Son Dakika Haberler

HESAP VERMEYECEKLER Mİ? İbrahim Balcı

HESAP VERMEYECEKLER Mİ? İbrahim Balcı
Okunma : 57 views Yorum Yap

ibalci_99           AKP sözcüsü Hüseyin Çelik “Cemaat devlete sızmış, buna kargalar bile güler” diyerek (20.02.2012)  hükümetin her şeyi kontrolü altında olduğunu söylüyordu. Söylem güzel ama gerçek başka! Gerçek de cemaatlerin;  Nurcular olsun, Süleymancılar olsun, Menzilciler olsun, Fettullahçılar olsun devletin içine sızdıklarıdır. Emniyette, adliyede, sağlıkla ve milli eğitimde hatta devletin tüm kademelerine sızmış, konumlarını da iktidarın bilgisi dâhilinde güçlendirmişlerdir.

Peki, hükümet buna neden ve nasıl izin verir? Bu durum ülkenin yarınları düşünülerek tüm vatanseverler tarafından değerlendirilmelidir.  AKP ‘nin en önemli yanı Cumhuriyet rejimini benimseyememiş olmasıdır. Öteden beri cumhuriyetle, cumhuriyeti kuranlarla sorunları olduğu bilinmektedir. Bu düşünce ve tavırlarını güçlendiklerinde ortaya koymaktan, eyleme dönüştürmek geri kalmayacakları kesindir.

AKP ‘yi kuran zihniyet ve o zihniyetin temsilcileri, çok partili dönemde yapılanların büyük bir kısmını da kabullenemezler. Meselâ Lozan’ı zafer değil, yenilgi kabul ederler. Atatürk’e, Cumhuriyet dönemindeki devrimleri gerçekleştirmesi nedeni ile Atatürk demezler. Onu Osmanlı paşası olduğu dönemdeki adı ile Mustafa Kemal olarak kabul eder ve öyle konuşur, yazarlar. II. Dünya Savaşına iştirak edilmemesi çok büyük bir başarı iken bunu başarısızlık olarak kabul ettikleri de bilinmektedir.  Sık sık ifade ettikleri, tek düze bir karalamadır: Bunlar çok övündükleri yetmiş yılda ne yaptılar ki? Demeyi kendilerine görev edinmişlerdir. Yani AKP zihniyetine göre Cumhuriyet kurulduktan sonraki 70 yıl içinde hükümet edenler hiçbir şey yapmamışlardır. Bu iddialarını ısrarla söylemektedirler. Bu zihniyet temsilcileri, yani AKP hükümeti, Cumhuriyeti kuranların 70 yıl içinde yaptıkları KİT ve diğer işletmeleri satarken, bu söylemi akıllarına getirmezler ve yine aynı nakaratı tekrarlarlar: 70 yıl içinde ne yaptılar? Bu nasıl bir izan ve anlayıştır?

İkinci Dünya Savaşı döneminde zaruri olarak bazı köy ve mahalle camileri askeri karargâh ve depo olarak kullanıldığını söylemezler de “Ahır” olarak kullanıldığını söylerler. Yine çok iyi bildikleri halde bazı camilerin depo olarak kullanıldığı eleştirisini yaparlar da, o depo olarak kullanılan camilerin kapalı alanlarında nelerin muhafaza edildiğini söylemezler. Söylemezler çünkü işlerine gelmez, oyunlarını bozar. Bu konuda susarlar çünkü depo olarak kullanılan camilere gönderilen eserler arasında Kutsal emanetler ve paha biçilemez tarihi eserler vardır.

Demokrasiye geçiş elbette ki kolay olmadı. Çok partili dönem sancılı geçti. İki önemli denemede başarı sağlanamadı ama vazgeçilmedi de! Güçte olsa çok partili hayata geçildi ve devamı sağlandı. Ne var ki çok partili dönemde varlığını ispatlayan ve iktidar olan siyasi partinin partizan yönetimi demokrasinin askıya alınmasına neden oldu.  Muhalefeti yok sayan D.P. iktidarı anormal derecede antidemokratik kararlarla ülkeyi kaosa sokarken 27 Mayıs 1960 da TSK yönetime el koyarak Demokrat Parti iktidarına son verdi.  Ordu artık iktidarı sivillere bırakmaz iddiaları da boş çıktı ve askerler yani Milli Birlik komitesi demokrasiyi işletti. Önce kurucu Meclisi kurdu ve bu meclis süresi içinde yeni bir anayasa hazırladı ve sonra da genel seçimleri yaparak hükümeti siyasilere bıraktı…

Bu dönem yani 1960 sonrası, demokrasi rüzgârının alabildiğine estiği bir dönemdir. Avrupa’dan gelen demokrasi rüzgârı zamanla fırtına halini alıyordu. Gençlik hareketlenmiş dünyadaki siyasi ve ekonomik olayları çok iyi izliyordu.  Avrupa’dan başlayan öğrenci olaylarının Türkiye’ye gelişi, ABD nin ülkeyi içten kuşatma hareketi, Sovyet Rusya’nın rejim ihracı gayretleri, Türk Milliyetçiliğinin ayağa kalkması, sendikalaşma, siyasi dayatmalar, sivil toplum kuruluşlarının sağ-sol ve dinci kamplara bölünmesi, partilerin asgari müşterekte birleşememeleri, halkın nabzını mutedil tutacak yerde tahrik etmeleri; hem iç ve hem de dış, odakların ateşledikleri Sünni-Alevi ayrıştırması, Kahramanmaraş, Çorum gibi şehirlerde olan kanlı olayların arka arkaya gelmesi ve sürekli kışkırtmalar… Özgür ve tam bağımsız Türkiye diyen solcu ve sağcı gençlerin iyi ve masum duygularının istismarı, birbirlerine düşürülmesi “Kan’ı” da beraberinde getirdi.  Devlet sağ ve sol diye bölünmüştü, sıradan memurlardan gayri öğretmenler, polisler, işçilerin ayrı ayrı sendikalar kurarak karşı karşıya gelmeleri. Kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, sürekli öğrenci ve işçi avı ve devam eden mahkemeler, arka arkaya gelen idamlar ve gençlerin yoktan yere kırılışı… Bütün bunlar olurken elbette ki askerler boş durmuyor, yasanın kendilerinde verdiği yetkiyi kullanarak yönetime el koyuyorlardı… Devlet kurtulmuştu!

Aslında olagelen olaylar devletin güçlenmesinin göstergesiydi. Gelişen olaylar aslında gençliğin ve halkın dinamizmiydi. Ne var ki devleti yönetenler bunu anlamakta zorlanırken, ABD ve Avrupa bunu göz ardı etmiyor, Türkiye üzerine acımasızca oyunlar oynamaya devam ediyordu. Sivas katliamı büyük bir olaydı, nedense onlarca yıl devam eden mahkeme sonucu verilen cezalar halkı memnun ve tatmin etmedi. Esas failler cezalandırılamadı…

Siyasi partilerin istikrarsızlığı ve nihayet ısrarla dini kullanan ve aşırılığı ile dikkat çeken Fazilet Partisinin kapatılması yeni iki partinin de doğmasına neden oldu. Saadet Partisine katılmayanlar Adalet ve Kalkınma Partisini kurdular.

AKP siyasi arenaya rüzgâr gibi girdi ve seçim meydanlarını kasıp kavurarak tek başına iktidara geldi. Doğru ya da yanlış tüm karar ve uygulamalarında ısrarcı oldu. Devletin çürümüş yapısında hayli değişiklikler yaptığı gibi, devletin temel taşları ile de oynadı ve bu oyunu adeta kendisine görev kabul etti… En yetkili kişileri, Cumhuriyetin kurucusu Atatürk ve en yakın Arkadaşı İsmet İnönü için çok ağır sözler ettiler. Hatta Başbakan R.Tayyip Erdoğan “İki Ayyaş” diyerek Atatürk ve İnönü’yü yerdi. Milli Bayramların kutlanmasını adeta yasaklar hale getirdiler. Tam yasaklamasalar da kutlamaları en aza indirgediler, toplumun milli heyecanını köreltmeye çalıştılar. Sanki Cumhuriyeti kuranlardan intikal alınırcasına devletin altın yumurtlayan bütün kazanımlarını yandaşlara ve yabancılara peşkeş çektiler, devrettiler.

AKP iktidarı halkı bizden-sizden diye ayrıştırdı ve ötekileştirdi. Adeta bir intikam dönemi başlatılmış oldu. Askerlerle, polislerle, devlet memurları ile uğraşıldı. İşlerine gelmeyeni bıktırdılar, sürdüler, bunalanlar istifa ederek ayrıldı. Yandaşların korunması ve kendi zenginini yaratabilme adına İhale Yasası defalarca değiştirildi ve adeta kuşa çevrildi. İhaleyi hak edene değil, istediğine vermeyi sağladılar.  TOKİ’ yi kurarak hem hazine arazilerini istedikleri gibi kullandılar hem de halkın arazisini yok fiyatına satın alarak inşaat yapmaya başladılar. Direkt olarak, denetimi dahi olmadan başbakan bağlı çıkara dayalı bir kurum haline getirildi. AKP iktidarı süresince hiçbir büyük işletme kurulmadı, mevcutları da satıldı, elde edilen paralarla devleti yönettiler….  Bir iki hava alanı, Marmaray, metro işin sadece süsü… Satılanların yanında elde edilenler hiçbir şey değil! Sık sık borçlanma ile ülke nefes alamaz duruma gelirken iç ve dış borçlar dolar hesabıyla 600 milyarın üzerinde olduğu biliniyor…

AKP hükümeti önemli bir adım daha attı ve un, şeker, patates, soğan, gibi ihtiyaç maddeleri; kömür gibi yakacak maddesi dağıtarak kendi seçmenini yarattı.

AKP nin işi kolay değildi. Esas isteği daima karşısında gördüğü orduyu hizaya getirmekti. İşe Milli Güvenlik Kurulu’ndan başlandı. Bu kuruldaki asker ağırlığı kaldırıldı. Böylece açık-kapalı her yol denenerek ordu pasifize edilmiş oldu. Ordunun dışındaki en büyük güç Emniyet teşkilatıydı. Teşkilatın pek büyük çoğunluğu cemaat mensubu olan binlerce polis alındı ve polis sayısı 200 binleri geçti.  Adliye’ye de cemaat mensupları yerleştirilerek kontrol altına alındı.

Bütün bunlar sanki Hükümetin rutin işleriymiş gibi rahatlıkla yapıldı. Muhalefetin karşı koymasına, bağırıp çağırmalarına aldırış etmediler, yandaş basın dışındaki basının devamlı dikkat çeken ikazlarını okusalar da anlamazdan geldiler. Sivil Toplum Kuruluşlarının başvuru ve protestolarını görmezden geldiler. İnançla düşündüklerini teker teker uyguladılar. Gerekli gördükleri yasa düzenlemelerini ve yeni yasaları meclisteki çoğunlukları ile sağladılar.

Hükümet, cemaat ilişkisi önce çıkar ve sonra da bir intikam ilişkisi olarak ortaya çıktı. Cemaatçi devlet memurları veya sivil görevliler aldıkları görevi mükemmel bir şekilde yaptılar. Önce kimleri sindirecekler tespit edildi ve sonra da düğmeye basıldı.  Cemaatçi görevliler tarafından hazırlanan sahte belgeler, sahte CD ler, yandaş basına sızdırılarak ihbar furyası başlatıldı. Şahısların bilgisayarlarına girilerek olmadık bilgiler yüklendi ve CD leri alındı. Bu gibi olay ve ihbarları değerlendiren Özel Yetkili Savcılar harekete geçtiler ve arka arkaya bombaları patlattılar… Ergenekon, Poyrazköy,  Balyoz, Yakamoz, Ayışığı, Sarıkız adı altında yapılan operasyonlarla yüzlerce kişi gözaltına alındı… Üst düzeyde komutanlar, örneğin Genel Kurmay Başkanı,  Ordu Komutanları, profesörler, gazeteciler, aydınlar ve günahsız sıradan memurlar gözaltına alındılar, sorgulandılar ve hapse atıldılar.

Özel Yetkili Savcılar ve Özel Yetkili Mahkemeler! İtiraz kabul etmeyen bu savcı ve yargıçlara sunulan sahte belgelerin gerçekmiş gibi kabul edilerek muhatapların hapse tıkılması! Özel Yetkili Savcı ve Özel Yetkili Mahkemeler, kan ağlayan analar, babalar, eşler ve çocuklar! Kahrından intihar eden komutanlar, kahrından felç geçirenler, hastaların doğru dürüst hastanelere bile gönderilmemesi ve ölüme terk edilmeleri… Türkiye Cumhuriyetinin 26’ci Genel Kurmay Başkanının terörist iddiasıyla mahkûm edilmesi!

Yandaş basının, cemaatçi basının devam eden iftiraları ve intikam çığlıkları! Koskoca bir hükümet başkanının “Ben bu davanın savcısıyım” diyerek, savcı ve hâkimleri tutuklular aleyhine yüreklendirmesi…

Ne olacak? Nereye varacak durum?

Barolar, sivil toplum kuruluşları, muhalefet partileri, eski siyasetçiler ve hukuk adamları, AB ve ABD den gelen ortada yanlışlık var ikazları bile etkili olmuyordu.  Özel Yetkili Savcılar ve Özel Yetkili Mahkeme Türkiye’de tek hâkimdi! İstediğini alıyor, istediğini yargılıyor, istediğini hapse tıkıyordu. İşte böylesi bir ortamda Gezi Direnişi patladı.

Hükümet Başkanı ne istersem yaparım anlayışından taviz vermiyor ve Gezi Parkını yıkarak yerine AVM yapılacağını söylüyordu. Gezi Parkı İstanbul en gözde yeri olan Taksim’in göbeğinde bir büyük parktı. Onlarca, ağaç, süs bitkisi, mükemmel çimler ve binlerce dönüm bir alan… Bu alanın AVM yapılarak yandaşlara peşkeş çekilmesi… Bu olacak iş değildi. Duyarlı gençler, duyarlı sivil toplum kuruluşlarının yöneticiler, duyarlı basın, duyarlı gruplar (Çarşı gibi) sanal ortamda haberleşme, yardımlaşma ile binlerce insan bir anda Taksim’e koştu ve Gezi parkına yerleşti. İstanbul Belediye Başkanlığının gönderdiği araçları Gezi Parkına sokmadılar, direndiler, müthiş bir eylem koydular. Eylemlerini günlerce devam tetirdiler. Binler kısa sürede binlere, on binler,  yüz binlere ulaştı. Eylemi kırmakta ve Gezi Parkında AVM yapmakta kararlı hükümet, aldığı emri yerine getirmeye azimli vali ve kararlı emniyet müdürünün emri ile binlerce polis gençlerin üzerine çöreklendiler. Tazyikli su, cop, biber gazı kullanıldı, yetmedi plastik mermi atıldı. İki ay kadar devam eden mücadele önce Taksim sonra da Taksim’in sokak aralarına, sonra İstanbul’un diğer semtlerine ve yine aynı gün tüm Türkiye geneline yayıldı. Yılmayan halkı yıldırmak, caydırmak için eylemcilerin aralarına, eylemi kırıcı sivil görevliler sokuldu. Kimileri bıçak, kimileri satır, kimileri de yumruk ve tekmelerini kullandı. Tam teçhizatlı polis copla saldırdı, vurdu da vurdu. Toma içine tahriş edici ilaç konulan tazyikli su sıkarak kadın-kız, çoluk-çocuk, yaşlı-genç demeden vatandaşları yerden yere yuvarladılar, sakatladılar, yaraladılar.  “Her yer Taksim, Her yer Direniş”, “Her yer Gezi Her yer direniş” diye bağıranlara acımasızca plastik mermi sıkıldı. Bilanço ağırdı: 6 kişi öldü, 11 kişi gözünü kaybetti, 8 bin kişi yaralandı ve 4 bin kişi gözaltına alındı.

Zafer eylemcilerindi… Çünkü projeden vazgeçildiğini Başbakan açıklamak zorunda kaldı ve Gezi Parkının tahrip edilen yerleri yeniden yeşillendirildi. Ne var ki parka grup halinde girilmesi yine yasak… Çünkü polis tetikte ve nöbette!

Hükümet yerinde bir karar aldığını zannediyordu. Aslında yerinde ve beklenen bir karardı dershanelerin kapatılması! Fakat zamanlaması yanlış olmalı ki kızılca kıyamet koptu. Önce AKP içinde çatlak sesler yükseldi… “Yapamazsınız, dershaneleri kapatamazsınız”… Hükümet kararlıydı olayın üzerine gitti. Malum Türkiye’de dershanelerin yüzde sekseni Fettullahçıların, yani Gülen cemaatinindi. Cemaatin bunu kabul etmesi imkânı yoktu, etmediler ve açıktan cephe alındı. AKP den iki kişi istifa ederek ilk kopma başladı, akabinde iki istifa daha. Kopmalar devam edecek düşüncesi vardı ama devam etmedi…

Artık cemaatin önüne durulamazdı. Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy gibi pek çok operasyonu tezgâhlayanlar cemaattendi…  Onlar bu iş için yıllardan beri hazırlanıyordu. Bu hazırlıklarını da şimdi karşı karşıya geldikleri kişilerin bilgisi dâhilinde yapıyorlardı. Ortadaki yanlışlık, yılan bizim bana dokunmaz anlayışı idi. Oysa menfaatin, paranın dini imanı yoktu ki… Menfaat babasını dinlemez… Dinlemedi de! Siz mi dershanelerin kapatılmasını istersiniz alın size bir darbe diyerek düğmeye basıldı ve 17 Aralık olayı patlak verdi… Bu operasyonun adı Rüşvet ve Yolsuzluktu… Dört Bakanın adı karıştı olaya. Ayrıca üç bakan çocuğu tutuklandı. İranlı bir büyük kara paracı içeri alındı. Başbakanın oğlu üzerine yoğunlaşan arama ise sonuçsuz bırakıldı. Bir bakanın da bacanağı topun ağzındaydı günlerce sonra ifade verdi…

İpler kopmuştu. Başbakan bu operasyonu “Devletin içindeki paralel yapılanma” olarak nitelendirdi ve derhal önlem alındı. Rüşvet ve yolsuzluk olayları arka arkaya patlayınca savcılar, hâkimler, valiler, polis müdürleri, polis şefleri, polisler görevlerinden alındılar ve değişik yerlere atandılar.  Olay henüz tam kapatılmış değil ama cemaatin kontrolünden çıkan olay şimdi daha değişik bir kurgu ile görev yapacak durumda.  Çünkü hükümet bütün kirli oyunların cemaatçiler tarafından yapıldığına kanaat getirdi.

Olayların gelişmesi elbette ki çokları ürkütür. Çünkü gerçekler ürkütücüdür.  İstanbul’daki 17 Aralık operasyonunu yürüten Savcı, operasyonu yaptığı için görevinden alındı… Bir buçuk yıl takip eden, soruşturan savcı görevden alındı, onu görevden alan başsavcı da sonradan görevden alındı. Olayı soruşturan başsavcı yardımcısı Muammer Aktaş şöyle diyordu “Tüm meslektaşlarım ve kamuoyu bilmelidir ki bir cumhuriyet savcısı olarak soruşturma yapmam engellenmiştir.” Bu ne demektir? Ne demek istediği açık değil mi?

Bütün bu olaylar ortalığı karıştırırken Başbakanın baş danışmanı önemli bir açıklamada bulunuyor şöyle diyordu: “Milli Orduya Kumpas kuruldu”. Kim kurdu? Nasıl kurdu? Bunu açıklamıyor ama doğrudan cemaati işaret ediyordu. Çünkü birkaç gün sonra da Başbakan açıklamada bulunuyordu: “Sahte ihbar mektuplarıyla, sahte iddialarla insanların nasıl mahkûm edildiklerini bugün daha iyi görüyoruz”. Evet, durum böyle… Nereden nereye gelindi.  Demek ki bütün davalar düşmeye mahkûm!

Her gün sana ama bir gün de bana! Evet, her gün, karşıdakilere yapılan mezalim bir gün de diğer tarafa yapılınca kızılca kıyamet koptu… Bir tarafın mağduriyetine neden olan, tüm iddiaların, belgelerin, raporlarının, CD lerin sahte olduğu kanıtlandı ama yine de mahkûm edildiler. Bu ne kin? Bu ne intikam duygusu? Diğer tarafın ise henüz mahkeme edilmeden, sadece sorgu için alınırken “Yapamazsınız” denildi…  Demek ki güç ne isterse o oluyormuş. O halde bunun adı Demokrasi değil! Tek adamlık, ya da diktatörlük!

Başbakanın “sahte ihbar mektuplarıyla, sahte iddialarla insanların nasıl mahkûm edildiklerini bugün daha iyi görüyoruz” konuşmasından sonra büyük davalara bakan Özel Yetkili Hâkimler ve Savcıların üzerine gidildi. Yerlerinde değişiklikler yapıldı, yeni mahkeme heyetleri oluşturuldu. Böyle olunca da tahliyeler başladı. Balyoz davasından içeride kimse kalmadı… Ceza alan ve mahkûmiyetini çekenlerin de yeniden yargılanması gündeme geldi ve onlara da bir ümit doğdu.  Bu imkân kendilerine verilecek olursa beraat etmeleri ve hürriyetlerine kavuşmaları da gerçekleşecek. Çünkü hükümet bütün kirli oyunların, yıllardan beri koynunda besledikleri cemaatçi kanat tarafından yapıldığına kanaat getirdi.

AKP mecliste çoğunluğa sahip olması nedeni ile geriye dönük davaların açılmasını sağladı. Örneğin; 12 Eylül (1980) Darbesi nedeni ile Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya’nın yargılanmasının sağlanması…  Olacak iş mi iki binli yıllardan 1980 gitmek. Yani 30 yıl geriye giderek, olan bir olayı yargılamak. Sormazlar mı bu ne kin? 12 Eylül (1980) darbesi iyilikleri ve kötülükleri ile arkada kaldı…. Binlerce insan sorgulandı, yüzlerce insan ceza aldı, yüze yakın insanda idam edilerek telef edildiler… Bu olayların yapılmasına neden olan darbecilerden sadece iki kişi sağ… Onları yargılamadan önce, ülkeyi anarşinin içine iten, kaosa sürükleyen politikacılardan neden hesap sormak kimsenin aklına gelmez diye sormazlar mı insana!

Evet, AKP iktidarı yaptığı yasa değişiklikleri ile Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılanmasını sağladı. Kenan Evren 97 yaşında hasta yatağında ifadeye zorlandı, keza 89 yaşında Tahsin Şahinkaya’da.. Tabii bu arada 28 Şubat Muhtırasını  darbe olarak algılayanlar, kimden intikam almak istiyorlardı! Onlarda toparlandı ve hiçbir sonuç çıkmadı… Kime gözdağı verilmek isteniyor. Amaç ileride etkin rol oynayacak kişilere “Biz istersek asarız, keseriz” mesajını vermek midir?

Aslında Silivri Mahkemesinde görülen davalardan da hiçbir şey çıkmayacak, hepsi de aklanacaklar ama ceza alanlara olan olacak. Bir de atılan iftiraları onuruna yediremediği için intihar edenlere!

AKP elbette ki ilelebet iktidarda kalacak değil ya! Belki de gelecek genel seçimde kaybedecek ve iktidarı devredecektir. O zaman görev alan iktidar makarayı geri sarmayacak mı?  Yüzlerce insanı perişan eden Özel Yetkili Savcılar ile Özel Yetkili Mahkemelerin Başkan ve Üyelerinin yaptıkları hukuksuzluklar nedeni ile hesap sorulmayacak mı? Kuddusi Özkır’a yapılanlar unutulacak mı? Kanser hastası olan ve ölüme terk edilen Prof. Dr. Fatih Hilmiğlu’na yapılanların hesabı sorulmayacak mı? Düzmece belge ve CD düzenleyenlerin isimleri tespit edilip hesapları görülmeyecek mi? Gizli tanık olarak dinlenenlere eyvallah mı denilecek. Onları bu yola sevk edenlerin hesabı görülmeyecek mi?

Ukrayna’da hükümet protestosu iki ay devam etti. Protesto yasaklandı ama halk yılmadı protestoya devam etti ve 5 kişi hayatını kaybetti. Toplum kararlı bir şekilde protestoyu devam ettirdi ve nihayet halkın sesine kulak veren Ukrayna Başbakanı Mikola Azarov protesto yasağını kaldırdığı gibi başbakanlıktan da istifa etti. Ukrayna parlamentosu protestolarda ölen 5 kişi için parlamento da saygı duruşu yaptı.

İmrenmemek elde değil…. Acaba bizde böyle bir şey yapılabilir mi? Bizim milletvekillerimiz böyle bir olgunluğu gösterebilir mi? Hükümetimiz Taksim Direnişi sırasında hayatını kaybedenleri nerede ise vatan haini ilan etti. O zihniyette olmasalardı, öyle düşünmeselerdi Çevik Kuvvet Müdürü yaptığı konuşmada polislere “Siz zafer kazandınız” der miydi?

Ülkemiz gerek siyasi, gerek idari ve gerekse ekonomik olarak zor bir dönemde geçiyor. Özellikle hükümetin çok sağduyulu hareket etmesi gerekiyor.  Olagelen ve olabilecek olaylar üzerine titizlikle gitmeli ve sorunların çözülmesini sağlamalıdır. Rüşvetin, yolsuzluğun dini, imanı ve değişik ismi olmaz… Rüşveti ve yolsuzluğu toplum ahlakından yoksun, yasa tanımayan, karakteri zayıf olan herkes yapabilir… Bunu yapanlar en yetkili kişilerin yakınları da olabilir, hısımı, akrabası da, konusu komşusu da…

Meydan benim deyip karşı gördüklerine saldırmak, çamur atmaktansa, herkes kendi kapısının önünü süpürse ortada pislik kalmaz, komşu da komşusunun pisliğinden rahatsız olmaz… Aksi halde, yani siyaseti kin aracı yapanlar, hoşgörüyü unutup, elinde orakla ot yerine dost biçenler gelecekte bunun hesabını çok ağır ödemekle baş başa kalabilir…

Bizden sadece hatırlatma…