Son Dakika Haberler

Akıl üstü fısıldaşmalar….Burak ÖZBAKIR

Akıl üstü fısıldaşmalar….Burak ÖZBAKIR
Okunma : 104 views Yorum Yap

Boğazın iki tarafının bu şekilde düşman kardeşler moduna girmesi, baharın yumşaklığının, sadeliğinin dahi çözemeyeceği ikilemleri yaşatmamalıydı insanlara!

– Buradan, bu şekilde gözetleyemezsiniz karşıyı beyefendi!

– Ya memur bey, dünyanın şilebi geçiyor boğazdan. O kadar tehdit var yalılara. Ona buna takmıyorsunuz da, benim şuradan dürbünle bakmam mı problem oluyor size?

– Beyefendi, büyük beyefendinin yalısına bakıyormuşsunuz sizde! Karımız, kızımız giyinip, soyunuyor diye şikayet geldi işte.

– Memur bey, çıplak gözle mi görmüşler peki? Onlar da dürbünle dikizliyorlar demek ki.

Uğraşmak istemiyordu memuruyla, amiriyle. ” Buyrun! ” deyip, akabinde denize attığı dürbünün çevreyi kirletmeye dair cezasını toka ettikten sonra memur beyinli memur beyine, Bebeğe doğru yürümeye başladı.

Yavaş bir tempoyla, çekine çekine, korka korka, çıplak gözle, karşının yalılarına attığı dikizleri eşliğinde, 2 saat içerisinde varmıştı Bebek Kahvesine. Bebek Kahvesi, o tarihi binasına nazire yaparcasına, kahvaltı konusundaki üstünlüğünü hiç bırakmazdı zamane sünepe mekanlarına. Paket bir kahvaltı getiripte masanızı doldurmazlardı öncelikle. Herşeyi tek tek, yedikçe getirirlerdi ki, bu yumurtanızı da, sucuğunuzu da sıcak sıcak yemek anlamına gelirdi. Herhangi bir sipariş verecekken işten güçten bunalmış bir garsonla göz göze gelmeye uğraşmazdınız. Kafanızı kaldırmadan ” Usta bir portakal suyu ” diye seslenseniz dahi, ” Buyrun ” diye gelirdi birkaç dakika içerisinde. Ama kahvaltı zamanı geçtiğinden olacak, orta şekerli bir kahve söyledi ustasına. Ustasıydı kahvenin, çünkü otomatik makine kahvesi olmayan orta şekerlisi, lokum ve su eşliğinde gelirdi her zaman.

Kahvenin bu tür bir ambians yaratmasının sırrı ne olabilirdi acaba? Aynı sindirici telve, aynı uyarıcı kafein, aynı tetikleyici şeker evde içtiğinde yediği bir elma kadar uyandırıcı olamazken, bir kahvede, hele de sevdiği bir kahvede tellendirdiği sigarasına katık ettiği bir orta şekerli, isterse gecenin bir yarısı olsun, zımba gibi olmasına yeterde artardı bile. Mevzu bahis farkı yaratan, aynı ortamda, aynı zevki yaşayanlarla ortaklaşa yarattığını sandığı ” Kahvelerin, orta şekerli sevenlerin kardeşliği ” gibi bir ortak kaderdi belki de.

İçilen orta şekerlinin sindirdikleri, erittikleri ancak güzel kumpir – waffle terapisiyle telafi edilebilir düşüncesiyle, kumpirseverler cenneti Ortaköy e doğru yürümeye başladı. Ortaköy e kumpirseverler cenneti demek doğru bir yaklaşımdı, çünkü waffle da söz konusu olduğunda, bebek de, Kavak da, ortaköyden geri kalmazlardı. ” Allahım, ne kadar akıllı bu karşıdakiler! Bende denk getirsem karşıdan alırdım evimi, ki bu tarafın güzelliklerini daha iyi seyredebileyim ” düşünceleriyle vardı kumpirseverler cenneti Ortaköy e.

– Her zamankinden canım benim!

– Duble kaşar, tereyağ, kısır, zeytin, turşu ve acı sostu di mi abi?

– Ketçap ta koy!

– Abi onu sen eklersin sonra.

Kumpiri yavaş yavaş damakta eritmeyi seviyordu. Ilık ılık akmalıydı boğazdan. Sosun acısı ve tuzu, arasıra, yudum yudum çekilen gazozla ya da suyla temizlenmeliydi ki bu arada, aynı tad, aynı zevk tekrar tekrar yaşanabilsin. Çabuk bitiyordu fakat her seferinde. Yetmiyordu ama yetmemesine katlanılmalıydı. Kumpir denilen şey, arasıra yapılan bir kaçamak düzeyini aşmamalıydı. O kadar sağlıklı yemeğin arasında, kimselerin bilmemesi gereken, çok bahsedilmemesinde fayda olan bir ruh temizlenmesi olmalıydı. Mideye indirilen 2-3 ıslak hamburgerle aynı sağlıksızlığı, aynı kaloriyi içerse de kumpir, hiçbir zaman “of çok yedim yahu ” pişmanlığına itmezdi insanı.

Waffle öyle değildi ama. Kumpir e emanuelle gibi erotik bir isim verilse, waffle ashley gibi epey bir porno isim bulmak gerekirdi. Waflle ın ağzınıza, burnunuza buluşan halleri ne saklanabilecek bir mutluluk, ne de itiraf edilebilecek bir pişmanlık getirirdi. Çevredekiler ” ulan ne indirdi mideye bea! ” dermiş gibi hissederken, ” yedim ulan işte! dibine kadar…. ohh ! ” hoyratlığında olurdu. Fakat, kumpir kaçamağına waffle hoyratlığı eklemek kararı kesin alındı ise, araya 15 – 20 dakikalık bir Ortaköy yürüyüşü sıkıştırmamak ancak acemilerin seçimi olurdu. Bu tür saçmalayanlar çok çabuk belli ederdi zaten kendilerini. Peşpeşe ikisini de yiyip, koşarcasına kaçarlardı kumpirseverler cennetinden.

– Sen yenimisin birader?

– Yok! Abim bakıyor normalde de, ben yeni geldim.

– Peki! tabana bitter sadece. Üstüne sadece çilek. Parça kestane de koyda, çileğin yumuşaklığını alsın. Üstüne , siyah – beyaz parça çikolata serp. En üste de, parça fındık, fıstık, badem

– Ne yaptın abi? Batırdın beni

– Al 2 lira fazla canım benim!

– Tamam abi. Su bizden.

– Eyvallah gözüm!

Sebebini tam bilemediği, belki de öğrenmek istemediği bir sekilde, bu tür kumpir – waffle kaçamakları , sonrasında duygusallığa itiyordu bünyesini. Yemek gibi kutsal bir olguyu seks sonrasıymışçasına bir duyguyla açıklamak her ne kadar ayıp olsa da, aklına gelen örnek, seks sonrası ıslık çalmak ya da bir şarkı söylemek ya da elele gezilen o romantik anların hayalini kurmak gibi bir duygusallık ortamı oluyordu her seferinde.

Ortaköy belki de bu yüzden bir yeryüzü cennetiydi. Birşeyler atıştırıp, deniz havası solumak, ortaköy cami silüetinde boğaz köprüsüne, boğaza bakmak, birşeyler içmek, nargile fokurdatmak, sarhoş olmak, boğaz havasında balık yemek, gençlerin ya da genç kalanların hallerini seyrederek bir boş banka kurulup boşboş nefes cekmek gibi fenomenleri, en öküzünden insanların bile ağızlarından şairane, dostane aşk kelimeleri çıkmasına yeterdi.

Sahile sıfır kahvelerden birisine oturduğunda birşeyler karalamaya başladı garsondan istediği kağıtlara.

– Merhaba .

– Merhaba

– Birşeyler mi yazmaya çalışıyorsunuz.

– Evet

– Ne üzerine?

– Daha karar veremedim açıkcası

– Hiçbir sorunuzda yok mu kafanızda?

– Var aslında. Ama nasıl toparlayacağımı bilmiyorum. Sende seviyorsun galiba yazmayı.

– Evet ama benden de çıkmıyor uzun süredir birşeyler. Sorduğun soru neydi peki?

– Herkesin içinde bir bukowski fetişi var mıdır acaba diye düşünüyordum bir süredir.

– Bende severim bukowski yi ama hayatından bahsediyorsak, iğrenç bir hayatı varmış. Yalan değilse tabi yazdıkları.

– Çok tercih edilesi değil tabi ama ucundan kıyısından da olsa herkes ister bence böyle bir başıboşluğu hayatında. En azından hayatının bazı anlarında

– Kimseye sorumluluk yok. İçiyorsun. Kavga var. Kumar var. Kadınlar. Yazıyorsun ve beğenenler var. Olabilir tabi.

– Sorumluluk var aslında. İçkisine, kadınına, sigarasına, şiirine dokundurtmamış hicbir zaman.

– Deliye sardıktan sonra dokunmaz zaten kimseye.

– Belki de soru o. Deliye sarmak ister mi herkes? Fantazi ya ütopya çıkar mı bundan?

– İsteklerini hayale dönüştürmeyi başaramıyorsan çıkar tabi

– O ne demek?

– Çok beylik bir laf aslında ama bir arkadaşım söylemişti. Kullanıyorum arasıra. Birşeye ulaşmanın 3 kademesi var demişti. Önce istek duyman lazım. Mümkünse çok güçlü bir şekilde. İstediğin şey içinde birşeyleri tetiklemeli. Seni harekete geçirmeli. Güçlüyse isteklerin, mantıklı mantıksız, beynin zaten istediğin şeyle duygusal bağ kurmanı sağlar. Bu da hayal kurmaktır. Daha doğrusu istediğin şeyin hayalini kurmak. Sonrası zaten planını yaparsın. Olup olmaması, inanıyorsan kader, inanmıyorsan olasılık.

– Bukowski nin hayalleri neydi acaba?

– Sana ne ki bundan?

– Belki ortak hayallerimiz vardı

– O bulmuş işte kendi yolunu. Sana cazip gelen yaşadığı değil ki iyi düşününce. Yolunu bulmuş olması. Bin tane örneği var, o gözle bakınca.

– Başardığım ya da hayal edipte başaramadığım herşeyle duygusal bağ kurduğumu söyleyemiyecem. Kendinden oldu çoğu.

– Sana yüklenen sıfatlardır onlar. Gerçekle alakası yok

– Sıfatlar?

– Kimsin sen? Nasıl tanımlıyorsun kendini?

– Üniversite mezunuyum. İşim var. Ailem var. Evim var. Arabam var. Burcum belli. Arkadaşlarım var. Zevklerim var.

– Zevklerini say sadece gerisi hikaye.

– Niye ki?

– Diyelim ki başak burcusun. Annen baban seni 30 sene evvel yaptılar. Okudun ve işin var. Bunlar komple bir yalandan ibaret olamaz mı? Sen 5-6 yaşına kadar olanları hatırlıyormusun gerçekten? Misal gelse bugün birisi dese ki, sen aslında benim oğlumdun ama doğduktan 3 ay sonra nüfusa kaydettirdik seni. O zaman ben hapise gireceğim içinde seni arkadaşlarıma teslim ettim. Hayatının bazı bölümlerinde ben seni yönlendirdim seçtiğin üniversite için. Şu anda yaptığın işi de ben kurdum sana aslında. Satış yaptığın firmaların tamamı da benim dostlarım zaten. Hayatında var olduğunu sandığın bütün değerler bir yalandan ibaret olmuş olmazmıydı? İsminin doğruluğundan bile emin değilim ben.

– Ekstrem bir örnek ama olabilir tabi. Yine de değişmezdi birşey. Bne neye inanıyorsam oyum sonuçta.

– Benim dediğim de aynı kapıya çıkıyor zaten. Sana yüklenen şeyler, senin inandığınca var sadece. Ama öyle şeyler var ki içinde, istesen dahi değiştiremezsin.

– Misal?

– Kırmızı rengi seviyorsan eğer, kırmızı diye gördüğün renk her ne ise artık, ondan hoşlanmaya devam edeceksin.

– Niye canım? Bu sene kırmızıyı seviyorumdur. Seneye maviyi severim.

– Yok. Aslında bütün renkleri seviyorsundur da, içinde tetiklediği duygular farklıdır. Bu sene kırmızının yarattığı duyguyu seversin. seneye mavinin yarattığı.

– Senin bu içindeki dediğin şey nedir ?

– Sensin. Gerçek sen. Küçük sen.

– Buna şizofreni diyorlar işte psikoloji de.

– Doğru ama şizofreni hastalığı içindek şizofreniyi saklamayı başaramayanlara verilen isimdir. Saklayabilenlere sağlıklı insan deniliyor.

– İçindeki küçüklüğün peşinden gitmek mi peki bukowski olmak?

– Hay senin bukowski ne. Okuduğun tek kitap onunkiler di mi?

– Büyük benin diyelim.

– Öyle tabi. Birisi var içinde. Öldüremiyorsun bir türlü. Öldürmek bir yana, öldürmesinler diye korumaya çalışıyorsun ömür boyu. Bunu farkedip ortaya çıkarabilenlerin yolları cazip geliyor insanlara. Farkedemeyenler ise öylesine geçiriyorlar işte hayatlarını. Sanatçı dediğinde bu zaten. Herkesin bir yeteneği var kesinlikle. Ama kendini özgür kılıpta yeteneğini sergileyenler sanatçı oluyor. Daha doğrusu yaptıkları sanata dönüşüyor.

– Özgürleştikçe marjinalleşiyorsun yani

– Yoo. 3-5 sene evvel televizyonda gördüğüm bir hikaye var misal. Adam uzun yıllar ud çalmış. Zeki Mğren rahmetli nin bile arkasındaymış bir süre. Sonra artık ne olduysa, bir küsüyor, asıyor duvara udunu, 23 sene bir daha dokunmuyor. Röpörtaj yapan kadın rica etti, biraz çalar mısın diye. 23 sene sonra aldı ve çaldı adam. Unutmamış hiç birşeyi de. Hatta o arada bakır işliyormuş meslek olarak. İşlediği bakırlarda epey bir sanat eseri gibi duruyordu.

– Hiç duymamışız adını. Sanat müziği de severim halbuki .

– Sen ya da bir başkası paye veriyorsun diye sanatçı olmuyor ki adam. Birşey yapıyor. Bir yeteneği var. Yaptığı sanatsal değer olarak çıkıyor ortaya. Sen farkına varsan da, varmasan da. Olay senin benim yaptığımızdan farklı birşey yapması. Aynı yere baktığımızda, bizim baktığımızı onun görebilmesi. O da hğr olmanla, içindekiyle barışık olmanla ilgili birşey.

– Senin mantığına göre herkes sanatçı o zaman.

– Tabi. Ama herkes farkında değil.

– İçindeki hiç üzmedi mi seni?

– Aksine, hep ben üzdüm onu.

– Birşey istemiştir senden de, yapamamışsındır misal. Üzülmesine üzülmüşsündür.

– Gerçek olan sen, senden yapamayacağın birşey isteyebilir mi? Mümkün müdür sence bu?

– Olur tabi. Niye olmasın?

– Örnek ver.

– Ne bileyim. Misal, şu anda denize girmek istiyorum diyelim. Böyle kıyafetlerimle atlamayı.

– Niye istersin bunu?

– Serinlemek için diyelim. Yüzmeyi seviyorum diyelim.

– Peki ne tutuyor seni?

– Ayıp olur demeyeyim. Ona da bir cevap bulursun çünkü. Hasta olmamam lazım diyelim.

– Niye korkuyorsun ki hasta olmaktan?

– Kısıtlanır herşeyim. Evde yatmaktan gidemem hiç bir yere. Kısıtlanmış olurum.

– Bir kere eksi dercede suya giren insanlar var. Hiç bir şey olmuyor. İki gerçekten mutlu olacaksan şu anda suya girmekten, daha sonra mutlu olup olmayacağını garanti etmeyen şeylerden feragat etmeye mi korkuyorsun?

– Bu saçma bir örnek oldu zaten. Daha ekstrem birşeyden bahsedeyim o zaman. Misal, çocuğum olmasını istiyorum ama kısırım diyelim.

– Herhangi bir arkadaşının çocuğunu kendi çocuğun gibi sevmekten ne alıkoyuyor seni. Bu kadar yetim çocuk var, niye sahip çıkmıyorsun birisine? Senin için çocuk sahibi olmanın tek kıstası sana baba demesi mi? Ya da misal, kndine uygun bir eş bulduğunda, gerçekten çocuğunun kendi seçimin olduğuna mı inanacaksın %100?

– Peki şöyle bir durum olsa…

– Saçmalama daha fazla artık istersen. Savunmaya geçmeyi de bırak. Kendi kendinle kavga ediyorsun, benle tartıştığını sanarak.

– Çizdiğin resim çok net aslında. Eleştirecek birşey de bulamıyorum. Takıldığım tek bir nokta var. Onu çözmeye çalışıyorum.

– Nedir o?

– Senin dediğin küçüklük var gerçekten hepimizde. O mu bizi besliyor, biz mi onu besliyoruz bilmem ama onu özgür bıraktığımızca mutluyuz. Fakat özgürlüğün sınırı başkalarının özgürlüğü ise, bizimde kendimizi belli başlı noktalarda kısıtlamamız mantığın sonucu olmuyor mu?

– Bunlar ne kadar beylik laflar yahu. Niye bizim özgürlüğümüzün sınırı başkalarının özgürlüğü olsun. İnsanların özgürlüğü, birbirlerini kısıtlayan olgular değil aksine birbirlerine daha çok alanlar sağlayan olgulardır. Çevrendeki herkes benim dediğim şekilde özgür olsa, seni kimse kısıtlamayacağı için, bu tür saçma sapan beylik lafları kabul ettirmeyeceği için daha rahat bulmazmısın kendini?

– Doğru

– Hem küçüklük dediğim yine sen, kendini üzecek şeyi yapar mı sence?

– Nasıl?

– Yani senin özgürlüğün başkasının özgürlüğünü rahatsız ederek kendini mutsuz eder mi sence? Herkes özgür olsa kimse kimseyi rahatsız etmez inan. Şu hayatta istediğin çoğu şey de böyle ne istediğini bilmediğinden dolayı, sağa sola bakıp acaba bu beni mutlu eder mi dediğin şeyler. Başkalarının mutluluğunu kıskanıyorsun. Ya da özgürlüğünden rahatsız olanların, göz göre göre mutluluğunu çalmasına izin veriyorsun.

– Bu kadarı bile çok özgür kıldı beni. Yine de soramadan edemeyeceğim. Devamı olacak mı bunun? Konuşamayacakmıyız yine?

– Buradayım ben genelde. Spontane olsun ne dersin. Birgün yine buralardan geçerken konuşursak, süpriz olur hem ne güzel.

İstanbul güzeldi gerçekten. Akşam vakti Beyoğlu ne güzel giderdi. Her telden çalan Beyoğluydu onun adı. 72 milletin 72 hali, tam da bahsedilen özgürlüğü sağlardı bu gece için. Ama özgür olmanın şartı özgür ortam sahibi olmak değil ise, belki de mum ışığında bir gece tertip etmeliydi evinde, ev halleriyle. Açlık bastırmamıştı, insanların arasına karışma talebi kalmamıştı. Eski ve eskiye dair olan herşey bir anda kafasında sıfırlandı. Bindiği taksi de şöförün ” Nereye abi ? ” sine, ” Çek kardeşim karşıya, barışalım artık ! ” yanıtıyla Çengelköy sahilinde sabahçı kahvesinde buldu kendini. Yeteri kadar kağıt, yeteri kadar kalem, çayı, kahvesi başladı yazmaya denize nazır hem özgürlüğünü, hem de bukowskivari yolunu……