı ile anarım. Arkadaşlardan biri “Ne kadar da işin
varmış” dediğinde “Fikret Beyle yazı yazdık” dedikten sonra gülerek
“Satırbaşı, noktalı virgül, virgül,. Nokta aç parantez”… dedim ama
konuşmamı da Fikret duydu. Önce güldü ama hafta sonra da alaycı
bakışla yürüyüp gitti. Hafta sonu yemeğe götürdü beni. İki kadeh
aldıktan sonra “Oğlum, sana yazı yazdırıyorum sen bunu alay konusu
yapıyorsun” dedi. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam.

Eskiden lisans tescil işleri Bed. Ter. Bölge Md. de
yapılırdı. Kulüpte hazırlanırdı belgeler, gider bölgeye verirdik.
Sarıyer S.K. nün oturacak yeri yoktu, çünkü kulüp binası yoktu. Ben
tescil işlemlerini uyduruk portatif daktilo ile kıyıda köşede
yazıyordum. Neyse otuz küsur tescil ve transfer muamelesi yaptım.
Temmuzun son günü belgeleri vermek için sabah sabah, daktilo ile
dosyalarla bölgeye gittim, sıraya gittim. Sırada belki yüz kişi var.
Bankoda çalışan iki kişi, bir de şef Raşit Baba, ayakta durumu idare
ediyor. Tam sıra bana geldi, Raşit Baba bağırdı “Buraya kadar öğleden
sonra gelin, yemek tatili” . Yemeğe bile gitmedim sırayı kaybetmeyeyim
diye. Saat geldi, çalışmaya başladılar, ne oldu ise benim evrakları
almadılar. “Sıra bende” diye bağırdım. Aldırış, eden olmadı. “Müdüre
şikâyet edeceğim” dedim, “Nereye gidersen git” dedi Raşit baba…
Şikâyet etmek için yukarı çıktım, Emirganlı Ahmet’e söyledim (merhum)
“Raşit Bey, nedense Sarıyer’i sevmez” dedi. Ayrıldım, bir taksi ile
hemen Sarıyer’e döndüm. Karasakal Taci’ye durumu anlattım, “Yürü”
dedi. Taksi ile gittik. İçeri girdik. Bankoda kuyruk var. Karasakal
hırsla bankoya önüne gitti, bende peşinden. Karasakal bu başladı
bağırmaya “Kim ulan buranın sorumlusu, kim almaz bizim evrakları?”
Raşit Baba hışımla geldi, bembeyaz takım elbiseleri içinde adeta
heykel gibi. Yanaştı bankoya ve “Sen kimsin?” dedi “Sarıyer S. K.
Başkanıyım” dedi. “Ya öylemi, kuyruğun sonuna geç, bekle…” de demez,
Karasakal Taci bankoya bütün gücü ile yumruğu vurunca, banko
üzerindeki iki hokka biri mavi, biri kırmızı havalandığı gibi Raşit
Baba’nın üzerine yağmur gibi yağdı. Bembeyaz elbiseleri üç renk oldu,
tam bir varyete… Herkes, şaşkın, Raşit Baba “Alın bunların evraklarını
basıp gitsinler, terbiyesizler, haydutlar” diye bağırmaya başladı. Beş
dakika içinde işimiz tamamlandı, lisansları aldık.

Kulübümüzün herhangi bir geliri yoktu. Az çok maç hasılâtı
ve bir de yöneticilerin bağışları ile idare ediliyor kulüp. Esas gelir
ise Spor Toto İsim hakkı idi. Bu parayı alabilmek için ya Ankara’ya
birinin gitmesi gerekiyor ya da 10, 15 gün bekleniyor. Bunlarda masraf
tabii! Ben her hafta maçtan sonra yazı yazarak parayı istiyorum. Bir
hafta baktık ki 1 bin 500 lira beklerken 3 bin lira geldi. Tabii çok
işimize yaradı. Yeni sezon oldu. Tabii yine para sıkıntısı! Yine yazı
yazıyorum. Üç hafta para gelmeyince Ankara’ya gönderdiler beni.
Makbuzu çıkardım miktarı sordum makbuz kesiyorum, “Dört maç için kes”
dediler. “Neden?” diye sordum. “Neden olacak”. Arka arkaya mektup
yazdınız, bizi de abandone ettiniz bir isim hakkı yerine iki isim
hakkı olarak 3 bin lira gönderdik. O nedenle bir eksik alacaksınız”
dediler. Doğru… Yanlış hesap Bağdat’tan döndü.

1962/63 sezonunda şampiyon olduğumuz sezon, ilk devre
Şeref Stadında Beylerbeyi ile oynadığımız maçı 2-2 beraberlikle
bitirdik. Müthiş çamur bir havada oynandı maç. 2-1 mağlup iken durumu
2-2 yaptık ama. Maçın hakemi Hakkı Gürüz (kısa boylu tostoparlak, yüz
kilonun üzerinde biriydi ama FİFA kokortlı iyi bir hakemdi) bana göre
çok kötü maç yönetti. Devre bitip soyunma odasına giderken kale
arkasından kendisine ağzıma gelen her küfrü ettim/sövdüm saydım. Maç
bitti lisanslar alınacak, benim gitmem lazım. Gitmedim, Fikret Bay
gitti hakem vermedi, Celal abi gitti vermedi. “Lisansları veren
gelecek” dedi. Saha komiseri Fethi Dinçer’di, iyi dostumuzdu o geldi
ve “İbrahim senin gitmen gerekir, vermiyor lisansları” deyince Fethi
beye durumu anlattım “Ben orada olurum, bir terslik olmaz” dedi.
Beraber gittik hakem odasına, hakem giyiniyor “Ha geldin mi, iyi” dedi
devam etti “Bak evlat, çok yanlış yaptın. Ben kötü maç idare
edebilirim. Sen bana ana avrat sövecek yerde –Hocam çok iyi maç
yönettiniz tebrik ederim- deseydiniz işe o zaman beni rezil ederdiniz.
Şimdi kendi kendinizi rezil ettiniz” dedi. Verdi lisansları. O olaydan
sonra hakem konusunda kendime çeki düzen verdim. Zira hakemin verdiği
kararın değişmesine imkân yok ki…

Yeşildirek takımı ile çekişiyoruz. Şeref Stadında maçımız
var. Zor bir maç! Tribün birbirine girdi. Polis ve frukolar (Polis
görevi yapan inzibatlar) Sarıyer seyircisi üzerine çullandılar.
Koşarak gittim oraya, Deli Sait (Canel) polislerin arasında. Maç
sırasında rakip futbolcu Yıldırım’a küfretmiş Sarıyerli taraftarlar.
Polis gelince Deli Sait’de polise müdahale etmiş taraftara dokunmayın
diye. Öylemi, dalmışlar Deli Sait’i, Sait zaten kavgaya hazır, altı
üstüne gelmiş tribünün. Alıp götürüyorlar, o arada Sami’de geldi.
Polis ile Deli Sait gidiyor, iki yanında Sami Canel ile ben. Deli
Sait, şöyle beni bir çekti, kendi geride kaldı, kalabalığa kayboldu.
Bizde o anda Ortaköy Karakolundaa içeri girdik.. Polis “Komiserim, bu
arkadaş tribünde olay çıkardı getirdik” dedi. Komiser “Hangisi” dedi.
Bir baktı Deli Sait yok. Polis şaşkın donakaldı! Tabii komiser polisi
bir güzel azarladı ama. Kabahat sizde deyip ikimizi birden II. Şubeye
postaladı. Nöbetçi Müdüre çıktık. Eeee hiz beğenmediğimiz, Sarıyer’i
de hiç sevmeyen hakem Asaf Öztan. “Kimsiniz siz?” diye sordu Sami
Canel “Sarıyer yöneticiyiz” deyince “Hay sizin yöneticiliğinize” diye
azarladıktan sonra “Atın nezarete” dedi. Nezarete girerken tabii
üzerimizdeki kesici alet, kravat ve kemerleri aldılar. Benim yakamda
Altı ok rozeti, kravat iğnesi altı ok, kol düğmesi altı ok. Polis pis
pis bakıyor, eyvah dedik “Boku yedik”. Sami Canel “Ne ulan bu partiyi
buraya taşıdın” dedi ama biz içeri girdik. Aman Allah’ım rezil bir
yer. Hırsız, darpçı, gaspci, karaborsacı herke bir arada. Zemin ıslak,
perişan! Sami Hemen oradakilerle diyalog kurdu, konuşuyor. Bu arada
Yeşildirek santrahafı Yılmaz’ın ağabeyisini de getirdiler. Biz sabahı
bekleyeceğiz, II. Şube Müdürü Ömer Aygün’e ulaşabilirsek (B.Dereli)
durumumuzu bildireceğiz ki çıkarsın bizi. Gece geç vakit baktık ki
Yıldırımın ağabeyisinin ismini okudular, bizde açık bölümden dışarı
bakıyoruz. Gelen Kazım Özeke CHP İstanbul Milletvekili, adam bizi de
parmaklıklar görünce (Bizi tanır, Sami Canel’i daha iyi tanıyordu)
müdahale etti bizim de çıkmamızı sağladı. Yani ömrümüzde Nezareti de
görmüş olduk.