Son Dakika Haberler

Gençlik ve Egitim

Gençlik ve Egitim
Okunma : 9 views Yorum Yap

Gençliğin değişim arzusu ve isyanla dolu dinamizmini engellemek, gençlerin siyasetle, toplumsal
sorunlarla ilgilenmesinin, enerjilerini devrimci yönde kullanmalarının önüne
geçmek için 12 Eylül askeri darbesinden sonra burjuvazi birçok yöntem denedi.
Uyuşturucu, futbol, bilgisayar oyunları vb. bu yöntemlerden bazılarıdır.
Bunların yanı sıra, ilköğretimden liseye, liseden üniversiteye ve sonrasına dek
süren sınav maratonu da fiilen bu işlevi görmektedir. Bebeklik çağı “bu ne?”
sorusuyla karakterize olan bir dönemdir. Gençlik dönemi ise “bu neden böyle,
aksi olamaz mı?” sorularının damgasını bastığı bir düşünsel ve eylemsel sürece
karşılık gelir. Oysa apolitikleşen gençlik, “madem bu böyle, o halde kendimi
kurtarmak için sınavları kazanmalıyım” diye düşünmekte ve eşitsiz bir sistemde
çaresizce çırpınmaktadır.

Hayatı tanımadan hayattan soyutlanma sonucunu doğuran bu süreç, elbette üniversite
kapısındaki ve üniversitedeki çok geniş bir gençlik kesiminin gençliklerini
yaşayamamalarına ve sosyalleşememelerine neden olmaktadır. Testler ve soru
çözüm kabinlerinin içindeki yaşamlar, toplumsal açıdan da bir körleşmeyi
beraberinde getirmektedir. 10-20 yaş arasındaki koca bir yaşam dilimini işgal
eden, sınavlarla örülü, ezberci, hayattan kopuk eğitim sistemi, çevresine
duyarsız, ekmek fiyatını bile bilmeyen, savaş haberlerini kapatıp test çözmeye
devam eden, bireyci ve rekabetçi gençlerin yetişmesinin önemli nedenlerinden
biridir. Bir diğeriyse kuşkusuz bunu körükleyen ailelerdir.

Liseye kadar olan sınavlar bir yana, her yıl yaklaşık 2 milyon genç üniversite
sınavına girmektedir. Türkiye’de üniversitelere 45 yıldan bu yana sınavla
girilmektedir. Üniversite sınavları özellikle YÖK’ün kurulması ile birlikte
daha da merkezileşmiş ve eşitsiz bir sistem olan kapitalizmde sanki eşitler
arasındaki bir sınav yapılıyormuşçasına gerçeklerin üstü örtülmeye çalışılmıştır.
Ancak geçmişte sınava giren öğrenci sayısının az olması, işsizliğin kitlesel
düzeyde olmayışı ve nüfusun azlığı gibi nedenlerle bu denli zor olmayan
sınavlar, yıllara yayılan bir hazırlık sürecini beraberinde getirmiyordu.
Sınava giren öğrenci sayısı arttıkça ya da sınavı kazanmak zorlaştıkça, aileler
ve çocuklar bu sınava çok daha erken yaşlarda hazırlanmayı kabullenir hale
gelmişlerdir.

Gelecek kaygısı ve işsizlik korkusu yaşadığımız dönemin en büyük korkularından biridir.
Bu durum gençler arasındaki rekabeti de kıyasıya arttırmıştır. Gençlerin
önemlice bir bölümü, kurtuluşun yolunu üniversite sınavını kazanmakta
görmektedir. Gençler, bu sınavla bütün sorunlarını aşabilecekleri, işsizlikten
kurtulacakları yalanı üzerinden büyük bir yanılsamaya sürüklenmektedirler. Bu
yanılsamanın bir ürünü olarak, milyonlarca genç, üniversite mezunu olmayı iyi
bir iş bulmak için kuşanılan bir silah ve sınıf atlamanın bir aracı olarak
görmektedir. Ne var ki, rekabeti körükleyen kapitalist sistem, işi kapmak için
her gün yeni vasıflar dayatmakta ve ancak küçük bir azınlığa özlemini duyduğu
maddi koşullara kavuşma fırsatı sunmaktadır.

Hayat dair her şeyi sorgulama ve değiştirme arzusunun dışa vurulduğu bir dönem olan
gençliğin, coşkusu, dinamizmi ve yaratıcılığı baltalanmaktadır. Sınavlara
hazırlanan gençlerin amatör olarak yaptığı spor bile aile ve çevre tarafından
zaman kaybı olarak görülmektedir. Genç bireyin enerjisini dışarı çıkarmasının
yanı sıra, fiziksel ve zihinsel gelişimi de engellenmiş olmaktadır. Sınavlara hazırlık
sürecinde sanatsal, sosyal, kültürel etkinlikler de çevre tarafından “sınavı
kazanamamanın nedeni” olarak gösterilirken, gençler de buna inanmaya başlamakta
ve bu tür isteklerini ve yaratıcılıklarını bastırma yoluna gitmektedir. Hafta
sonlarını dershanelerdeki derslerle doldurup, okul çıkış saatlerini etütlerle
kuşatan, akşamlarını da soru çözmek üzerine kurgulayan gençlerin sadece sanat,
siyaset ve spora değil, hayal kurmaya bile vakitleri kalmıyor. Bunun sonucu
olarak da üretemeyen, kendini ve yaşamını planlayamayan, asosyal, apolitik bir
kuşak yanı başımızda hızla büyüyor. Sonuçta da hayatı kendilerine dayatılan
seçeneklerden birini kabullenmek olarak algılıyorlar.

Oysa meselâ 60’lı ve 70’li yıllara baktığımızda, öğrenci gençlik üniversitelerde ve
toplumda bir şeyleri değiştirmek için mücadele ederken, işçiler de fabrikalarda
mücadeleyi yükseltiyorlardı. Hatta işçi ve öğrenci kitlelerinin ortak hareket
ettikleri, ekonomik ve siyasal taleplerde ortaklaştıkları eylemler söz
konusuydu.
Peki, bugün üniversite kapısındaki ve üniversitedeki geniş gençlik kesimi neden bu
kadar duyarsız ve neden köklü bir değişim için mücadeleye girişmek yerine var
olanı kabullenen seyirciler konumunda bulunuyor? Üzerinden 30 yıl geçse de,
bunda tüm toplumu örgütsüzleştiren 12 Eylül askeri darbesinin etkilerini
görmemek mümkün değil. Yaşadığımız dönemin gençleri, ‘80 askeri darbesini
yaşamış ya da darbeyi yaşayanlardan duyduklarıyla içinde korkular büyütmüş bir
kuşağın çocukları. Onlar da, tıpkı ana-babaları gibi, henüz bir şey yapmadan,
bir şey yaptıklarında başlarına gelecekleri dinleyerek büyüdüler. Değiştirme
arzusu, dayanışma, örgütlülük ve mücadelenin, yerini bireyciliğe, bencilliğe,
var olanı kabullenmeye ve boyun eğmeye bıraktığı darbe sonrası dönemde,
gençlerin sorgulaması ve siyasetle ilgilenmesi suç sayıldı. Örgütlü
davranmaktan ve ortak hareket etmekten korkar hale gelindi. Özellikle ‘80
darbesini yaşamış anne-babalar, çocuklarının ellerinden kitapları kendileri
aldılar. Mitinglere gitmesini kendileri yasaklamaya başladılar. Her aile, kendi
çocuğunun tepesinde bir jandarmaya dönüştü.

Mevcut tabloya bakılacak olursa, ailelerin bu üstün gayretler sonucunda önemli ölçüde
başarıya ulaştıkları söylenebilir. Fakat ne ailelerin baskısı, ne devlet
baskısı, ne burjuva ideolojisinin gücü uzun vadede tarihin yasasını yenme
kudretine sahiptir. Üstelik şunu da görmek gerekir ki, her şeye rağmen
mücadeleye ilgi duyan, yaşanan haksızlıklara, adaletsizliğe, eşitsizliğe tepki
vermek isteyen ancak nasıl vereceğini bilmeyen gençlerin sayısı hiç de az
değildir. Sınıf mücadelesinin yükselişe geçmesiyle birlikte, öğrenci gençliğin
içinden de yeni bir devrimci genç kuşak mutlaka yetişecektir. Henüz bu yöndeki
işaretlerin cılız olması yanıltıcı olmamalıdır. Tarih ve diğer ülkelerde yaşanmakta
olanlar iyimser olmamız için yeteri kadar veri sunmaktadır. Elbette elimizi
kolumuzu kavuşturup bunun kendiliğinden olmasını beklemeyeceğiz. Bunun
gerçekleşmesi için azimle çalışacağız. Onları, kurtuluşun bireysel olmadığına,
örgütlü mücadeleden geçtiğine ikna etmek için bıkmadan usanmadan çaba
harcayacağız.

MUSTAFA YETİŞ EGİTİMCİ