Son Dakika Haberler

Nazan Sevim İrene Melikoff’un Alevi/Bektaşi Merakını Yazdı

Nazan Sevim İrene Melikoff’un Alevi/Bektaşi Merakını Yazdı
Okunma : 119 views Yorum Yap

mahiye_45Anası Rus, babası Azeri, belli ki Türkçeye kulak aşinalığı var. Petersburg’da doğmuş, neftyağı (petrol) ticareti ile uğraşan zengin bir ailenin kızı. Devrimde hemen kaçmışlar, önce Finlandiya’ya, oradan Fransa’ya. Fransa, Çarlık Rusya’sının pek sevdiği bir yerdir. Rus Aristokrasisinin esas ana dilinin Rusça olduğunu herkes bilir. İrene hanım büyüyünce Sorbon’da Edebiyat okumuş, Doğu dilleri üzerinde doktora yapmış. Bir şekilde F. Köprülü ve Ö.L.Barkan ile tanışınca Bektaşiliğe ve Aleviliğe merak sardırmış. Strasbourg Üniversitesinde Türkoloji araştırmalarının başı olmuş, zaten bir Türk Matematikçi Salih Zeki beyin oğlu ile evli imiş.
Alevilik / Bektaşilik ile ilgili hangi kitabı okuduysam atıfta bulunulan kişi, bu müteveffa İrene hanım. 2013 yılının Ocak ayında vefat etmişti. Adından vaftiz edildiği anlaşılıyor, babası Müslüman da olsa.
Hangi yabancı ne zaman Doğu Dillerine merak sardırdıysa aklıma hemen Ortadoğu haritalarını çizdirten Gertrude Bell hanımefendi ve çömezi Lawrence veya Endonezyalıları kandırmak için din değiştiren Hollandalı papaz ve benzerleri geliverir.
En son okuduğum Melik Danişmend Gazi Destanında da Melikoff’un kaynak gösterildiğini fark ettim. Aman ne alim bir kadınmış, ne de çok kitap yazmış, bizi bizden iyi mi bilecek diye düşündüm.
Bir tarih dergisinde Tasavvuf üzerine çalışan İlahiyatçı Prof. Mahmut Erol Kılıç ile yapılan bir söyleşide hocanın İrene Melikoff’u bizim Yesevi yolu’muza mensub üretken, çalışkan dervişlerimizi elinde şarap şişesi ile gezen kaçıklar olarak tanıttığı ve bazı Türk tarihçilerini de etkilediği yolundaki düşüncelerini okuyunca doğrusu kuşkulandım. Bilimine saygı duyduğum Prof.M.Erol Kılıç, “Bu üstü kapalı bir Selefi’liktir ve Tasavvuf düşmanlığıdır, tarih kaynakları Geyikli baba’nın meczup derviş takımından olmadığını gösteriyor” dediği için kuşkulandım.
İrene hanım herhalde Yesevi yolunun Balkanları Türkleştirip İslamlaştıran dervişlerini Cavlaklar, Işıklar, Torlaklar gibi mekanı belli olmayan, gezerek, dilenerek, esrar çekerek, gittikleri her yerden kovularak yaşamış,17.yy. da da kaybolmuş Kalenderi takımıyla karıştırmış olsa gerek. Biz kendi tarihimizi merak etmeyip, meydanı yabancılara bırakırsak daha kim bilir nelerle karşılaşırız. İrene hanım Alevilerin Ali’sinin tarihi Ali olmadığını, onun eski Gök Tengri olduğu iddiasında imiş. Herkes bildiğini söylesin, biz de dinleyelim. Düşünceye saygı, zarar vermedikçe…
Yine de bir bilene de danışmalı dedim. Ömrünün 40 yılını Bektaşilik çalışmalarına verdiğini söyleyen Melikoff 1955’lerde Antalya’ya gelmiş ve o tarihte bir tarihçi dostumuzun babası Antalya lisesinde Coğrafya öğretmeni imiş. Atatürk’ün Fransa’ya okumaya gönderdiği ilk öğrencilerden olan bu öğretmen, valiliğin İrene Hatun’a mihmandarlık yapma teklifini reddetmiş. Melikoff ve yol arkadaşları Antalya / Toros Tahtacıları üzerine araştırma yapacaklarmış, herhalde Elmalı’da ki Abdal Musa ocağı ile ilgileneceklerdi.
Ama bu işin görünüşteki kısmı, aslı ne idi acaba ? İşin bir ” zahir” i, bir de “batın”ı olmasın… Ne gibi mi? Tahtacıların aslında Heterodoks Müslümanlar filan değil Ermeni olabilecekleri…. Biz de bu meraksızlık olduktan sonra bazılarımızı buna da inandırırlar. Ama benim tanıdığım Ege Tahtacıları bu kabil mavallara gereken cevabı verir, onlar Yunan işgalini yaşamıştır çünkü. Hem bu Heteredoks Müslüman tanımını kim uydurmuş? İrene hanım ve çalışma arkadaşları mı ? Ortodoks Müslüman da mı varmış ?
Almanya’nın Alevi / Bektaşiler üzerine çalışmalarını biliyorduk, demek ki Fransa da uğraşıyormuş bu işle. Adamlar meraklı, bizim gibi mi canım ? Merak saiki ile, kötülük olsun diye değil!… Anadolu da dar gelmiş İrene Melikoff’a, Balkan Bektaşiliği, hatta Deliorman Aleviliği üzerinde bile çalışmış. Balkanlardan sürüldüler, sıra Anadolu’ya da gelir diye mi düşündüler acaba?
Geçenlerde Prof.Yusuf Halacoğlu, Tunceli İlinin eski tahrir defterlerinde adları Sevindik, Beğendik,v.s,v.s olan bir sürü Hristiyana rastlandığını söylüyordu. Neden acaba bu ecnebi araştırmacı takımı Hayk’laşan yani Ermenileşen Gregoryen Kıpçakları merak etmezler de başka hassas yerleri kurcalarlar? Maksat bilim mi? Bilim adı altında ötekileştirme mi?
Tunceli’den açılmışken,”Tunceli ajan kaynıyor” diyen Tuncelililer var, kırsalda Zazaca bilen İngilizler geziniyormuş, yolgeçen hanı Türkiye. Osmanlı zamanında bile seyyahların “mürur tezkeresi ” alması mecburi idi, Türkçesiyle “izin kağıdı”. Yalnızca batılı değil, arada İran ajanları da bazı hümanistik yayın yapan kanallarda boy gösteriyor, 1937/38 yarası üzerine düzmece belgeseller yapanlar tanıtılıyor. Türkçelerine biraz kulak kabartınca bunların Üniversiteden tanıdık olduğumuz İranlı öğrencilerin Türkçesi olduğunun farkına varıyoruz.

Alevi / Bektaşi araştırmaları için ele mi muhtacız? Hiç de değiliz! Gazi Üniversitenin bu işle çeyrek yüzyıldır uğraşan, çok güzel uluslararası Sempozyumlar düzenleyen bir kuruluşu var, başka devlet Üniversiteleri de bunları örnek almalı.
Şahkulu Dergahı Postnişini Mehmed Ali Hilmi Dedebaba dan bir nefes (Ö.1907 ) .
Tuttum aynayı yüzüme
Ali göründü gözüme
Nazar eyledim özüme
Ali göründü gözüme
Ne güzel değil mi ? Hele müziği! İrene hanım bunu duyunca mı acaba Aleviliğin Ali’sinin tarihi Ali olmadığı hükmüne vardı ? Kafası karışmış olmalı. Alevilik İslam dışıdır demek için de bahane mi?
İstanbul Şahkulu Dergahı, Baba / Dede mezar taşlarını gözü gibi korumaktadır, Karacaahmet Sultan dergahını ele geçirenlerin yaptığı gibi tarihi taşları kazıyarak kendilerini inkar etmemişler.
Tekke şiiri, müziği, semahları, dansları, sanatı, Hurufi / Bektaşi resimleri çok güzel, yüzyıllardan süzülüp gelen farkına varamadığımız bu zenginliğimiz, eloğlunu ancak kıskandırır, sahip çıkmalıyız. Çünkü, bir daha o güzellikleri yaratamayız. Bakmakla görmek arasındaki farkı öğrenemedik gitti!
Kültürel soysuzlaşmanın hangi boyutlarda olduğunu anlamak için televizyonu izlemek yeterli.

Not:
Tekke ve Zaviyelerin kapatıldığı zamanda , Nur Baba romanını Yakub Kadri’nin Atatürk’e hoş görünmek için yazdığını Bedri Noyan Dedebaba’dan okumuştum. Rahmetli Kulak/Burun/ Boğaz doçenti idi. Bu kitap belli ki Bektaşileri fena incitmiş,okuyanlar bilir. Atatürkün bütün yakın çevresinin Bektaşi olduğu, hatta kendisinin gençliğinde Selanik Bektaşi tekkesinden nasib aldığı söylenir. Milli Mücadele’de İstanbul’da Tekkelerin Kuvayi Milliye’ye çalışmış olduğunu biliyoruz, ama Büyük Taarruz sırasında Bolvadin’de tekkede yanpala yatan sözde dervişleri gören Mustafa Kemal Paşa’nın o anda tekkeleri kapatmaya karar verdiğini söylerler. Devirler devirlerinde…O zaman öyle gerekmiştir.
……..
Nazan Sevim’in bu değerli yazısını okurlarımla paylaşmak istedim, aynen köşeme alıyorum.

Mahiye Morgül /21.01.2014 Ankara