Son Dakika Haberler

DAĞ GİBİ ADAM – YALNIZ YÜRÜNEN YOLLAR. Burak Özbakır

DAĞ GİBİ ADAM – YALNIZ YÜRÜNEN YOLLAR. Burak Özbakır
Okunma : 111 views Yorum Yap
Burak Özbakır

Asaleti kendinden menkul insanoğlu, yalnız yürümenin erdemini keşfettiği gün, maddiyat şeklinde özetlenebilecek somut, elle tutulan varlıkların gelip geçiciliğinin, karakter denen soyut olguya yardımdan başka bir anlam içermediğini anlamış ve benimsemiş oldu.

Yalnız yürümek insanoğlunun başına gelebilecek en asil, en soylu ve en yararlı hediye iken, yalnız yürünmeyen zamanların muhasebesini içermediğinde, bir anlam taşımayacaktı. Aptalların bile rahatlıkla anlayacağı bir dille anlatmak gerekirse, insanoğlunun başkalarıyla etkileşiminden kaynaklanan yaşanmışlıkları, anıları, ancak ve ancak yalnız yürüdükleri zamanlarda yaptıkları muhasebeyle, idrakle anlam kazanırdı. Yalnız yürümenin asaleti de, insanoğluna kattığı insanlık, kendi kendini geliştirmişlik ile açıklanabilir, erdemlerin en güzeli ancak bu şekilde seviye bulabilirdi.

Tasavvuf dervişlerinin şeriat – tarikat – marifet ve hakikat olarak özetledikleri hayat ve aşka giden yol, hakikatın ancak ve ancak er kişinin yalnız yürüdüğü anlarda ki marifetiyle anlaşılabilirdi. Bundan sebebdir ki, derviş hocasından öğrendiği şeriatını ve algıladığı şeriatten türettiği tarikatını, marifet zamanında içine kapanarak idrak eder, idrak ettiklerini de, hakikat zamanında gezerek insanlara iletirdi.

Bu kutlu yolda keşfettikleri paylaşılmamışsa hakikat olmazdı. Çünkü hakikatın en önemli unsuru, bu yeryüzünde, bu coğrafyada yalnız olmadığımız gerçeğiydi.

Her ne yaşanmışsa yaşanmış, her ne denmişse denmiş olabilirdi ama yalnız yürünmeyen yollarda asaletin yitmediği, asalet sahibi insanların sefalete sürüklenmediği görülmemişti. 150 – 200 milyara yakın insanın terki diyar eylediği, 7 milyara yakın insanınsa gitmemek için direndiği bu dünya, tasavvuf dervişlerine yalan bile gelse, muhteviyatında en adilane unsuru içermekteydi. Ne kadar insan varsa o kadar da tarikat olduğu gerçeği, yalan sandığınız dünya da hayata asılabilmek, hergün uyandığınızda tekrardan başlayabilmek adına gereken cesareti hepimize veriyordu çünkü. Şartlarınız ne olursa olsun, hiçbirseye inanmayan insan hiçbir zaman varolmamıştı ve inandığınız şeye, her ne ise artık o, varabilmek için kendi yolunuzu çizebilme yetisi size bahşedilmişti.

Gerçek denen bu ise, peki karakterden vazgeçmek niyeydi? Başkasına benzemek, başkası gibi davranmak, başkasına yaranmak, başkasının hoşuna gitsin diye benliğinden uzaklaşmak niyeydi?

Dağ gibi adam payesi verilen adam karakterinden vazgeçmekten vazgeçti. Yalnız yürümekten çekinmedi. Yalnız yürümek demek yalnız yürünen yollarda başkalarından feragat etmek anlamına gelmediği gibi, binlerce kişinin arasında izole olarak sadece kendini dinlemek ve kendi olduğu gibi kendini ifade etmekte, asaletten ve gerçekten hiçbir şey götürmeyecekti.

İnsanoğlu acılarla, haksızlıklarla, yalnızlıklarla, ölümlerle ya da sevinçlerle, mutluluklarla, insana dair olan her türlü acı-tatlı duygularla sınanabilir, insanlığının sınırları zorlanabilirdi. Ama basit gözle bakıldığında, herşey gittiğinde kalan karakterinle yargılandığın gerçeği, hayatta varolma savaşında, insanoğluna gereken adaleti verirdi.

Dağ gibi adam “ Ben daha ölmedim ulan “ diye seslendi ve işte bu da onun hikayesi.