Son Dakika Haberler

Kendi Güzel Ve Asil Dilimizde Yazmak Konuşmak Ve Düşünmek.Mustafa Yetiş.

Kendi Güzel Ve Asil Dilimizde Yazmak Konuşmak Ve Düşünmek.Mustafa Yetiş.
Okunma : 5 views Yorum Yap

Cumhuriyet Dönemi’nin en önemli inkılâplarından birisi de Harf İnkılâbı’dır.

Türkler, tarih boyunca değişik alfabeler kullanmışlardır. Türklerin kullandığı ilk
alfabe, Göktürk Alfabesi’dir. Bu alfabe aynı zamanda ilk millî alfabemizdir.
Bundan sonra Uygur Türkleri kendilerine mahsus bir alfabe kullandılar.
İslâmiyet’in kabulünden sonra Arap Alfabesi kullanılmaya başlandı. Arap
harfleri, Türk Dili için uygun değildi.

İlerlemenin önündeki en büyük engel cehaletti. Milleti bu durumdan kurtarmaya kararlı olan
Mustafa Kemal, kurtuluşun yolunu da şu sözü ile gösterdi: “Büyük Türk milleti,
cehaletten az emekle kısa yoldan ancak; kendi güzel ve asil diline kolay uyan
böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak Lâtin
esasından alınan Türk alfabesidir.

Okur-yazarlığı yaymak ve cehaleti kısa zamanda gidermek için, Atatürk’ün emriyle bir komisyon
kurulup yeni Türk alfabesi hazırlandı. Harf İnkılâbı’nın ilk müjdesini Mustafa
Kemal 8 Ağustos 1928′de, İstanbul’daki Sarayburnu Parkı’nda halka şöyle
duyurdu: “Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli zengin dilimiz yeni Türk harfleri ile
kendini gösterecektir. Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa,
kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve
milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki bir
milletin, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmezse,
bundan insan olanlar utanmalıdır.”

Bundan sonra yeni Türk harflerinin yaygınlaştırılması için bir seferberlik başlatıldı.
Başöğretmen Atatürk, yurt seyahatine çıkıp, kara tahta başında yeni Türk
harflerini vatandaşlara öğretti. Ankara’da toplanan öğretmenler birliği
kongresinde, öğretmenler, Atatürk’ün açtığı bu yeni yolda sabırla
çalışacaklarına ant içtiler. Üç ay gibi kısa bir zamanda inkılâp gerçekleşti,

YAZI DEĞİŞİMİ DEVRİMİ EN BAŞARILI DEVRİMDİR

1 Kasım 1928′de, yeni Türk harflerinin kabulüne ilişkin kanun, Türkiye Büyük
Millet Meclisi tarafından kabul edildi. Kanunun kabul edilmesinden sonra geniş
halk kitlelerine okuma yazma öğretmek üzere “Millet Mektepleri” açıldı.

Atatürk, Millet Mektepleri Başöğretmeni ilân edildi (24 Kasım 1928).

Böylece, eğitim ve kültür hayatımızda yeni bir dönem başlamış oldu.

Günümüzden 83 yıl önce, Atatürk’ün deyişiyle “Latin esasından alınan yeni Türk harfleri
” kabul edildi… (1 Kasım 1928) Türkler, İslam dinini kabul ettikten
sonra, yavaş yavaş kendi öz kültürünün yazı dilini ihmal etmeye başlamışlar;
“İslam ve Arap Kültürü”nün etkisi ile Arap harflerini(abece’sini)
kullanmaya başlamışlardır. “Yazı değişimi”, Atatürk ya da Türk
değişim hareketi -devrim ya da İnkılap olayı- içindeki tüm yenilikçi
atılımların en başta geleni olmuştur. Bu olay, “devrim /
inkılap”kavramını bütün anlamı ile dolduran gerçek bir değişimdir. Bir
dönüşümdür, dönüşerek değişimdir; bir biçimden başka bir biçime girmedir.

Atatürk değişim eyleminin bütünlüğü içinde, özel alanlara yönelik düzeltim hareketleri
arasında “devrim” niteliğindeki tek sosyokültürel değişmedir. Bu
değişim ile, Türk toplumunu en uzun süre Doğu ve Arap kültürüne bağlayan en
kuvvetli bağ koparılmış; gerçek Türk kültürünün özünü saran kabuk kırılmış,
Türk toplumu ile uygar dünya arasındaki duvar yıkılmıştır Tarihimizin
birbirinden ayrılmaz dönemlerine haksızlık etmemek için “Latin harfler
serüveni”ni dönem dönem anlatmaya çalışacağım.

Bu serüvenin, Cumhuriyet’ten önce başladığını ama son noktayı Atatürk’ün koyduğunu
belirteceğim. Türk dilinin Latin harfleriyle yazılması olayının tarihi, 14.
yüzyılın başlarına kadar dayanır Hıristiyan Katolik mezhebine mensup Fransiskan
tarikatı misyonerleri, Kuman Türklerini Hıristiyanlaştırmak için Türkçe
öğrenmişler ve Türk dilini Latin harfleriyle ifade etmeye çalışmışlardır.
Türklerin, İslamiyet’i kabul etmeleriyle birlikte İslam dininin kutsal
kitabının, peygamberin hadislerinin ve dine ilişkin bilgilerin daha kolay
öğrenilebilmesi için Uygur alfabesi bırakılmış ve Arap yazısı kullanılmaya
başlanmıştır Uzun süre Osmanlı Türk toplumunun değişmez alfabesi olarak
kullanılan Arap kökenli alfabenin, 19.yüzyıla gelindiğinde, okuma yazmada
doğurduğu güçlükler yanında Türkçe ses varlığına da uygun olmadığı fark
edilmiştir. Bunun üzerine Arap kökenli alfabede bazı değişiklikler yapılarak,
Türk diline daha yakın bir hale getirilmesi düşünceleri gündeme gelmiştir.

1862’de, yazıda reform sorununu ilk kez ortaya atan Munif Paşa(1828-1910), Arap
harflerinden yana olmasına rağmen, okuma yazmanın zor, basın işinin güç ve
pahalı olduğunu ileri sürerek kimi düzeltilmelerin yapılmasını ve yazım
yöntemlerinin değiştirilmesini önermiştir İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde,
alfabenin yeniden düzenlenmesi ve Latin alfabesinin alınması gibi iki ayrı
yönde gelişen tartışmalar sürerken İslam Birliği’nin en büyük savunucusu
II.Abdülhamit’in, “halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma yazma
öğrenimindeki güçlüktür. Belki bu işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini
kabul etmek yerinde olur şeklindeki düşüncesi ilginçtir.

Oysaki Enver Ziya Karal, II. Abdülhamit’in, Osmanlı İmparatorluğu’nu bir Türk-Arap
İmparatorluğu haline getirmeyi; o kadar ki, bir aralık devletin resmi dili olan
Türkçe’nin bırakılıp yerine resmi dil olarak Arapça’nın kabul edilmesini bile
düşündüğünü yazar İttihat Terakki Cemiyeti’nde olanlar da, genelde Latin
harflerinden yana olmuşlardır.

İbrahim Temo(İbrahim Murat ya da Latinci Temo), Kılıçzade Hakkı ve Hüsyin Cahit de
Latin harflerinin kabulünden yana olmuşlardır, Ancak Şeyhülislamlık, Kuran’ın
Latin harfleriyle yazılamayacağını öne sürünce Latin harflerinin kabulü
gerçekleşememiştir. Görüldüğü gibi, bütün çalışmalara ve bu konuda uğraş veren
bir kısım aydınlara rağmen, Cumhuriyet öncesi dönemlerde Latin alfabesinin
kabulü, genelde dinsel nedenler ve eski kültürle olan bağların koparılacağı
endişesi ile mümkün olmamıştır.

Cumhuriyet döneminde de latin harflerinin kabulü kolay olmamıştır. Osmanlı döneminde
karşılaşılan güçlükler, bu dönemde de sürmüştür. Toplumun bazı
alışkanlıklarından kolay, kolay vazgeçemeyeceğini bilen Atatürk, yazı değişimi
için de, her değişim öncesinde olduğu gibi davranmış ve bu değişimi de, zaman
ve zemin koşullarına bırakmıştır. Yasal yaptırımlara geçmeden önce, hiçbir
düzeltim eyleminde yapmadığı ölçüde hazırlık yapmış ve kamuoyunu hazırlamıştır.
Atatürk, daha II.Meşrutiyet öncesi yıllarda Latin harflerinin benimsenmesini
Batı uygarlığına giriş koşulu olarak görmüş ve bu görüşünü sürekli olarak
korumuştur.

II.Meşrutiyet’ten bir süre önce Selanik’te bulunduğu bir sırada, bir Bulgar Türkoloğu olan Ivan
Malinov’a ” Batı uygarlığına girmemize engel olan yazıyı atarak Latin
harflerini benimseyeceğiz” demiştir. Erzurum Kongresi’nin sona erdiği
gece, Mazhar Müfit Kansu’nun defterine, zaferden sonra yapacaklarını not
ettirirken, beşinci madde olarak “Latin harflerinin kabul edileceğini
yazdırmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da konu sürekli olarak gündemde
tutulmuş ve tartışılmıştır. 1923’de İzmir İktisat Kongresi’nde, kongrenin amacı
dışında olmasına rağmen, “Latin harflerinin kabulü” konusunda bir
önerge verilmiş; ancak bu önerge, “bölücülüğe neden olur”
düşüncesiyle Kazım Karabekir tarafından okutulmamıştır.

Ancak bu durum, basında yeni bir tartışma döneminin açılmasına neden olmuştur.

Sovyetler Birliği, kendi korurluğu altındaki Türklerle, Türkiye Türkleri arasında yazı
dili aracılığıyla kurulabilecek irtibatı önlemek için Türkiye’de Arap yazısı
kullanıldığı zaman Sovyetler Birliğindeki Türk dillerinde Latin yazısını
kullandırmıştır.

Türkiye’de Latin harfleri kabul edildiğinde ise, bu kez de Latin yazısı yerine Kril
yazısını kullanıma sokmuştur. 1924 yılında Şükrü Saraçoğlu(İzmir milletvekili
ve Fethi Okyar hükümetinin Milli Eğitim Bakanı), TBMM’nde yaptığı bir
konuşmada; “Arap harflerinin Türkçe yazmaya uygun olmadığını, yıllarca
süren özverili çalışmalara rağmen halka okuma yazma öğretilemediğini,
okur-yazar oranının yüzde iki veya üç olduğunu söylemiştir.

Meclis’te büyük gürültülere sebep olan bu konuşmadan sonra, basında ve kamuoyunda lehte
ve aleyhte süren tartışmalar, 1928 yılına kadar sürmüştür.

Nihayet, 23 Mayıs 1928’de kurulan Dil Encümeni ya da Alfabe Komisyonu’nun yoğun ve biraz
da tartışmalı çalışmalarından sonra, 1 Kasım 1928’de kabul edilen yasa ile,
Atatürk’ün kendi deyişi ile “Latin esasından alınan Türk alfabesi. Arap
kökenli alfabenin yerini almıştır. Şerafettin Turan, İslamiyet’le birlikte
Türkler arasında yaygınlık kazanan alfabenin, salt Arapların kullandığı
harflerden oluşmadığını, ona Türkçeye uygunluk sağlaması için birtakım
eklemeler yapıldığını söylemektedir. Bu nedenle de “eski yazı” ya da
“Osmanlı alfabesi” diye nitelenen alfabeye, “Arap alfabesi”
değil, “Arap kökenli alfabe” demenin daha doğru olacağını
belirtmektedir. Bunun gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nde kullanılan alfabenin de
“Latin alfabesi” olmayıp, “Latin kaynaklı yeni Türk
alfabesi” olduğu saptamasını yapmıştır.

Nitekim, Atatürk de yeni alınan ve yazı dilimize esas olan bu alfabeye salt “Latin
alfabesi” dememiş; “Latin esasından alınan Türk alfabesi demiştir. Bu
nedenle de, söz konusu alfabenin kabulünü öngören 1928 tarihli yasada, Latin
harfleri konu edilmemiş ve yasaya, “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki
Hakkındaki Kanun” başlığını verilmişti. O dönemlerde yüksek seslerle
söylenmemesine rağmen(şimdilerde ses biraz daha yüksek çıkıyor) yazı değişimin,
toplumun eskiyle olan bağlarını kopardığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bence
bu doğru bir yaklaşım değil…

Çünkü 1927 nüfus sayımına göre, 13.6 milyon olan toplam nüfus un ancak
%10’u(kadınların ise yalnızca %3’ü) okuma yazma biliyordu. Okuma yazma
bilenlerin büyük kısmını da, büyük şehirlerdeydi yazarlar, gazeteciler,
aydınlar, memurlar v.b. teşkil ediyordu. Yani, sıradan halkın neredeyse tamamına
yakın bölümü, eski tabirle “ümmi” idi. Bu bakımdan, okuma yazma ile
eski kültürle ilişki kurabilecek sıradan insanımız yok denecek kadar azdı.(Bu
oran, 1924’te %2-3’tü.). Bu nedenle, yazı değişiminin, halın eskiyle bağlarının
kopardığı şeklindeydi eleştirilere katılmak doğru değil gibi geliyor bana… 1
Kasım 1928’den 1 Kasım 2011’a geçen 83yılda halkımızın okur yazarlığı %90’lara
çıktı ve yeni harflerle bağların koptuğu düşünülen eski kültürümüzle irtibat
kurmakta da bir sorun yaşanmamaktadır.

Oysa unutulmamalıdır ki gerçek kültür ve gerçek birikimler asla unutulmaz ve yok
edilemez. Biz orta Asya dan beri gelen Türk kültürünün anlaşılması ve toplumsal
belleğin güçlenmesi için Latin kökenli Türk alfabesinin çok başarılı olduğuna
eminiz. Bir grup insan hala evrensel dillerle anlaşmamızı sağlayan Türk
alfabesini eleştirmekte Arap kökenli alfabeyi körü körüne desteklemektedir.
Güzel Türkçemiz ve sade dilimiz ile evrensel değerlere ulaşabilen insanların
bile hala Arapça farsça kökenli alfabeyi düşünmesi sanırım körü kürüne kendi
aydınlanmasını anlayamama veya farkına varmadan başka çıkarlara hizmet
etmektir.

Mustafa YETİŞ